31 AĞUSTOS, PAZARTESİ, 2026

Tekrarı Olmayacak Olana Şahitlik: 10. Bozcaada Caz Festivali

4 - 6 Eylül tarihleri arasında “Geçicilik / Impermanence” temasıyla 10. yaşını kutlamaya hazırlanan Bozcaada Caz Festivali’nin geride bıraktığı on yılı, bu yılın kavramsal çerçevesini ve ada ile kurduğu bağı festival ekibiyle konuştuk.

Tekrarı Olmayacak Olana Şahitlik: 10. Bozcaada Caz Festivali

2017 yılında Bozcaada’nın kendine özgü atmosferinden ilham alarak yola çıkan Bozcaada Caz Festivali, 4, 5 ve 6 Eylül’de 10. yaşını kutlamaya hazırlanıyor. On yıl önce bir müzik buluşması olarak başlayan ve zamanla adanın kültürel dokusuyla bütünleşen kolektif bir hafıza alanına dönüşen etkinlik, bu sene “Geçicilik / Impermanence” teması ile gerçekleştiriliyor. Doğaçlamanın anlık doğasından ve değişimin kaçınılmazlığından beslenen bu tema, katılımcıları kalıcı anıtlar dikmek yerine uçup giden notaların ve paylaşılan anların kıymetini keşfetmeye davet ediyor.

Festivalin 10. yılı; Türkiye, Hollanda, Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık’tan sanatçıların yer aldığı çok uluslu ve türler arası bir müzik seçkisine ev sahipliği yapıyor. Cazdan elektroniğe, geleneksel tınılardan psikedelik ve doğaçlama formlara kadar genişleyen program; Ayazma Manastırı’ndaki ana sahne, gündüz saatlerinde elektronik sesleri ağırlayan Habbele Beach ve yeni seslere alan açan ücretsiz Salhane Sahnesi olmak üzere üç ana noktada izleyiciyle buluşuyor. Müzik programının yanı sıra ada geneline yayılan “Keşif” etkinlikleri ise bağcılıktan yapay zekaya, kültürel politikalardan ada yürüyüşleri ve atölyelere uzanan disiplinlerarası bir içerik sunuyor. Bozcaada Caz Festivali’nin programına buradan ulaşabilirsiniz.

​Festivalin on yıllık yolculuğunu, bu yılki kavramsal çerçevesini ve Bozcaadayla kurduğu ilişkinin evrimini festival ekibinden Çağıl Özdemir, Korhan Futacı, Murat Sezgi, Doğukan Çokşeker ile konuştuk.

Kültür-sanat ekosisteminde 10. yıl genellikle kalıcılıkla özdeşleştirilirken, siz tam bu dönüm noktasında “Geçicilik / Impermanence” kavramına odaklanmayı tercih ettiniz. Yıllarca oluşan birikimin zirvesinde geçiciliği merkezine alan bir manifestoyla yola çıkma kararı nasıl doğdu?

Çağıl Özdemir: Manifesto yazmaya oturduğumuz bir an olmadı açıkçası. Tema bizde hiç öyle çıkmıyor, etrafımızda olan bitenden çıkıyor. Onuncu yıl için de yeni bir şey icat etmedik, sadece on yılda ne olduğuna baktık.

Şu “zirve” kısmına küçük bir itirazım var. On yılda bir birikim oluşuyor elbette ama biriken şey rafa kaldırdığımız, gösterebileceğimiz bir şey değil. Ortada bir bina yok, bir koleksiyon yok. Biriken şey daha çok bir alışkanlık: Her yıl sıfırdan kurup sonunda dağıtmayı öğrendik. Onuncu yılda kutlanacak şey de bu galiba; durmuş bir şey değil, tekrar tekrar yapılmış bir şey.

​Müzik zaten bunu söylüyor. Bir standart yüz yıldır çalınıyorsa notaları korunduğu için değil, her seferinde yeniden çalındığı için yaşıyor. Adada da bunun karşılığı çok net; burada hiçbir şey olduğu yerde durmuyor, mevsim değişince ada da değişiyor. On yıl önce hayatımızda olup bugün olmayan çok şey var. Geçicilik bizim için felsefi bir başlıktan ziyade gündelik bir şey. O yüzden geçiciliği kalıcılığın karşıtı olarak görmüyorum. On yıl sonra hâlâ buradaysak bir şeyi sağlam kurduğumuz için değil, her sene yeniden kurmaya devam ettiğimiz için.

