
Vince Gilligan’ın ilk sezonuyla büyük ilgi gören, başrolünde Rhea Seehorn’un yer aldığı dizisi Pluribus ve çevresinde gelişen tartışmalar üzerine bir yazı.
Breaking Bad, Better Call Saul, Vince Gilligan, Rhea Seehorn… Her birinin zihnimizde karşılık geldiği düşünceler ve hisleri bir araya getirdiğimizde kaçınılmaz bir şekilde izlemek için büyük bir heyecan hissettiğimiz Pluribus, ilk sezonunun tamamlanmasının ardından çeşitli tartışmalara yol açtı: Pluribus gerçekten de beklentimizi karşıladı mı? Çoğunluğun iddia ettiği gibi dizi, izleyicisine beklenenden yavaş bir seyir mi sunuyor? Pluribus bir ütopya mı yoksa distopya mı? Vince Gilligan elindeki güçlü fikri başarılı bir biçimde işleyebildi mi? Her bir soruya değinerek diziyi ayrıntılı bir biçimde inceleyelim.
Pluribus, Amerikan’ın da tarihsel bağlamda önemli sloganlarından biri olan, Latince E pluribus unum ifadesinden gelir. Birbirinden farklı birçok unsurdan tek bir birliğin doğması olarak açıklayabileceğimiz bu ifade, aslında dizinin konusunu özetleyen güçlü bir söyleme sahip. Vince Gilligan, önceki yapımlarından da aşina olduğumuz Albequerque şehrini yeni dizisinin de yerleşkesi olarak belirlemiş. Çöl iklimi ve geniş açıklık alanlarıyla mekânın da diziye yeni bir katman eklediğini söylemek mümkün. Gilligan evrenlerini seven izleyicinin Better Call Saul’le beğenisini kazanan Rhea Seehorn da Carol Sturka karakteriyle dizide karşımıza çıkıyor. Etkileyici bir fikre sırtını yaslayan dizinin ikinci bölümünün sonunda Erol Evgin’in oğlu Murat Evgin’in Türkçe cover’ını yaptığı John Lennon parçası Nobody Told Me de bizler için güzel bir sürpriz olarak hafızalarımızda yerini alacak gibi görünüyor.
600 ışık yılı uzaklıktan gelen bir frekansın insan DNA’sını değiştirmesi ve tüm dünyaya yayılması üzerine kurulan bir aksiyonla başlayan dizinin, ilk etapta klasik bir zombi evreni ile karşılaşacağımızı düşündürdüğü söylenebilir. Ancak bu düşüncemizi kıracak ve diziyi ilgiyle takip etmemizi sağlayacak beklenmedik olaylar gerçekleşiyor. Bu “salgından” etkilenmeyen (sonradan bir tür bağışıklığı olduğunu öğreneceğimiz) Carol Sturka’nın rızası olmadan kimse ona yaklaşamıyor. Bu noktada dizi boyunca, kaçma-kovalama üzerinden bir hayatta kalma savaşı izlemeyeceğimiz kesinleşmiş oluyor. Ayrıca salgından etkilenen insanlar şaşırtıcı bir biçimde mutlu ve yardımsever. Herkes Carol’a ismiyle hitap ediyor ve onunla ilgili çok fazla bilgiye sahipler. Bu noktadan sonra anlaşılacağı üzere, dönüşümü yaşayan herkes tek bir bilincin bireysel yansımasına dönüşmüş durumda. Aslında herkes bir, herkes aynı bilinci paylaşıyor. Bir kişi tarafından bilinen, herkes tarafından biliniyor. Bu birliğin dışında kalan ve bireyselliğini sürdüren Carol, sistemle amansız bir mücadeleye girişirken her ne pahasına olursa olsun diri tuttuğu öfkesi onun en önemli yoldaşı, -Zosia ile yakınlık kurana kadar… Zosia, ortak bilincin parçası ve Carol onunla birlikte yeni sistemin artılarını ve eksilerini deneyimlerken duygularıyla da mücadele etmek durumunda kalıyor. Carol, yoğun öfkesiyle dünya çapında ciddi oranda can kayıplarına sebep olurken ortak bilinçte birleşen dünyanın her yerine yayılmış bu yeni varoluş biçiminin iyilikten başka hiçbir şey gözetmediğini deneyimliyor, tabii bazı büyük çatlaklarla!
Pluribus: İyilik Bir Norm, Birlik ise Tek Tipleşme
Bu noktada da diziyle ilgili tartışmaların büyük çoğunluğunu oluşturan sorunun gündeme geldiğini söyleyebiliriz, ortak bir bilince sahip olmak insanı mutlak bir biçimde iyi yapar mı ya da herkesin iyi geçinmesi, mutlu bir biçimde ortak bir amaca hizmet etmesi bir ütopya mı yaratır yoksa distopya mı? Bu soruyla diziyi izlemeye başladığınızda cevabı bulmak çok da uzun sürmeyecektir. Çünkü dizi ve filmlerin açılış imgelerinin oldukça önemli olduğunu söylemek mümkün. İzleyeceğimiz anlatıyla yaşadığımız ilk karşılaşmanın -genellikle- seyirci olarak bizleri hızlıca yakalaması ve anlatının genel atmosferine yakın olması ya da nasıl bir hikâye izleyeceğimizin ilk ve en önemli mesajlarını vermesi beklenir. Pluribus’un açılışına baktığımızda karanlık ve gizemli bir gökyüzü imgesiyle başladığını görürüz. Gilligan’ın bu tercihi, diziyle ilgili hem güçlü bir merak duygusu geliştirmemizi sağlar hem de pozitif duygularla bezeli bir anlatı izlemeyeceğimizi daha ilk saniyesinden izleyiciye ilan eder.
Ütopya ve distopya tartışmasında hızlıca yerimizi almışken dizinin neden güçlü bir distopya olduğu hususunu da detaylandırmak gerekecektir. Pluribus’ta “bir oluş”un ardından tüm karakterler birinci çoğul şahıs kipiyle konuşmaya başlarlar. “Ben yapıyorum”un yerini “biz yapıyoruz” alır. Önceki hayatlarından bahsetmeleri gerektiğinde ise bireysel olarak kim olduklarından bahsederler. Örneğin Carol’ın “rehberi” Zosia, kendisinden bahsetmesi gerektiğinde ben demek yerine “Zosia kişisi” ifadesini kullanır. Bireyselliğin ortadan kalktığı bu yeni dünyada herkes ortak amaçları için, bütünün iyiliğine olacak şekilde hizmet eder. Bireyselliğin var olmaması otomatik olarak özgürlük, sorumluluk, etik tartışmalarını da beraberinde getirmektedir. Bireyselliğin ortadan kalkmış olması, insanların karar verme mekanizmalarının yarattığı varyasyonlardan bahsedebilmemizin de önüne geçer. Eğer ortada hiçbir varyasyon yoksa hâlâ insan olmaktan bahsedebilir miyiz? İyilik bir norma, birlik ise tek tipleşmeye dönüştüğünde ya da insanlar neden iyi olduklarını bilmediklerinde, bireysel bir seçimde bulunmadıklarında gerçekten iyi olmaktan, ahlakın varlığından söz edebilir miyiz? Pluribus’ta iyi niyetle kurulan bir düzenin kendi içerisinde ne kadar baskıcı olduğu gerçeğinin de bölüm bölüm incelikle işlendiğini söyleyebiliriz. Bu evrendeki baskıcı olma durumu zorlama eylemiyle ya da tehditlerle bağdaşmasa da farklı olan, ikna ve manipülasyonla bastırılmaktadır. Bu salgına bağışıklığı olan 13 kişinin, bireysel ihtiyaçlarına göre onları mutlu edecek kişilerin ya da şeylerin onlara sunulması aslında zaman içerisinde iknanın kapılarını ardına kadar aralar. Nitekim Carol’ın yazdığı roman serisindeki kaptana benzeyen ancak kadın olan -Carol’ın bu karakteri ilk kez kadın olarak düşündüğünü de öğreniriz- Zosia’nın Carol’a eşlik etmesi bu manipülasyonun başlangıcıdır. Bu ikna ve manipülasyonla birliğin dünyadaki her insanı kendilerinden biri yapmak istemesine yönelik saplantılı tutumları göz önünde bulundurulduğunda aşırılığın doğasına içkin bir kötülükten ya da kötü niyetten bahsedilebilir mi? Çünkü Pluribus’taki düzenin “herkes için iyi” söylemi farklı olanı dışlamaktadır. Aslına bakılırsa bu aşırılık ve dışlama mutlak bir iyilikten söz etmeyi engellemektedir. Israrcılığı karakterler ve sistemin kendisi aracılığıyla görsek de dizi içerisinde yapılan tercihlerle farklı şekillerde de kendisini ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Örneğin birçok izleyici için adeta bir işkenceye dönmüş olan sesli mesajın sürekli olarak Carol tarafından baştan sona dinlenmesi ve karakterin bu deneyimine kesintisiz bir biçimde izleyicinin de şahit olması, dizinin de ısrarcılığın ve sistemin geri adım atmayacağını vurguladığını gösterir. Bu sebeple iyilik ve gülümsemelerle bezeli bu sistemin oldukça despot bir sistem olduğunu iddia etmek akla oldukça yatkın görünmektedir.
Öte yandan dizinin temposunun ağır olduğu bir gerçek ancak yavaş bir seyir deneyimi sunmasından ziyade yer yer boşluk dolduran anlara sırtını yaslaması problem yaratıyor. Bu durum, izleyicinin bölümlerin temposunu dengesiz bir biçimde deneyimlemesine yol açabilir. Anlatı içerisindeki inatçı tekrarların bu kategoriye girmediğini ve belirttiğim gibi sistemin ısrarcı yapısının altını çizdiğini düşünüyorum. Tüm bunların ışığında Pluribus, bazı bölümlerde aksayan bir tempoya sahip olsa da tartışmaya açtığı konular, Rhea Seehorn’un güçlü oyunculuğu ve titiz görselliğiyle son yılların iddialı yapımlarından biri olarak değerlendirilebilir.