
Melis Karaduman ile çocukluğundan bugüne içine işleyen şarkıların cover’larından ve özgün bestelerinden meydana gelen, bir şehir panoraması sunan İstanbul Sessions EP’si hakkında sohbet ettik.
Melis merhaba. Şu sıra neler yapıyorsun? Nasıl gidiyor?
Şu sıralar çok yoğun gidiyor. O yüzden keyfim çok yerinde. Yoğun olmadığımda ben depresyondayım. Yoğun olduğumda da yoğun diye şikâyet edip bundan mutlu oluyorum. Yeni EP’im İstanbul Sessions çıktı. Onun heyecanını yaşıyorum.
İstanbul Sessions’da nasıl şarkılar bir araya geldi? Biraz bahseder misin?
İstanbul Sessions, bir süredir yapmak istediğim bir projeydi. Beş şarkıdan oluşuyor. Bu beş şarkının üçü söylemeyi çok sevdiğim, annem “hadi bir şarkı söyle” dediğinde söylediğim ve içime işleyen parçalar. Genellikle nostaljik ve eski parçalar; Sezen Aksu “Kaybolan Yıllar”, Ayten Alpman “Ben Böyleyim” ve Cem Özkan “Dön Bana”. Diğer ikisi “Eksik” ve “Sevemezsin” de kendi yazdığım bestelerim.
İstanbul Sessions ismi nereden geliyor?
Görsel dünyama önem veren biriyim. Ve konsept yaratma fikri hoşuma gidiyor. Bu şarkıları nasıl bir konsepte bağlayabilirim diye düşündüm. Şehrin görsel dünyama güzel görünen farklı yerlerinde şarkılara klip çekerek görsel bir dünya yarattık aslında.
Şehir her köşesinde sana bir ilham veriyor diyebilir miyiz?
Kesinlikle. Söz yazamadığım tıkanıklık dönemlerimde bilmediğim bir yere gitmeye bayılıyorum. Tek başına vakit geçirmeye bayılıyorum. Bu bana çok ilham veriyor. Özellikle İstanbul, bu konuda bana en ilham veren şehir.
Şehirlerle ve mekânlarla kodladığın, eşleştirdiğin şarkılar var mı?
Kendi şarkım geldi aklımda. “Bizden Başka” diye bir şarkım var. O şarkıyı Kaş’ta, bir akşam terasta şehri izleyerek yazmıştım. O, Kaş’ın şarkısı. Mesela gittiğim bir yerde bir şey görüyorum ve o beni tetikliyor. Yolda yürürken bir insanın yüzüne bakıyorum ve o insanın ne yaşadığını tahmin etmeye çalışıyorum. O tahmine göre bir şeyler yazıyorum. Bu benim pratiklerimden bir tanesi.
O zaman bütün ilhamını dışarıdan alıyorsun.
Evet, biraz öyle. Eskiden daha içime dönüktüm. Söz yazımında empati kurarak yazmak beni geliştirdi. Sanatçının Yolu kitabından esinlenerek kendime ödevler verdim; sergiler gezdim, bir resme baktım etrafımdaki detaylardan ilham aldım. Bu benim için bir rutine dönüştü.
Müzik kariyerinin başlangıcını hatırlıyor musun?
Profesyonel olarak şarkılarımı yazmaya, kendi şarkılarımı üretmeye başlayalı dört buçuk yıl oldu diyebiliriz. Ama ben öncesinde de sahne alıyordum. Operada çocuk korosundaydım. 13 yaşımda müzikten ilk paramı kazandım.
Profesyonel olarak sahne alıyorsun artık. Şarkılarını yazıyorsun. Bunları yaparken müzikle kurduğun ilk teması sık sık düşünüyor musun? O tarz şeyler bizimle yaşar, bizimle gelir. İşlerimizi yaparken bize dayanak olur, güç verir.
Müzikle ilk kurduğum teması değil ama “tamam bu kız yetenekli” diye söylenip fark edilme anım var. Ve bu çok daha yeni, başka bir boyut kazandı bende. Ben birçok kız çocuğu gibi Hepsi grubunun fanıydım. “Ben şuyum, ben buyum” diye herkes kendi Hepsi grubunu kurardı, şu an bu Manifest grubunda var. Ve ben Gülçin’dim. Duruşu, stili ve sesini kullanma biçimi beni büyülüyordu. Direkt bendi yani... Her zaman müzikle iç içeydim. Hiçbir zaman dersleri iyi olan bir çocuk değildim, derslerim çok kötüydü. Sonra sınıfa sarışın, kıvırcık saçlı bir kız geldi. “Senin matematiğin kötü, derslerin kötü, sen sarışın değilsin, kıvırcık saçlı değilsin” dediler, beni gruptan attılar. Onu aldılar. Ben o gün çok hırslandım. Evde tek başıma dört kişilik koreografiyi yapıp, “Yalan” şarkısına hazırlandım. Sonraki gün müzik dersinde dedim ki “hocam ben bu şarkıyı söylemek istiyorum.” Derste tek başıma onu söyledim, dans ettim. Yani saçmalık, bir videosu olmasın lütfen. Ve işte Senem Hocam fark etti beni, sağ olsun. Ve anneme söyledi ve bu şekilde başladı her şey. Yakın zaman önce YouTube programım “Biz Bize Live”ın ilk konserini yaptık. Ve konserde konuğum Gülçin’di. O benim için çok garip bir andı. O olmak istiyordum ve onunla şarkı söylemek benim için wow bir andı. Ben bu hikâyeyi anlattım sosyal medyada. Ve beni buldu, böyle doğal bir iletişim kuruldu…
Müzik dünyasının içinde var olmak sürekli bir keşif, keşfetme zorunluluğu da gerektiriyor. Zamanla uyumlanmak için değişmek, dönüşmek ve gelişmek gerekiyor. Sen neler yapıyorsun bu konuda? Müziğin dışında nerelerden besleniyorsun?
Spontane şeylerden ilham alıyorum. Müzikal olarak gündemi bir ara çok takip ettim. “Neler çıkıyor, yeni ne var, dünyada neler değişiyor?” diye baktım. Ve fark ettim ki bundan zehirleniyorum. İçimden çıkan şeyi ortaya koymuyorum, tamamen daha bilgisel bir yere döndü bu mevzu. Bunlar şu an böyle oluyor ve ben bundan bunu çıkartabilirim. Ve öyle çıkan bir sürü parçam var. Güzel parçalar, dinlemekten keyif aldığım parçalar ama hissetmediğim parçalar. Şu an yaptığım İstanbul Sessions modern bir şey değil. Mesela “Eksik” ya da “Sevemezsin” hiç modern parçalar değiller. Ama onları dinlediğimde ben mahvoluyorum ve en önemlisi bu. Hissetmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Sürekli neler oluyor diye takip etmek bence insanı birazcık köreltip, birazcık kopyala-yapıştır hâle getiriyor yani. Ondan beslenmek bana çok doğru gelmiyor. Daha çok duyguları arıyorum.
Tutku duyduğumuz bir işin peşinden koştururken bu alanda hayaller kurmak da önemli bir motivasyon, itici güç olabiliyor. Bazen de tam tersi etki yaratabiliyor. Senin hayallerle aran nasıl?
Eskiden daha çok seviyordum. İnsan çok hayal kurunca çok da üzülüyor. Öyle olunca açıkçası hayal kurmayı biraz bıraktım. Şu anda yeni yeni dönmeye başlıyorum hayal kurma evresine. Ama zor. Hayal kurdukça insan korkuyor da. Kurduğum hayali gerçekleştiremem ihtimali bende başka bir hırs yaratıyor. Başarısızlık hissi yaratıyor. Öyle olunca da hayal kurmaktan birazcık korkuyorum.
Hayal kurmayı kendimle konuşmak için bir fırsat gibi görüyorum. Kendimizle konuşmak, kendi sesimizi duymak gündelik hayatta unuttuğumuz bir şey. O yüzden soruyorum aslında bunu… Bahsettiğin “Sabah Sayfaları” da bu konuda yardımcı olabilecek bir şey…
Ben onun için günlük tutuyorum. “Sabah Sayfaları” kendisini birazcık “ne zaman müsaitsem o zaman yazıyorum sayfaları”na dönüştürdü. Olabildiğince tutmaya çalışıyorum. Onu süslüyorum, sticker’lar yapıştırıyorum. Kafamın içine olabildiğince benzetmeye çalışıyorum ki okuduğumda da oraya geri dönebileyim ama hayal kurmakla orası eşleşmiyor. Çok büyüyebiliyor hayaller. Durduran olmadıkça kendi kafamın içinde kalırsam nerelere gider? O yüzden dediğim gibi, şu an daha yapılabilirliği olan hayaller kurmaya çalışıyorum.
Peki geleceğe dair böyle biraz kendinle konuşmak istersen neler söylersin? Müzik konusunda ya da kişisel yaşamına dair olabilir…
Çok ilginç bir soru bu, ilginç değil de hiç düşünmediğim bir soru. “Trust the process” diye yakında dövmesini yaptırmak istediğim bir yazı var. Kendime sürekli, işte sürece güven, süreçte kal, acele etme mesajını çok fazla veriyorum. Çünkü sanki olmuyormuş hissine çok kapılıyorum. Yaptıklarımı göremiyorum, takip edemiyorum. Yaparken o anın coşkusuyla iyi hissediyorum. Ama iki gün geçtikten sonra, aman ben de hiçbir şey yapmıyorum, kötüyüm galiba diyorum. Kendime çok kötü davranıyorum yani. Öncelikle o konuda durmamı tekrar söylerim. Çünkü kesin yapıyorumdur. Müzikal olarak da umarım kurduğum hayalleri gerçekleştirebilirim. Çünkü kurduğum birtakım hayaller var. Ve zaten zar zor kuruyorum onları. Gerçekleştirmiş olmam lazım. Ki zorundayım bu arada. Başka bir ihtimali yok…
İnatçıyım diyorsun…
Olmak zorundayım. Sanat, inat gerektiriyor. Öbür türlü bu sektörde yani hayal kırıklıklarıyla insanlarla, o kayboluşlarla başka türlü savaşılmaz. İnatçı ve hırslı olmak zorundasın.
Müziğe duyduğun tutku da bu konuda yardımcı oluyordur herhalde?
Evet, ben aşığım… Müzik benim ilk aşkım. Onun önüne de çok geçebilecek bir şey yok…