Bu tema aslında “kalıcı olmayanın tadını çıkarma” çağrısı. Her şeyin anında kaydedilip tüketildiği dijital bir çağda, dinleyiciyi anın uçuculuğunu kabullenmeye davet etmek dinleyiciye nasıl bir özgürleşme alanı sunuyor?

Korhan Futacı: Buna karşılık olarak şu soruyu sormak isterim aslında: Canlı olarak deneyimlediğin bir performans mı sende daha kalıcı izler bırakır, yoksa kayıttan dinlediğin müzik mi? “Geçen gün bir konsere gittim, hâlâ etkisindeyim, inanılmazdı” sözünü çok fazla duymaz mıyız? Kalıcılık ve uçuculuk epey göreceli konular.

Özgürleşme hâlinin ise fazlasıyla bulaşıcı olduğunu düşünüyorum. Sahnede çalan müzisyenler ne kadar özgürleşirse, dinleyici de o kadar özgürleşiyor. Müziği çalan ile dinleyici arasındaki bağlar güçleniyor. Güvenin olduğu yerde denge, dengenin olduğu yerde özgürlük ortaya çıkmaya başlıyor, böylece iktidarların pek hoşlaşmadığı o sosyal değişim başlıyor.

​Müziği kaydetme meselesi başlangıçta tamamen iyi niyetli bir girişim gibi ortaya çıkmış olsa da zaman içerisinde müziği değersizleştiren ve sıradanlaştıran düzenin en önemli parçası olmuş. Bununla ilgili plastik sanatlardan bir örnek vermek isterim. Bir ustanın boyadığı resim tektir. O resimden başka bir tane daha yoktur. Bu da onu çok değerli kılar. Tıpkı insanların o resimleri görmek için müzelere gitmesi gibi, müziği kanlı canlı dinlemek adına festivallere ve konserlere gidiliyor. Böylece tekrarı olmayacak olana şahitlik ediliyor. Unutulmaz anılarla hayatlarını zenginleştiriyorlar, değişim başlıyor.

Herakleitos’un “aynı nehirde iki kez yıkanılamayacağı” sözü ile cazın doğaçlama ruhuna vurgu yapıyorsunuz. İlk edisyondan bugüne geçen yıllara baktığınızda ve adada duyulup kaybolan onca performansı düşündüğünüzde, akıp giden bu süreç içerisinde festival hafızanızda nasıl bir yankı buluyor?

Murat Sezgi: İşimiz, festival de kendisi bir hikâye anlatırken, hikâye anlatıcılarıyla (sanatçılarla, konuşmacılarla) katılımcıları bir araya getirmek. İki taraf arasında kanal oluyoruz. Alan sağlıyoruz, platform oluyoruz, ortamı oluşturuyoruz. Sonrasında da bu güzel insanlar, müzisyenler, “Keşif” etkinliklerinde anlatacak, gösterecek ve paylaşacak şeyleri olan yaratıcılar sunduklarıyla bizlere ilham veriyorlar. Bazen ufkumuzu genişletiyorlar ya da zihnimizde yeni yerlere götürüyorlar.

Hafızamda yankılanan, geriye dönüp baktığımda gördüğüm onca güzel üretim ve ortaya çıkmış hibrit işler, karşılaşmalar oluyor. Festival aracılığıyla tanışıp işler üreten, hayatlarını birleştiren, ilham alan, aklına yeni bir şeyler gelen ya da sadece durup gözlemleyip eğlendiği için mutlu olan çok fazla insan biliyorum. BCF gibi festivaller herkese kendi alanlarını yaratıyor. Herkes farklı bir şeyler buluyor. Bu karşılaşmaları o anda ya da seneler sonra duyunca dinleyince, bu işi neden sevdiğimizi tekrar anlıyoruz.

​Festival çok farklı insan tiplerine, farklı fonksiyonlarda temas ediyor. Ekibi, danışmanları, hizmet sağlayanları, sponsorları, kamu kurumları, ada esnafı, ada sakinleri, seyirciler, sanatçılar, çok fazla paydaş ve katman var. Genel anlamda, büyük çoğunlukla festivale temas eden insanların mutlu olduğunu görüyoruz. Yine de herkesi her zaman mutlu etmek mümkün değil, olumsuz tecrübeler yaşayan kişiler de bu 10 senede bolca oldu. Ancak onlarla da bulduğu her fırsatta diyalog kuran, genel olarak zihni açık bir festival Bozcaada Caz Festivali. Adanın çoğu köşesine dokunmuş, bir performans, buluşma gerçekleştirmiş bir 10 sene var geride. Çok fazla anı, kişi, buluşma var dediğim gibi. Sanatsal ifade, kültürel aktarım, bir arada olmak, yeni şeyler denemek, deneysellik Bozcaada’ya çok yakışıyor.

10. yıl hazırlıkları eminim yoğun geçmiştir, programdan da anladığımız kadarıyla çok zengin bir kadro müzikseverleri bekliyor. Bu edisyon için sanatçıları ve özel 10. yıl projelerini bir araya getirirken müzikal yapıyı nasıl oluşturdunuz?

Murat Sezgi: Bir kere canavar gibi insanlardan destek alıyoruz. Canlı müzik tarafında Bova İstanbul ekibi, Ahmet Bawer ve dans müziği tarafında Jamie S ve Ece Manav’ın dokunuşlarıyla programı tamamladık. Çok sevdiğimiz hem müziklerine hem de kişisel hayatımızda “iyi ki bu insanlar hayatımızda” dediğimiz müzisyenlerle de festivalin 10. yılına özel projeler hayal edebildik. Festivalin her sene yapısında, mekânlarında bazı değişiklikler ve eklemeler olsa da aslında müzikal programlama yaklaşımı benzer prensiplere dayanıyor. Gücümüz yettiğince yeni müziklere ve projelere yer vermek, bir yandan dikkat etmek için çabaladığımız cinsiyet dengesi, çağdaş müzikler, alanın duayeni diyebileceğimiz kişiler, bol bol müzik türü çarpışmaları, mekânlara uyumlu müzikler, adanın hissiyatını yansıtabilecek projeler. Bazen de ters köşe olabilecek bazı denemeler yapıyoruz. Samimi, kitlenin keyif alacağı, yeni müziklerle tanışacakları ve bol bol hatırlayacakları bir program oluşturmak istedik. Harika müzikler yapan, kafası müthiş açık ve heyecanlı sanatçılar var. Keşke kapasitemiz 100 katı olsa, 100 katı müzisyen ağırlasak.

Programda cazdan elektroniğe, geleneksel tınılardan psikedeliğe uzanan çok geniş bir ses paleti var. Bu türler arası geçişkenlik, “geçicilik” temasının sınırları belirsizleştiren yapısıyla nasıl bir diyalog kuruyor?

Doğukan Çokşeker: Performans sanatlarının tümünde eserler zamanın akışı ile hayat buluyor. Müzikte her nota birbiri ardına sıralanıyor ve eserler dinleyicilere sunuluyor. Dolayısıyla geçicilik ve performans sanatları arasında köklü bir diyalog var.

Keşif programında ada yürüyüşleri ve kuş gözlem etkinlikleri gibi doğayla doğrudan temas kuran başlıklar var. Doğanın kendi yapısı, festivalin düşünsel zeminini de besliyor diyebiliriz. Bu senenin keşif programında neler öne çıkıyor?

Çağıl Özdemir: Doğa burada bizi bilakis iyi anlamda sınırlayan bir şey. Ada size ne yapabileceğinizi söylüyor; feribotla ulaşım, havanın durumu, taşıma kapasitesi. Bir şeyi buraya getirmek zor olduğu için az ve doğru şeyi getirmeye çalışıyorsunuz. Bu sene 10. yıl görsel dünyasını tasarlayan Gamze Yalçın’ın atölyesinin mekânını hâlâ netleştirmedik mesela, rüzgâra göre karar vereceğiz.

Yürüyüş ve kuş gözlemi de o yüzden var. İnsanları bir mekânın içinden çıkarıp sabah erkenden bir araya getiriyor. Konser alanında yan yana duran iki kişi genelde tanışmıyor, yürüyüşte tanışıyor. Cumartesi sabahı Pavli Ormanı’nda “Bozcaada’yı Kuşlardan Dinlemek” var, hemen ardından da aynı yerde “Doğayı Cömertçe Dinlemek” çemberi. Yani bizim için doğanın kendisi aynı zamanda bir buluşma yöntemi.

Bu senenin programında en sevdiğim işlerden biri “Geçicilik: Güneşle Basılan Hafıza”. Katılımcılar baskılarını doğrudan güneş ışığıyla yapıyor. Temayı anlatmaya çalışmadan anlatan bir şey bu. Aynı akşam Pelin Dilara Çolak, Aral Çiftliği’nde “Bir An Daha” ile geçip giden şeyler üzerine felsefi bir oyun kuruyor. Bir de duyulardan giden bir hat var: “Duyusal Zeka Oturumu”, “Bir Anın Kokusu” ve "Toprakla Doğaçlama" atölyesi. Hepsi insanı düşünmeden önce hissetmeye çağırıyor.

​Bunların yanında adanın kendi meselelerini konuştuğumuz oturumlar var: “Yerel Bilgiden İklim Eylemine”, Bozcaada Çavuşu ile Bodrum Yeşili’ni karşılaştırdığımız bir sohbet, Troia Bağ Yolu tadımı. Sofra da bizim için bir buluşma biçimi: “Levo’nun Tavernası Göknur’un Mahzeniyle Buluşuyor”, Grid Terra Dine ise “Bozcaada Ateşin Sofrası” ile harika bir sofra kuruyor. Yapay zekâdan gece ekonomisine uzanan panellerle birlikte üç günde 40’a yakın Keşif etkinliği yapıyoruz.

Son olarak festivalin ilk tohumunun atıldığı günden bugüne geçen sürece baktığınızda, Bozcaada Caz Festivali’nin gelecekte nasıl bir kültürel mirasa dönüşmesini arzu ediyorsunuz?

Murat Sezgi: UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras (SOKÜM) tanımına bakınca festivaller, “Kutlamalar ve Ritüeller” ve “Kültürel Aktarım” gibi başlıklarda ele alınıyor. Bir festivalin kültürel mirasa dönüşebilmesi için en temel konulardan birisi yerel halk tarafından derin bir şekilde sahiplenilmesi, gerçek bir topluluk kimliği oluşturabilmesi, seneden seneye sahiplenilerek aktarılabilmesi. Bir festivalin toplumsal kabul, aidiyet yaratma, gönüllü katılım, gelenek hâlini alacak kadar süredir yapılması gibi durumlar var. Yani bence oldukça iddialı bir arzu bu. Yine de bizim gerçeklerimizle birlikte konuyu ele alayım.

Türkiye’de Bozcaada Caz Festivali gibi işlerin gerçekleşebilmesinin öncelikle finansal ve iş modeli anlamında birkaç yöntemi var. Tümünü açmayacağım ancak en klasik olanlarında sponsorluklar, bilet ve yeme içme gelirleri gibi temel gelirleri öncelikleyip, erişilebilirlik kaygınız da varsa kamusal ve ücretsiz etkinliklerle işi çevrelediğiniz, içerisinden de hizmet sağlayıcılarına, esnafına, ekibine, sanatçılarına profesyonel bir şekilde eforunun karşılığını vermeye çalıştığınız model. Biz bunu seçiyoruz. Diğerleri, kamu kaynaklarıyla (ayni ya da nakdi), yerelin el ele vermesiyle, başka filantropik desteklerle ya da kitle fonlaması ile iş modelinizi tamamen ücretsiz etkinliklerle, gönüllülükle yapmaya çalıştığınız modeller. Tümünün kendine göre zorlukları, güzellikleri var. Bu arada bunları birbirine biraz karıştırdığınız modeller de var. Ben burada eğer fazla “dayanışma duygusu” satılıyorsa, tekrar söylüyorum eğer abartılıyorsa- orada da bir soru işareti oluşuyor kafamda ve sömürü alanları için yerler açıldığını düşünüyorum. Yani her iki uçta da safi ticari kaygıyla bu tip yerel bir yerde yapılan işlerin de ucu garip bir yere gidiyor, tamamen “el ele veriyoruz” mesajlarıyla yapılıp arkasında anlamsız bir yapı bırakmalar da. Buralarda bir dengede, anlattığı şeyleri katılımcıların benimsediği, her saniye bir arada tutmasa bile bir topluluğunun olduğu, temas eden herkese olabildiğince iyi gelen, güzel anılar ve deneyimler bırakan, kendine has bir ekip ve çalışma kültürü yaratabilen, transparan, katılımcı, bunlar klişe laflar oluyor ancak bir işin gerçek anlamda kültürel mirasa dönüşebilmesi için, gerçekten böyle bir şey olacaksa, bu şekilde bir festival olma yolunda gitmesi gerektiğini düşünüyorum.

Örneğin Bozcaada çok özel bir yer. Çok farklı durumda insanlar var. İki ay vakit geçirip turizmden para kazanan da, mevsimsel ya da çok daha kısa dönemli çalışmaya gelen de, üç kuşaktır orada doğan da, hayatının yarısı Yunanistan’da olan da, ne bileyim tatile gelen de, yeni taşınmaya karar veren de… Müthiş canlı, ülkenin en büyük şirketinin en üst seviye yöneticisinden, yolda otostop çeken bağlarda çalışan birine kadar farklı durumlarda insanlara her saniye rastlayabileceğiniz bir ortam.

Fayda fetişiyle, iz bırakacağım dürtüsüyle, “bu işler şöyle olmalı” refleksiyle herkes adayı bir yerlere çekiştirmeye çalışıyor. Herkesin kafasında bir vizyon ve bolca “doğru” var. Çok az soru, çok fazla yanıt var. Çok farklı ajandalar var. Gerçekten dinamikleri farklı bir yer. Sanki büyük bir şehir gibi ama aslında ufacık. Bir ucundan bir ucunu görebildiğiniz bir ada. Ajandaları bir kenara bırakırsak da yine de herkesin, içinde yaşayan bulunan çok büyük çoğunluğun çok sevdiği, sahiplendiği de bir yer. Tam bir duygu ve durum kokteyli.

O yüzden buradaki kültürel miras, bu tartışma Bursa’dan, Berlin’den, Bergama’dan çok farklı. Standart lenslerle, başka bir yerden deneyimlerinizle ve doğrularınızla, uzaktan pek de anlaşılmıyor. Bu sebeple ben anahtar yaklaşımın şu olduğu sonucuna geldim; zor bir süreç ama bir proje veya ekibi, hatta kişi olabildiğince bilmeye çalıştığında, yaptığı işe ve kendine karşı samimi olduğunda, gerçekten amacına odaklandığında, eğer oluyorsa bir iş zaten kültürel miras olabilme yolunda ilerler. Olacak olan orada zaten olur. Böyle bir amaçla yola çıktığında, “kültürel iz bırakacağım, fayda yaratacağım” fetişi başlıyor. O da bence sıkıcı ve sonu kapalı bir yol.

​Özetle, ritüeller ve bir araya gelmeler çok güzel. Ülkenin koşullarında her adım, her kahve, her müzik maalesef çok para. Biz kendi finansal gerçekliğimiz yettiğince ücretsiz sahnelerimizle, yeni ve güzel olana yer açmakla, tabii ki ücretli ve sponsorlu alanlarımızla, bir anlatımın etrafında ritüel hazırlıyoruz. Umuyorum ki bunun karşılığı insanlarda oluyordur. Umuyorum ki bu devirde harcadığınız her kuruş size batarken her şeye rağmen bu tip buluşmalarda keyif alır, yeni ufuklara, dinlenmelere, birkaç güzel nefese ulaşırsınız. Bu festivalin temel amacı o. Bir arada olmak, paylaşmak, bir şeyler öğrenmek, eğlenmek, dinlenmek ve güzel nefesler almak.

0
184
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage