
İstanbul Festivali’yle büyümüş bir kuşağın mensubu olarak Festivalizm’in ne demek olduğunu bildiğini düşünenlerdenim: Hatırı sayılır bir hazırlık ve beklentinin ardından, bir süreliğine, neredeyse hayatın tüm olumsuzluklarından koparak, bambaşka bir devran’a geçmek; en kaba özetiyle, kendini bu sürece bırakmak; temaşaya katılmak, kapılmak… Başka birçok ritüelde de olduğu gibi, festivallerde de temel motivasyon bu olsa gerekir: Gündelik kaygıların, didişmelerin -yokmuşlarcasına- bir kenara itildiği, daha olumlu, dolu, güzel, … bir boyuta geçmek; ne hâlde olduğu belli dünyamıza, paralel bir evrende alternatif aramak.
41. İstanbul Festivali sancılı geçiyor. Sebepleri kısmen ortada, kısmen karanlıkta. Başka bir yazının (belki de kalın bir kitabın) konusu. Bu kısacık metinde vurgulanmak istenen başka bir şey: Festivalizm. Dünyanın belki de en sıcak, olumlu, verimli katılım biçimi. Hem yapanlar, hem de “bakanlar” açısından. Şöyle: Eğer yapanlardansanız, tüm hayatınız, dostunuz-düşmanınız; bildiğiniz-gördüğünüz, hattâ yediğiniz-içtiğiniz, herşeyiniz, festivale endekslidir. Aylar öncesinden başlayan, hummalı, ama bir o kadar da şahane bir süreç. Sonunda da tarifsiz bir mutlu yorgunluk. Yol boyunca şikâyet ettiğiniz, illallah dediğiniz, hattâ “bir daha asla” diye yemin ettiğiniz ne varsa, eriyip gider, solar söner, ve alışmışlığın kudurmuştan beterliğiyle, bir sonrakinin iplerini çekmeye başlarsınız.
Yok, diğer kıyıdansanız, ilk gıpta edeceğiniz, az önce anılan, “yapanlar” takımı olacaktır. Gerçi, gerçek bir festival izleyicisinin “pasif” olmadığı ortadadır: Evet, havalı yaka kartı, telsizi yoktur, ya da arka cebinden taşan pense-çekiç-izole bant kombinasyonu; üstüne, akla-hayâle gelmez son dakika terslikleri, daimî kırmızı alarm hâlet-i ruhiyesi; ancak konsantrasyonu, istenci, adanmışlığı bunun çok da uzağına düşmez. Aylar öncesinden, program ilân edilir edilmez -hattâ kıdemi oranında, öncesinden; “içerden” sızdırdığı bilgilerle- festivale angaje olur; elde-avuçta ne varsa seferber eder, en akılcı etkinlik kombinasyonlarını, eski dilde söylemek gerekirse: Aya İrini-AKM trafiğini, vs., hesaplayıp heyecana bağlar, “Hac mevsimi”ni bekler. Soru “ne?” ya da “hangi?” etkinlik değildir, “nasıl?” yetişilecek olduğudur.
Bu yıl çıkan önemli bir kitap var: İlkay Baliç ve Didem Ermiş’in derleyip yayına hazırladıkları, 370 kişinin sözleriyle İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın 40 yılını anlattıkları ikaseve (İKSV, İstanbul, 2013.
ISBN 978-605-5275-05-1). Bu kuruma büyük katkısı olan, grafik sanatçısı Bülent Erkmen’in tasarımı, kitabın ismine -kapakta yer alan tipografiye, de- yansıyor. O yüzden, herkesin dilindeki şekliyle: ikaseve! Bu oylumlu kitap, aslında, sözü edilen davranış modelini; bir şeyler var ederken var olma hikâyelerini, çok bildik, tanıdık isimler üzerinden aktarıyor. Okumakta olduğunuz bir-iki sayfanın ötesine geçmek, detayları görmek isteyenler için faydalı bir ilk eser. Tafsilatlı Festivalizm.
Bu tablonun ışık alan kısmı. Biraz da karanlık bölgelere göz atalım: Kimdir ve kaç kişidir, bu adanmışlar grubu? Festivalizm’e gönül verenler, anılan kitabın da örneklediği gibi, bir zaman sonra bizzat festivale (ya da ilgili etkinliğe/departmana/sürece) katkı veren, “yapanlar,” “kuranlar,” “yönetenler,” grubuna geçenlerdir. Bundan daha iyi bir şey yok -içeriden, çekirdekten yetişmenin bir türü de bu. Kaldı ki, “gerçek festival izleyicisi” -kanunsuz-kuralsız kendini belli eden “o” grup- görülüyor ki, belki de nasiplendiği görgüden, bilgiden ve duruştan, zaten “iyi bir yerlere” geliyor; kültür-sanat hayatına olumlu, gürbüz bir etki, kifayetle eklemleniyor-ötesinde: yön veriyor. Onlar kendilerini bilir.
Burada, karanlık bölge, tüm bu olanaklara kayıtsız kalan, onları göz ardı eden, elinin tersiyle iterek fırsatı tepenlere dair bir tanım. İtiraf vakti: Festivaller bakanlardan çok katılanlar içindir. Burada “yapanlar” denmemesinin sebebi, sanatçı-sepetçi kadrosundan festivale davet edilenleri-sahne alanları-etkinlikleri kotaran “mutfak ekibinden” ayırmak içindir. Sahne denen o büyülü yanılsama alanında var olanlar, o haleyi yaratanlar, ne yazık ki nadiren başkalarının etkinliklerine izleyici olarak katılırlar; şan-şöhret başta, buna sonsuz sayıda sudan sebep/gerekçe/bahane üretmek mümkündür. Ancak sadece festivallerin sağladığı paralel evren-kurtarılmış bölge/damıtılmış zaman/işten-güçten, gailen koparılmış ara-bölge, buna olanak verir. Festivalde sanatçı, meslektaşlarının en önemli izleyicisi olma ayrıcalığına sahip, sorumluluğuna memurdur. Zaten bir kere oradadır: başka bir yerde, turnede… Woodstock, Monterey ya da Festival Express üzerine hazırlanmış filmlere bir bakın; dünyanın en büyük isimlerinin seyirciler arasındaki varlığını, içtenliğini, coşkusunu, en olumlu anlamıyla: sıradanlığını göreceksiniz. İşte bizde olmayan bu!
Eğer şov amaçlı değilse, şöhretengiz biri, nadiren izleyici koltuğuna oturabiliyor (kameralar eşliğinde). Şöhreti geçiniz, meslekten biri de, ne hikmetse, buna pek seyrek tenezzül ediyor. Olanakların azlığından şikâyet edilen ülkemizde meğer müzisyenler, sanatçılar, öğrenciler, öğreticiler ne meşgulmüş… Herkesin işi var, şahane!.. Ha bir de, kimse burada bilet fiyatlarından, pahalılıktan söz etmesin; “sektör içinden” ayrıcalıklar saklı; öğrencilerden ise, malumunuz, neredeyse hiçbir önemli kurum ücret almıyor. En pahalı etkinlikte bile, yer kaldığı takdirde, öğrenciler içeri alınıyor. Ayrıca meramı olan, bir yolunu bulur. Yok satan, en havalı etkinlik ya da isim için de, bir zahmet bir diyet ödeniversin. Statü güvence bedeli olarak…
Anılan kayıtsızlığa örnek olarak iki tatsız anı: Zamanında Uluslararası Akdeniz Çağdaş Müzik Günleri başlığıyla, yedi yıla dağılan beş festival düzenlemiştik. O, bu ve şu partnerle. Artık önemli değil, festival kaldırıldı. Yurtdışında yurtiçindekinden çok daha fazla ilgi gören ve itibar kazanan -bu hâliyle ülkemiz için standart- bir etkinlikler dizisiydi. Yazıldığı gibi, uluslararası. Tabiî, ülkemiz de temsil ediliyor, her seferinde. Yabancı icracılarla bizimkilerin farkı şu: Misafirlerimiz her etkinliği (uçak saati uyarınca) ilgiyle takip ederken, bizimkiler bırakın diğer konserleri dinlemeyi, çaldıkları parça biter bitmez-konser tamamlanmadan- mekânı terk ediyorlardı, hem de sahneden inerek (İtalyan Kültür Merkezi’nin kulissiz “İtalyan sahne”sinden inip, seyircilere bakmadan, topuk toklatarak katedilen mesafe 30 metre kadardı). Sadece icracılar mı? Başka bir festivalimizde (Asyalı Kompozitörler Festivali, İzmir) bestecilerimiz de sınıfta kaldı: Bir tek kendi yapıtlarına tahammül edebildikleri sürece, onlar da, ancak “kendilerinden menkul” kalacaklardır, muhtemelen. Dilimizde “istisnalar kaideyi bozmaz” diye geçen söz, başka bir dilde, “istisnalar kaideyi kanıtlar/pekiştirir” şeklinde… Evet, istisnaî isimler var tabiî…
Dikkatli okur için diş biletecek bir kavram-ismi örtüşmesi var, ona da değinmeden geçmeyelim: “Festivalizm” sadece andığımız, yöneldiğimiz olumlu, sentetik anlamıyla anılan bir kavram değil. Aksine, empoze edilen küresel ekonomi-politik değer sistemleri uyarınca, gündelik hayatı estetikleştirme yaftasıyla, siyaseti kültürelleştirme; dolayısıyla kültürü, sanatı siyasete tahvil etme potansiyelini taşıyan, bunu sevimsiz bir fütursuzlukla gerçekleştiren eğilimin alt başlıklarından biri. Bu son derece kirli ve ağır konu hakkında çok değerli iki kitap var: Sibel Yardımcı, Kentsel Değişim ve Festivalizm: Küreselleşen İstanbul’da Bienal, İletişim, İstanbul, 2005; ve Ali Artun’un derlediği Çağdaş Sanat ve Kültüralizm. Kimlik ve Estetik, İletişim, İstanbul, 2013. Okuyan öğrendiklerine, okumayan ıskaladıklarına, bin pişman.
Tam da yeri gelmişken: Son derece önemli toplumsal hareketlerin, dönüşümlerin yaşandığı şu günlerde; ifadeye, sanata, mizaha bu denli önemli işlevlerin düştüğü, uygulayıcılarının, paydaşlarının bu denli kritik sorumluluklar yüklendikleri ve sürecin lokomotifi hâline geldikleri bu ayrıksı zamanda, bir yönüyle de “festival mevsimi”nde, ne yazık ki çirkin, şuursuz, kaba istismarlar yaşanmaktadır. Sancılı süreç açık ve ortadadır; ancak bunu, en ufak bir analitik ilişkisi olmayan bağlamlarda etkinlik iptali için gerekçe göstermek, hem harekete, hem de ekmeğini kültürden, sanattan, ifadeden kazananlara karşı, çok büyük bir istismardır (İstanbul içinde, ancak eylemlerin gerçekleştiği merkezlerin uzağında; hattâ İstanbul dışında, 2013 Haziranı’nda başlayan toplumsal hareketlilik gerekçe gösterilerek, ya da, daha kötüsü: herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin, birçok kültür ve sanat faaliyeti iptal edilmiştir). Ülkemiz folkloruna giren “fırsat bu fırsat” düsturu daha çok zarar verecek gibi görünmektedir. Engel olalım. Olmamız gereken yerde olalım.