02 TEMMUZ, PERŞEMBE, 2020

“Kara Kitap”a Yeniden Bakarken

Orhan Pamuk’un eserleri arasında ayrı bir yere sahip olan ve birçok tartışmayı beraberinde getiren Kara Kitap’ı, yayımlanışının 30’uncu yıl dönümünde metnin polisiye yönünü ve cinayet örgüsünü merkeze alan bir yazı ile yeniden ele aldık.

“Kara Kitap”a Yeniden Bakarken

Orhan Pamuk’un ilk kez 1990 yılında yayımlanan romanı Kara Kitap*, üzerine kurulduğu ilginç düzlem, birçok türü birleştiren yapısı, zengin karakter ve olay örgüsüyle Türk edebiyatının kendine özgü bir yer edinmiş özel kitaplarından biridir. Bir avukat olan Galip’in, bir sabah ortadan kaybolan eşi Rüya ve onun birlikte kaçtığı üvey kardeşi Celâl’i arayışını anlatan eser, okuyucuyu 1990’lı yılların İstanbul’undan geçmişe doğru uzanan “tuhaf” bir yolculuğa çıkarır ve bu süreçte birçok durakta soluklanmasını sağlar.

Her roman, üzerine kurulduğu büyüklü küçüklü olaylar, alt metinler ve temalarla ön plana çıkar. Her arayış bir şekilde son bulur, kimi zaman ise bu arayış serüvenin kendisi olur. Özellikle Orhan Pamuk gibi yazarlarda bu durum açıkça kendisini gösterir. “Arayış” temasını eserlerinde kendine özgü farklı biçimlerde kullanan Pamuk, Yeni Hayat’tan Kara Kitap’a, ilk kitabı Cevdet Bey ve Oğulları’ndan son kitabı Kırmızı Saçlı Kadın’a dek uzanan bu uzun serüven boyunca bu konuyu her seferinde yeniden üreterek işlemiştir. Tıpkı çağdaşları Umberto Eco, Paul Auster ve daha niceleri gibi o da, bu arayışı farklı biçimlerde sonlandırma üzerine düşünmüş, bu düşüncenin bir ürünü olarak da metinlerini kaleme almıştır. Genel planında bir arayış romanı olarak kabul edebileceğimiz, içerisinde birçok farklı hikâye ve yapıyı da barındıran Kara Kitap, bu anlamda bir temel metin, aynı zamanda da özel bir romandır.

Kara Kitap, içeriğindeki arayış teması, çok katmanlı yapısı, zengin karakter kadrosu ve mekân şemasıyla birlikte polisiye ve bildungsroman gibi farklı türleri de bünyesinde barındırır. Eser, temel olarak polisiyenin koşullarını açıkça yerine getirir. Romanda bir fail vardır, bir eylem, bir arayış, bir aranan ve nihayetinde bir cinayet. Temel öğeler üzerinden bir polisiye okuması rahatlıkla yapılabilir. Tabii Pamuk’un bu kurguyu polisiyenin genel şablonu üzerinden değil de, Umberto Eco gibi çağdaşlarının yaptığı biçimde, ona yeni ve postmodern bir katman katarak gerçekleştirdiğini, bu anlamda ortaya çok daha farklı ve kapsamlı, oyunlu ve zengin içerikli bir metin çıkardığını söyleyebiliriz. Bu postmodern yapı Yıldız Ecevit, Jale Parla ve Nüket Esen gibi birçok araştırmacı tarafından da irdelenmiş, ana yönelimleri tespit edilmiştir. Öte taraftan Kara Kitap, romanın ana karakteri Galip’in dönüşümünü anlattığı için bir bildungsroman olarak da okunabilir. Zira romanın ilk sayfalarında oldukça saf ve işine odaklanmış, evliliği üzerine pek kafa yormayan ve her şeyi oluruna bırakan bir karakter olarak gördüğümüz Galip’in, romanın sonunda dönüştüğü yeni kişilik, serüveni boyunca başından geçenler, kişiliğindeki dalgalanmalar ve nihayetinde olduğu kişi, tam da bu türün ihtiyaç duyduğu zemini meydana getirir. Dolayısıyla Kara Kitap bir polisiye roman olduğu kadar bir bildungsroman olarak okunmaya da oldukça müsait bir metindir. Bu da Pamuk’un türler arası geçişkenliği oldukça fazla, okura birçok farklı okuma planı sunan “yeni tür” bir eser kaleme aldığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu, eserin ne denli zengin olduğuna dair bir başka gösterge olarak kabul edilebilir. Kara Kitap’taki yenilik, Pamuk’un konuyu işleyiş biçimine getirdiği yeni önerilerle birlikte, kökenini o sıralar henüz gelişmekte olan postmodern yazından alan biçimsel arayışlardır. “Postmodernizmi Amerika’dan Türkiye’ye getirdiği” ilan edilen Pamuk’un, bu anlamda bir öncü olarak kabul edilebileceği de farklı biçimlerde söylenebilir.

Oldukça dikkat çekici bir roman olan Kara Kitap, bir polisiye roman olarak da ilginç bir yerde durmaktadır. Metin, nihayetinde cinayetle biten bir arayışın hikâyesidir. İlk olarak şunu belirtmekte fayda var ki “arayış”, Pamuk edebiyatının temel izleklerinden birisidir. Yeni Hayat’tan Kara Kitap’a, Benim Adım Kırmızı’dan Kar’a dek bu arayış hep devam eder, hiç nihayete ermez. Öte taraftan bu izleğin bir devamı olarak cinayet oldukça önemli bir unsurdur ve polisiye olguyu destekleyen özelliklerden birisidir. Zira Kara Kitap ile birlikte Benim Adım Kırmızı, Kar ve Kırmızı Saçlı Kadın gibi romanlarda da cinayet ve kan öne çıkar.

Modern anlamda Edgar Allen Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti’nden bu yana polisiye giderek değişti/gelişti, ancak ana hat üzerinde belirli formlar üzerinden de devam etti. Sir Arthur Conan Doyle, Maurice Leblanc, Agatha Christie ve Raymond Chandler gibi isimlerle ise türü giderek farklılaştırdı, Jo Nesbo’ya uzanan yolda tür birçok kez yeniden üretildi. Bu açıdan oldukça uzun bir tarihe sahip polisiye, Türkiye’de akademik açıdan ön plana çıkmamasına rağmen okur tarafından birçok kez ilgiyle karşılandı. Bu açıdan Peyami Safa’nın Cingöz Recai serisi, Kemal Tahir’in F.M. İkinci ismiyle yazdığı romanlar ve son yıllarda Ahmet Ümit, Armağan Tunaboylu, Alper Canıgüz gibi isimlerin yazdığı polisiyeler ön plana çıktı. Bununla beraber doğrudan polisiyenin içerisinde yer almamakla birlikte polisiye izlek de birçok metinde yer aldı. İşte Kara Kitap da bu açıdan oldukça ilginç ve önemli bir örnek olarak ele alınabilir.

Polisiye edebiyat ve polisiye kurgunun temelleriyle ilgili temel metinlerden biri S.S. Van Dine veya gerçek adıyla Willard Huntington Wright tarafından kaleme alınan, 1928 yılının Eylül ayında The American Magazine’de yayımlanan makaledir. “Twenty rules for writing detective stories” başlığını taşıyan makale, okurlara bir polisiye kurgudaki temel noktaları işaret etmektedir. Alanın temel açıdan kabul gören metinlerinden biri olarak görülen bu makale, konuya açıklık getirmesi, ortaya bir şablon sunmasıyla da dikkate değerdir. Her ne kadar şablonlaşan her unsurun eserleri tekdüzeleştirdiği, onları belirli kalıplara hapsettiği düşünülse de Van Dine tarafından tespit edilen unsurlar oldukça dikkat çekicidir.

​S.S. Van Dine’ın görüşlerinden ve temel şablonundan yola çıkılarak Kara Kitap’a bakıldığında oldukça ilginç bir tabloyla karşılaşmak ve bu romanı bir polisiye olarak ele almak pekâlâ mümkündür. Nihayetinde bir arayış ve cinayet romanı olan kitapta tüm bu süreç oldukça ilginç bir biçimde ele alınır ve giderek genişler. Bu süre zarfında anlatılanlar ise örgüyü polisiyeye giderek daha da yakınlaştırır.

Bir polisiye romanın en belirgin unsurlarından biri şüphesiz metindeki gizemdir. Gizem, tüm olayları belirsizleştirirken katil-maktül hikâyesi için gerekli olan bulanık zemini de hazırlar. Her ne kadar tüm olaylar okura açıkça sunulmaktaysa da belirsiz yanlar veya yazar tarafından belirsizleştirilen kısımlar mevcuttur. Van Dine, her ne kadar okur ile dedektif arasında katili bulmak konusunda eşit bir ortam sunulması gerektiğini belirtse de bu kural kimi zaman esner. Zira olaylar bazen polisiyeden başka türlere doğru kayar. Kara Kitap, bu açıdan ele alındığında metnin gizemli yanı açıkça kendini gösterir. Zira Pamuk, kitabı oluştururken “hikâye içinde hikâye” kalıbını kullanarak metninin sınırlarını alabildiğine genişletir. Bu bir yandan metnin gizemli yanını arttırırken “Boğaziçi’nin Suları Çekilirken” de “Alaaddin ile Röportaj” yapılırken de okur için derinleşen, anlamının çözülmesi gereken yan unsurlar devreye girer. Bu, odak noktasında kaymalara neden olmakla birlikte temel hikâye içindeki gizemi de arttırır. Buna benzer şekilde Galip’in yolculukları, Süleymaniye Camii’ni ziyareti, bu ilginç eserin mimarisindeki sırları arama isteği, Beyoğlu’nun ara sokaklarında, meyhanelerde, apartman boşluklarında peşine düştüğü sırlar da benzer şekilde hikâyedeki gizemi güçlendirir. “Esrarını Mesnevî’den alan” kitaplardan biri olan Kara Kitap, böylelikle polisiyenin “gizemli” yanını kendi içerisinde yenileyerek okurun karşısına çıkar.

​Polisiyenin temel unsurlarından biri olan “dedektif” rolünü Kara Kitap’ta Galip üstlenir. Her şey Galip’in arayışı ile şekillenir ve metnin gelişimi onun bulduğu unsurlara, karısının peşinde geçirdiği süre boyunca edindiği bilgilere dayanır. Okurun bilgisi Galip’in bilgisine eş değerdedir, bu açıdan okur için tek bir bakış açısı söz konusudur. Metnin “maktul” olma rolünü ise özellikle hikâyenin sonunda ortaya çıkan tabloyla Rüya ve Celâl üstlenir, ancak bu noktaya kadar Galip’in de bir anlamda maktul olduğu söylenebilir. Zira ne yapacağını, nereye gideceğini, ne yapması gerektiğini dahi bilemez. Bu kaybı herkesten gizler ve Rüya’nın yokluğunu kimseye hissettirmemeye çalışır. Ancak bu değiş tokuşlar, bu değişen roller kapsamında temel izleğin takip edildiği söylenebilir.

Şüphesiz ki bir dedektif hikâyesinde dedektifin elde ettiği unsurları analiz etme kabiliyeti oldukça önemlidir. Bu açıdan Sherlock Holmes ve Arsen Lüpen ilk akla gelen karakterlerdir. Her ne kadar bir dedektif olmasa ve böyle bir geçmişi söz konusu edilmese de avukat olan Galip, zeki bir karakterdir. Akşama kadar bürosunda oturmakla birlikte okur, işi gereği de birçok farklı olaya tanıklık eder. Aynı zamanda hafızası da oldukça güçlüdür, Rüya ve Celâl ile ilgili hatırladıkları ona bu olaylar sırasında yol alırken epey yardım eder. Bu da bir polisiye metinde bulunan temel karakterler olan dedektif, katil ve maktul konusunda epey yol alınmasını sağlar. Katilin kim olduğuysa metnin devamında ele alınacak, birçok açıdan ilginç olabilecek bir unsuru meydana getirir.

​Olayların başlangıcında hiçbir şeyden haberi olmayan Galip, bir dedektife dönüşürken (ki aslında burada işin içine bir tür olarak bildungsromanın temel prensipleri de girebilir) olayları analiz etme biçimiyle önemli bir mesafe kateder. İlk olarak ailede neler olduğunu öğrnemek isteyen Galip, edindiği bilgiler ve Rüya’nın bıraktığı notla Celâl’in peşine düşer. Rüya’nın üvey kardeşi ve bir gazeteci olan Celâl, oldukça ilginç bir kişilik çizer. Celâl’in karakteri polisiye örgü içerisinde meydana getirdiği zıtlıkla da ön plana çıkar. Zira Galip ne kadar güçlü bir hafızaya sahipse Celâl zaman içerisinde belleğinin erimeye başladığını fark eder. Alâaddin ile röportajını yayımlarken üzerinde durduğu bu konu oldukça önemlidir. Zira polisiye kurguda olayları çözmek konusunda hafızanın oldukça büyük bir rolü vardır. Holmes, Lüpen ve Galip gibi karakterlerin güçlü hafızası bu açıdan yabana atılır cinsten değildir. Pamuk’un Celâl ile öne çıkardığı, hafızasını kaybetmeye başlayan karakter tipi, bu açıdan meydana getirdiği karşıtlıkla ilginç bir perspektif oluşturur. Dedektif, karşısında hafızasını kaybetmeye başlayan bir karakter (Celâl) ve onun yardımcısını (Rüya) bulur, onları aramaya koyulur.

Yukarıdaki unsurlarla beraber polisiye konusunda birçok farklı alt başlıktan söz edilebilir. Polisiyenin temel örgüsündeki farklılıklarla birlikte konudaki sapmalar, ilave edilebilecek yan unsurlar, cinayetin olup olmaması, peşine düşülecek ana unsurun ne olduğu gibi birçok soru söz konusudur. Bu açıdan Kara Kitap’ta temel izlek Galip’in Rüya’yı arayışıdır. Buna paralel olarak son raddede metne bir de cinayet dâhil olur. Metne son biçimini veren bu olayın ardından asıl polisiye örgü tamamlanır. Zira kimliği bilinmeyen, söylenmeyen ve belki de yazar tarafından bile isteye spekülasyonlara açık bir şekilde bırakılan bu mevzu, kitabın okuru için büyük bir önem arz eder. Zira oldukça spekülatif olan bu konu, bu yazının da bir anlamda ana izleğini oluşturur.

Kara Kitap’ta “Katil kim?” sorusuna verilecek kesin bir cevap yoktur. Herkes katil olabilir, katil, romanda hiç bahsedilmeyen biri de olabilir. Ana karakter de olabilir kimi durumlarda değinilen yan karakterlerden birisi de. Burada bana göre ön plana çıkan ve metne farklı açılardan bakma olanağı sunan 3 temel kişiden bahsedebiliriz. Bunlar, üç temel cepheden 3 farklı hikâyenin oluşmasını sağlarlar.

Kara Kitap’ta olayların gidişatına bakıldığında katil olarak ele alınabilecek ilk kişinin Galip olduğu söylenebilir. Zira Galip’in arayışı sırasında Rüya ve Celâl’i bulduğunda ne yapacağına dair hiçbir şey belirgin değildir. Üstelik ardında yeşil mürekkepli kalemle yazılmış sade bir not bırakarak ayrılan Rüya, evlilikleri sırasında Galip’le büyük bir problem yaşamamıştır. Öte taraftan işinde gücünde bir karakter olarak sunulan Galip’in böyle bir cinayet işlemek için elinde zamanla keşfettiği nedenler vardır. Belki romanın başında planlanmayan bu cinayet, Galip’in zaman içerisinde edindiği bilgilerle icra edilmek zorunda kalmış, dedektif değişen koşullar gereği katile dönüşmüştür.

Kara Kitap’ın en ayrıksı yanlarından birisi ele aldığı ensest konusudur. Romanda üstü örtülü olmakla birlikte kimi zaman ayyuka çıkan bu konu, Galip için bir cinayet nedenine dönüşmeye de açıktır. Okur, Rüya, Celâl ve Galip’in yaşamlarını kronolojik bir şekilde çocukluklarından itibaren düşündüğünde bu ensest ilişki için birçok malzeme bulacaktır. Bu ilişkinin gelişmesinde Rüya’nın Türkiye’den çok uzakta bir yerde doğup büyümesinin, o Türkiye’ye geldiğinde Celâl’le aralarında az bir yaş ve kimlik farkı olmasının, bir anlamda aralarındaki abi-kardeş ilişkisinin hiçbir zaman tam bir kardeşlik ilişkisine dönüşmemesinin de payı vardır. Öte taraftan hayata dair birçok açıdan (babasının da kendisini terk ettiği düşünüldüğünde) Rüya’ya göre daha fazla deneyime sahip olan Celâl, ilginç, farklı bir kişilik göstermekte, Rüya’ya da böyle yaklaşmaktadır. Çocukluğundan itibaren onunla büyümüş, onu etkilemiş ve yönlendirmiştir. (Galip’le aralarındaki temel fark da budur.) Rüya’nın ilk evliliğindeki kırıklık, sıkıcı bir avukat olan Galip ile olan evliliği ve sonunda birlikte kaçışları bu açıdan farklı bir değere işaret etmektedir. Tüm bu süreç boyunca baş başa zaman geçirmekten hoşlanan ikili, bu açıdan kimsenin dikkatini çekmemiştir. Aslında bu konu temel olarak Galip’in Rüya’nın Celâl ile kaçtığını öğrenmesi, peşlerine düşmesi, Celâl’in gazete yazılarını okuması ve onların ilişkileri üzerine düşünmesiyle derinlik kazanır ve ortaya çıkar. Tüm bunları fark eden Galip, işin içinde daha derin bir ilişkinin yattığını fark eder, sonunda aralarındaki bağı çözer. Uzun süre izlerini kaybettiren çiftin birlikte bir cinayete kurban gitmesi de bu açıdan dikkat çekicidir.

​Bu noktada Celâl ile Rüya cinayetine bir “yasak aşk cinayeti” denilebilir ve hikâye şu şekilde ele alınabilir: Koca, karısının kaçtığını öğrenir; bunu herkesten gizler, onun peşine düşer, onun geçmişini öğrenir, üvey kardeşiyle ensest bir ilişki yaşadığını fark eder, nihayetinde onları bulur ve öldürür. Bu konuda cinayet mahalli de onların bildiği bir yerdir: Alâaddin’in Dükkânı. Galip’in cinayetten bir önceki gün o mahale gidip civarı kontrol ettiği, aynı gün bir başka kişiye orada buluşma konusunda randevu verdiği, cinayetten sonra gizlice oraya gidip polisin ağzını yokladığı düşünüldüğünde bu senaryo üzerinden hareket etmek mantıklı ve ilk seçenek olarak gözükmektedir.

Celâl ve Rüya cinayetinde bir başka katil adayı olarak (bana kalırsa romanın en önemli ve tuhaf kişiliklerinden biri olarak) Alâaddin ele alınabilir. Bu, birçok açıdan farklı bir zemin meydana getirmektedir. İlk olarak Alâaddin’in roman boyunca anılan bir karakter olduğu ve kurguyu hiç terk etmediği söylenebilir. Öte taraftan Galip’in arayışının biçimlenmesinde de büyük bir rolü vardır, kimi zaman ona davranışlarıyla yol gösterdiği dahi söylenebilir.

​Alâaddin’le ilgili ilk dikkat çeken unsur, her şeyden haberi olan, sezgileri güçlü, istediği her şeye ulaşabilen bir karaktere ve çevreye sahip oluşudur. Kendisine ait bir dükkân işleten Alâaddin, mahallede ne olup bittiğini en iyi bilen kişidir, üstelik tüm karakterleri çocukluklarından itibaren de tanımaktadır. Bu açıdan Van Dine’ın da dikkat çektiği gibi roman boyunca metnin içerisinde yer almış, karakterlerle uzun süreli bir ilişkiye sahip olmuş, onları ve çevresini yakından tanımıştır. Bu açıdan dikkate değer bir katil profili veya cinayetle ilgisi olabilecek bir karakter profili çizmektedir.

Alâaddin, davranışlarıyla Kara Kitap’a ve Galip’e yön veren karakterlerden birisidir. Bunun en bariz örneği aslında Galip’in Rüya’nın eski kocasını ararken onun belirli sol gazete/dergileri takip ettiğini hatırlaması ve bu tür gazeteler almak için Alâaddin’in Dükkânı’na gitmesidir. Burada tüm sol dergi/gazeteleri toplayan Galip, Alâaddin’den onları paket yapmasını ister, bu sırada aralarında küçük bir konuşma da olur. Galip, daha sonra Alâaddin’in yaptığı paketi alarak ayrılır. Bir otobüse binip yola çıkan Galip, bu sırada gazetelere göz atmak için paketi açmak ister. Tam bu sırada ilginç bir şey olur. Galip, Alaaddin’in gazeteleri bir Milliyet sayfasına sardığını görür. Üstelik gazetenin üzerinde Celâl’in bir portresi vardır ve bu portre doğrudan kendisine bakmaktadır. Her iki karakteri de tanıyan Alâaddin’in böyle bir şey yapması gerçekten de tesadüf müdür? Bu noktada aslında olayların şekli de değişmeye başlar, zira Rüya’nın eski kocasını aramaya koyulan Galip’in aklına Rüya ile Celâl arasında bir ilişkinin olabileceği fikri ilk kez burada gelir. Bu raddeden sonra Galip, artık Celâl’i araştırmaya koyulur. Bu nedenle Alâaddin’in açıkça Galip’e yol gösterdiği ve bunun oldukça şüpheli olduğu söylenebilir.

​Bu noktada bir başka önemli husus cinayet mahallidir. Cinayet, her üç karakterin de çok iyi bildiği bir yerde gerçekleşir: Alâaddin’in Dükkânı’nda. Katili gören yoktur, görgü tanıklarının kimi onun kaçtığını, kimi dükkâna girdiğini, kimi birden ortadan kaybolduğunu söyler. Oysa bir ânda cinayetin işlenmesi, ardından katilin ortadan kaybolması mümkün değildir. Bu bölgeyi iyi bilen kişilerden birisi de şüphesiz Alâaddin’dir. Baştan beri Galip’i yönlendiren Alâaddin, bu noktada cinayeti kendisi işleyemez mi? Galip’in bu cinayeti işlemekten uzak olduğunu düşündüğü yerde neden olmasın? Alâaddin’in etliye sütlüye karışmayan, daima orta yol tutturmaya çalışan, ancak ne hikmetse gücü hep elinde tutan ve Nişantaşı’ndaki yerinde çok uzun yıllardır iş yapan dirayetli bir kişi olduğu düşünüldüğünde bunun için de gerekli nedenler sağlanabilir. Dolayısıyla Galip’i yönlendiren kişi olan Alâaddin’in bir noktada onu güçsüz görüp işi kendisinin bitirdiği söylenebilir.

Katil konusunda aslında yazarın da işaret ettiği üçüncü bir kişiden söz edilebilir. Kimi zaman FM Üçüncü, kimi zaman Celâl’in saplantılı bir okuru, kimi zaman herhangi bir hayran. Galip, Celâl’in evinde kalmaya başladığı süreçte ona gelen birçok telefona cevap verir ve bir süre sonra yaşamına Celâl olarak devam etmeye başlar. Bir anlamda başka bir kimliği benimseyerek hayatını sürdürür. Bu sırada Celâl’in peşine düşen tek kişinin kendisi olmadığını öğrenir. Özellikle romanın son bölümünde Celâl’in saplantılı okuruna onun adına bir randevu verir. Onunla ertesi gün Alâaddin’in Dükkânı’nda buluşmak üzere sözleşir. Ertesi gün dükkâna vardığındaysa iki ölü bedenle karşılaşır: Celâl ve bir gün sonra bulunan Rüya. Peki bu noktada bu gizemli kişinin katil olarak değerlendirilmesi mümkün değil midir?

​Aslında bu noktada Kara Kitap’a paralel bir örgünün John Lennon cinayetinden ilham alınarak işlenebileceği düşünülebilir. Saplantılı bir hayranı olan Mark David Chapman tarafından öldürülen Lennon ile Celâl hikâyesi arasında çeşitli koşutluklardan söz edilebilir. Zira hayranı Celâl’e ulaşmak için her yolu dener, ona yazar, onu arar, onu ziyaret etmek ister. Ancak istediği yanıtı bir türlü bulamaz, ta ki Galip ona Celâl adına cevap verene dek. Daha sonra onunla buluşmayı kabul eden Galip, onu Alâaddin’in Dükkânı’na davet eder. Saplantılı okur ile buluşmak üzere yola çıkan Galip oraya vardığında iki ceset bulur. Celâl’i tanıyan katil, onu ve yanındaki kadını öldürerek kayıplara karışır. Böylelikle örgünün başından beri sadece bahsedilen ve bizim hiç görmediğimiz gizemli kişi, cinayeti işleyerek kayıplara karışır. Cinayete neden olarak John Lennon cinayetinde olduğu gibi ünlü kişiye saplantılı düşkünlüğü, ona dair kıskançlığı ve ona aşırı bağlılığını gösterebiliriz. Zira o, telefondaki görüşmeleri sırasında Galip’e, Celâl’e ne denli düşkün olduğunu açıkça anlatır. Her yazısını okuduğunu, hatta onda sır dolu unsurlar bulduğunu açıkça ifade eder. Bu da katilin kimliğine dair önemli bir ipucu olarak değerlendirilebilir.

Bu noktaya kadar Rüya ve Celâl cinayetini birlikte ele aldım. Her ikisi de onları tanıyan bir karakter tarafından öldürüldü. Bu açıdan üç karakter de uygunluk gösteriyor. Ancak burada olaya dâhil edilebilecek bir başka unsur daha var. Bu, aslında metnin başlığında da söz konusu. Burada ilginç olan Celâl’in değil Rüya’nın öldürülmesidir. Zira 1990’da yayımlanan romanda bir gazeteci cinayetinin ele alınması anormal bir durum değildir. Ancak Pamuk burada olayı daha farklı bir noktaya taşımış, olaya yeni bir halka daha ilave etmiştir.

Kara Kitap’ın genel örgüsüne bakıldığında Celâl’in zaten her hâlükârda öleceği anlaşılır. Zira hastadır, hafızasını kaybetmeye başlamıştır, yalnızdır, kimi zaman tehlikeli konulara giren bir gazetecidir, İstanbul’un yeraltı dünyasını da tanımakta, geceleri sokaklarda dolaşmaktan hoşlanmaktadır, saplantılı okur ve takipçileri vardır, tehlikeli kişilerle görüşmektedir... Liste daha da uzayabilir. Üstelik 1980 ve 90’lı yıllarda gazeteci cinayetleri düşünüldüğünde bu çok normaldir. Celâl ölüm tehditleri aldığını da daha önce belirtmiştir. Tüm bu unsurlar göz önünde bulundurulduğunda onun bir şekilde bir cinayete kurban gitmesine kesin gözüyle bakılabilir. Burada olaya yeni bir boyut ve anlam katan aslında Rüya’nın da öldürülmesidir. Tüm zamanını evinde geçiren, tekdüze bir evliliği olan Rüya’yı kim, neden öldürmek ister? Katil, Celâl’i öldürüp cinayet mahallinden koşarak uzaklaşabilir. Ancak o Rüya’yı takip edip Alâaddin’in Dükkânı’nda onu da öldürür. Bu da olaya hem yeni bir halka, hem de yeni bir soru ekler. Bu sorudan hareket edildiğinde de yine yukarıda sayılan üç olası katilden söz edilebilir. Zira her üçü de Rüya’yı tanımaktadır, ifşa olmak istemezler. Kıskançlık ve aralarındaki özel ilişki burada da ana unsur olarak değerlendirilebilir.

Birçok açıdan Van Dine’ın polisiye için öne sürdüğü 20 kurala uyan, kendi içerisinde birçok farklı metni de barındıran, esrarını Mesnevî’den alan Kara Kitap, sonu cinayete varan bir arayışın hikâyesidir. Okur için oldukça zengin ve dönemi için oldukça sıra dışı bir içerik üreten kitap, katili bulma konusunda da açık uçlu bir yol benimser. Kim olduğu kesinkes bilinmeyen katil, her kimse ve neden bu cinayeti gerçekleştiriyorsa gerçekleştirsin, Pamuk tarafından okura büyük bir gizem etrafında sunulmuştur. Bu özelliğiyle Kara Kitap’ı açık uçlu ve içerisinde boşlukları olan bir metne çeviren Pamuk, bu esnada okuru yönlendirmekten de vazgeçmemiş, ona birçok katil adayı sunmuştur. Bu açıdan Galip, Alaaddin ve saplantılı okuru katil adayları arasında saymak olası görünmekte, aynı zamanda bir okur olarak bize metni farklı açılardan yeniden ele alma imkânı tanımaktadır.

Kara Kitap, doğrudan bir polisiye olmamakla birlikte polisiyenin temel kurgusundan oldukça beslenen, iyi bir polisiye kurguya sahip önemli bir eser olarak Pamuk külliyatında ayrı bir yerde duruyor ve okurunu kendisi üzerine yeniden düşünmeye davet ediyor.

*Kara Kitap ilk kez 1990 yılında Can Yayınları'ndan yayımlandı.

0
10249
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage