03 EYLÜL, PERŞEMBE, 2026

Fındıkkıran Masalsı Dünyasından Çıkıyor: “Bu Bir Masal Değil”

Çaykovski’nin klasik balesini bir masaldan çıkarıp I. Dünya Savaşı’nın gölgesinde bir hafıza ve kayıp anlatısına dönüştüren koreograf Pavel Glukhov ile Fındıkkıran: Bu Bir Masal Değil prodüksiyonu, zamanın acımasız akışı ve sahnedeki mucize arayışı üzerine konuştuk.

Fındıkkıran Masalsı Dünyasından Çıkıyor: “Bu Bir Masal Değil”

Çaykovski’nin dünya sahnelerinde sayısız kez yorumlanan ölümsüz eseri Fındıkkıran, bu kez bildiğimiz o masalsı dünyanın çok uzağında bir anlatıyla karşımıza çıkıyor. Novaya Opera ve Ballet Moscow ortaklığıyla sahneye taşınan Fındıkkıran: Bir Masal Değil, klasik bale estetiğini tiyatro ve çağdaş dansla buluşturarak hikâyeyi I. Dünya Savaşı’nın gölgesine yerleştiriyor. Çaykovski’nin partisyonunu kesintisiz ve canlı seslendiren yapım; Abel Gance’ın 1919 tarihli sessiz savaş klasiği J’accuse’den aldığı ilhamla, sahneyi oyuncak askerler yerine savaşın, travmanın, hafızanın ve iyileşme arayışının kesiştiği yetişkin bir dünyaya açıyor.

Eserin libretto yazarlarından biri de olan koreograf ve yönetmen Pavel Glukhov, klasik bale disiplinini çağdaş dans, teatral oyunculuk ve gündelik beden diliyle harmanlayan özgün işleriyle tanınıyor. 2022 yılında Rusya’nın en saygın tiyatro ödülü Altın Maske’de “En İyi Koreograf” seçilen sanatçı, sözcüklere ihtiyaç duymadan insan ruhunun en kırılgan katmanlarını sahneye taşımasıyla biliniyor. Fındıkkıran’ı bir çocuk neşesinden ziyade “geri dönüşü olmayan bir şeye duyulan his ve zamanın telafisiz kayıp hissi” olarak tarif eden Glukhov, eserin tanıdık sınırlarını tersyüz ederek merkezine insan psikolojisini yerleştiriyor.

Kostümlerin sepya anılardan baharın canlı renklerine dönüştüğü bu katmanlı yapım, savaşın ortasında dahi mucizeye ve aşka tutunabilmenin imkânını araştırıyor.

​Art Seasons organizasyonuyla İstanbul’a gelen Novaya Opera / Balet Moskva’nın çağdaş bale prodüksiyonu Fındıkkıran: Bu Bir Masal Değil, 11 ve 12 Eylül’de Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) sahnelenecek. Bu vesileyle bir araya geldiğimiz Pavel Glukhov ile bu tanıdık klasiği neden masalsı konfor alanından çıkardığını ve savaşın insan ruhunda bıraktığı izleri dansla nasıl görünür kıldığını konuştuk.

Neredeyse her kış aynı neşeli ve masalsı atmosferle izlemeye alıştığımız Fındıkkıran’ı bir peri masalı olmaktan çıkarıp gerçekliğin sert zeminine çekme fikri nasıl ortaya çıktı? Sizi eseri bu masalsı dünyadan çıkararak yetişkinlerin kayıp, yas ve savaş gibi sert gerçeklikleriyle yüzleştirilmeye iten temel sanatsal dürtü neydi?

Bu bale gerçekten Noel ve Yılbaşı ile özdeşleşiyor. O yüzden mutlulukla temas etme imkânını insanların ellerinden almak istemiyorum. Yine de Grigoroviç ve Vaynonen’in balelerini izledikçe müzikte barınan ama oyunlarda tam olarak açığa çıkmayan anlam katmanlarının olduğunu hissediyorum. Bunlar, bizim için bir nevi saklı bir hazine gibi kalıyor.

​Böyle bir teklif aldığımda ne yapacağımı çok düşündüm. Ama mutlaka Çaykovski’nin müziğindeki o dramatizmi vermek istediğimden emindim. Çaykovski’nin günlükleri ve hakkında yazılmış araştırma kitapları, Fındıkkıran’ın müziğinin oluşturulmasının yanı sıra Çaykovski’nin hayatında olup bitenleri de tasvir ediyordu. Bunlardan bestecinin yalnızca siparişi yerine getirdiğini değil, aynı zamanda onu gerçekten endişelendiren şeyleri de ifade ettiği anlaşılıyordu. Bunu hissettiğim için bu işe girişmek istedim. Tiyatroya librettomun birinci versiyonunu önerdim ve hemen ardından libretto üstünde çalışmaya başladık. Librettist Tatyana Belova da oyunun dramaturjisini doğru bir şekilde kurmama yardımcı oldu. Böylece yeni balemizin hikâyesi ortaya çıktı.

Önemli ilham kaynaklarınızdan biri de Abel Gance’ın 1919 tarihli sessiz filmi J’accuse. Gance’ın sinemasındaki yas, masumiyetin yitimi ve zihinsel parçalanma hâli, sahnede Nataniel’in travmatik hafızasını ve beden dilini kurgularken size nasıl rehberlik etti?

Film beni duygusal olarak çok etkiledi. Bununla beraber yönetmenin tercihlerinden ve görüntü yönetmenliğinden de çok etkilendim. Gance’ın karakterlerle ve figüranlarla çalışma tarzına benzer şeyleri koreografimde de yapmak istediğime karar verdim. Özellikle savaş sonrasında askerlerin yattıkları yerlerden kalkıp köylerine ve şehirlerine döndüğü ve akrabalarının yaşadığı hayatı gördüğü sahneler beni çok etkiledi. Askerler pencerelerden içeri bakıyorlardı, kimi karısını, kimi annesini ve babasını, kimi ise kardeşlerini izliyordu. Hayatlarını böyle bir bedel uğruna vermeye değer miydi? Uğruna hayatlarını verdikleri insanlar ne kadar onurlu bir hayat yaşıyorlardı?

Orkestrayı sahnenin merkezine, dansçıların arasına konumlandırmak çok güçlü bir tercih. Müziği hikâyenin doğrudan bir aktörü ve mekânın bir parçası hâline getirmek sahne dinamiğini ve dansçıların enerjisini nasıl etkiledi?

Gerçekten de orkestranın sahnede sıra dışı konumlandırılması yeni bir durum yaratıyor. Bundan görsel olarak faydalanıyoruz, çünkü ek bir plan ve geniş bir perspektif oluşturuluyor. Sahnede dans eden sanatçılar dışında bir de sahnenin derinliğini artıran büyük gruplar hâlinde müzisyenleri de görüyoruz. Artistlerin müzisyenlerle daha yakın temas hâlinde olması ise ikisi için eşsiz bir deneyim yaratıyor. Müziğin akışı, sahnenin derinliğinden izleyicilere doğru, artistlerin içinden geçiyormuşçasına ilerliyor.

Çaykovski’nin partisyonunda kesinti veya tempo değişikliği yapmadan librettoyu bir savaş travmasına dönüştürmek, çok cesur bir tezat yaratıyor. Masalsı bir müzikle savaşın sert gerçekliğini bir araya getirirken; partisyona sadakat ile anlatıdaki yaratıcı özgürlük arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?

Bu, en zor işlerden biriydi, çünkü Çaykovski’nin müzik partisyonunu değiştirmeden takip etmek kendime koyduğum en önemli kriterdi. Bestecinin bir zamanlar Petipa ile beraber büyük bir ustalık ve yetenekle ortaya koyduğu şeyi yeniden kurgulamamak, yeniden icat etmeye girişmemek gerekiyordu.

​En büyük hedefim şuydu: Müzikal dramaturjiyi bozmadan kendi balemin yeni dramaturjisini sürdürmek. Tabii ki zorluklar daha çok ikinci perdede ortaya çıktı. Birinci perdede büyük bir engelle karşılaşmadım. Gösteriyi oluşturan her şeyi zorluk çekmeden birleştirebildim. Müzik bana su gibi üzerinde yüzmem gereken akıntı oldu. Hikâye müzikten doğdu yani.

Svetlana Tegin’in kostüm tasarımındaki renk paletinin soluk bir geçmiş hissinden baharın renklerine evrilmesi, sahnedeki duygu durumunun adeta bir aynası gibi ve bence çok incelikli bir metafor. Bu renk geçişi, Nataniel’ın Clara ile olan ilişkisi ve zihnindeki iyileşme süreciyle bir paralellik kuruyor mu? Bu dönüşümün arkasında nasıl bir duygu haritası var?

Burada bence daha çok duygusallıktan ziyade bütün karakterlerin ve hikâyenin genel durumu yansıtılıyor. Çünkü sadece ana karakterin duygusal hâlini takip etseydim bu dünyanın/oyunun ikinci perdede yeniden renklenmesi pek mümkün olmazdı. Hatta Nataniel’ın ikinci perdedeki kostümünü bütün renklerden arındırmayı düşünüyorduk. Ama hikâyenin gerçekçi tarafından gitmeye karar verdik çünkü yas gerçekten de sona eriyor ve barış geliyordu. Şehrin huzura kavuştuğunu vurgulamak önemliydi: Kış yerini bahara bıraktı, insanlar omuzlarında taşıdıkları o savaşın ağır yükünü üzerlerinden attılar. Her şeyin yeni bir hayata, yenilenmeye ihtiyacı vardı. Bu karşıtlık sayesinde ana karakterimizin zihnen hâlâ orada artık var olmayan savaşta kalmış olması çok daha güçlü bir şekilde ortaya çıkıyor.

Bu yorumu sahnede izlemek için çok heyecanlı olduğumu söylemek isterim. Kendi adıma salondan nasıl bir hisle ayrılacağımı düşünürken size de şunu sormak istiyorum. Seyircinin perde kapandığında salondan hangi duyguyla, nasıl bir içsel yankı ya da hisle ayrılmasını umuyorsunuz?

İzleyicinin barışın mümkün olduğu ve sevginin var olduğu duygusuyla salondan ayrılmasından yanayım. Belki her yara tam olarak iyileştirilemez, ancak yanında acını paylaşabileceğin birinin olması büyük bir mutluluktur. Nasıl olsa barış kazanacak, buna tamamen inanıyorum. İzleyiciler oyundan ayrılırken duygusal yoğunluğun gerçekten de neredeyse herkesi etkilediğini görüyorum. Onlar da bu çift için seviniyorlar, karakterlere yakınlık hissediyorlar. Ve her şey olumlu bir şekilde bittiğinde izleyicinin de mutluluk duygusunu yakaladığını düşünüyorum. Belki de insanlar oyuna tam da bunun için geliyorlar.

Sahnede sadece dans değil, sinematografik bir atmosfer, güçlü bir dramaturji ve teatral derinlik kuruyorsunuz. Yeni bir projeye başlarken zihninizi en çok neler besliyor?

Her zaman her şeyden önce projenin kendisinden esinleniyorum, çünkü daha önce böyle bir şey yapmadığım için o işten ne çıkacağını ben de merak ediyorum. Elbette oyunu beraber yarattığım insanlardan da esinleniyorum: Prova salonundaki artistlerden, yaratıcı ekipten. Oldukça maceracı biriyim, bu yüzden büyük bir grubun beraberce bir şey üstünde çalıştığını ve sonunda bir şeyler ortaya çıkardığını görmek hoşuma gidiyor. Merak duygusu beni çok güçlü bir şekilde motive ediyor, gaza getiriyor, ileriye itiyor. Sürekli sonraki adıma odaklanmak ve her şeyin artık yerli yerine oturduğu anı görmek istiyorum. Bu heyecan beni hep canlı tutuyor ve ilham veriyor. Şüphelerim ve endişelerim olsa da merak duygum korkmama ve geri adım atmama müsaade etmiyor.

Son olarak görsel ve dijital uyaranların her yanı sardığı günümüz dünyasında dansın ve sahne sanatlarının anlatım olanakları sizce nereye doğru evriliyor?

Günümüzde bir oyunda projeksiyon makinesinin veya canlı videonun kullanılmadığını pek görmeyiz. Bu artık alışılmış bir şey hâline geldi ve hâliyle izleyicileri de şaşırtmıyor. Ama bu, bize bir kez daha gösteriyor ki tiyatro aslında birleştirici bir sanat dalı ve bilim dünyasındaki, diğer sanat dallarındaki yenilikleri de her zaman kendi bünyesinde bulundurur. Çünkü tiyatro doğası gereği zaten birleştirici ve taklitçi bir sanat dalıdır. Ancak bütün bu araçlar eline geçtiğinde senin için hangisinin gerçekten önemli olduğunu anlaman gerekiyor. Sadece izleyiciler üzerinde yaratmak istediğin etki mi yoksa bu araçlarla izleyicinin görebileceği derinlik mi? Ben kesinlikle ikincisinden yanayım. Bugün elimizde bulunan araçların oyunun özünü ortaya çıkarmaya yardımcı olmasından yanayım. Tiyatronun dijital medyayla rekabetine gelince şöyle bir örnek vermek isterim. Daha on yıl önce herkes elektronik kitaplar konusunda endişeliydi. Kâğıt kitaplar ortadan kalkacak, dünyada kitap basımı sona erecek, herkes e-kitaplara geçecek gibi şeyler söyleniyordu. Ancak şimdi tam tersini görüyoruz: İnsanlar kitaplardan, özellikle de onlarla kurdukları fiziksel ve görsel temastan hoşlanıyorlar. Dijital dünyada bunun karşılığı asla olmayacak. Ve insan fiziksel ve biyolojik bir varlık olarak yine gerçek eşyalara yönelmeye devam edecek. Dijital dünyanın, insanın başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadığı bir mekanizmaya dönüşmeye çalıştığı belli. Ancak doğrudan bir temasın ve salonda otururken sahnedeki sanatçıyla kurulan diyaloğun yerini hiçbir şey kolay kolay tutamaz. Oyunda anlık görülen bir sahnenin bir daha tekrarlanmayacak olması benim için tiyatronun en değerli özelliğidir. Ayrıca oyunu izlemeye gelen sen ile bir sonraki günkü sen aynı olmayacak. İnsanların aynı anda ve aynı mekânda bir araya gelmesi uzun süre vazgeçilmeyecek eşsiz bir deneyim olacaktır.

Novaya Opera / Balet Moskvanın çağdaş bale prodüksiyonu Fındıkkıran: Bu Bir Masal Değil, 11-12 Eylülde Atatürk Kültür Merkezinde (AKM) sahnelenecek. Biletlerine buradan erişebilirsiniz.

0
233
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage