28 NİSAN, PERŞEMBE, 2022

Kalbimin Umut Odası Şimdi Dolu: “Sessiz Bahçelerde Ben Varım”

Çiğdem Aldatmaz’ın odağında kentsel dönüşüm, sıkışmış hayatlar, şehrin çeperindeki yaşam ve sisteme karşı duruşun yer aldığı öykülerinden oluşan yeni kitabı Sessiz Bahçelerde Ben Varım üzerine bir yazı.

Kalbimin Umut Odası Şimdi Dolu: “Sessiz Bahçelerde Ben Varım”

“Benden hiç anlatılmayanı anlatmamı istiyorsunuz. Derinde kalanı, gün yüzüne çıkmak için çabalayanı. Bilmediğiniz ise, bunun mümkün olmadığı.” (Sayfa 19)

Art arda sıralanmış hikâyelerden ve onların birbirine bağlanışından söz ederken, sessiz bahçelerde bir yolculuğa çıkıyorum. Yazarının her öyküyü başlamadan özetlediğini fark ettiğimde ışığım yanıyor; “Ben de her öyküden bir bir söz edeceğim,” diyorum. Yani anlayacağınız, yine bir incelemeden çok daha fazlasına doğru adımlıyoruz… On bir öyküden oluşan bu yolculukta Çiğdem Aldatmaz, Amorf Kitap’tan çıkan kitabı Sessiz Bahçelerde Ben Varım’ın hem her satırında hem hiçbir yerinde. Yazarı, kitabına hem ait hem ona dışarıdan, çok uzaktaki sessiz bahçelerden bakıyor. Tam da bu romantizmin ortasında bir yerde, okur düşümüzde kendimize dönüyoruz; bahçe bize çok yakın ve en cılız ağacın pervasız gölgesine sığınmaya çalışıyoruz. Hayat gerçekten burası mı? Bizler cılız ağaçlardan umduğumuz gölgelerden geçerek, kök salmış çınarımızın dalları altındaki daimi yerimizi mi arıyoruz? Ve tüm bahçeler, nihayetinde neden bu kadar sessiz?

​Pek çok sorunun yanıtı yok aslında hayatta. Ne kadar çok soru sorar, onlardan yeni sorular doğurursak, o çınara bir adım daha yaklaşıyoruz. Yolda olmanın lezzeti de sanırım tam olarak buradan geliyor. Sonrası bir nazlı çiçek, bir orman kuytusu, sevda büyüsü, üzüm buğusu ve Firuze’nin yaşama yansıyan izdüşümü; kıskanırız rengini bir bahar yeşili gibi… Ve her şey yarım kalır; birlikte başlanan diziler kendi zamanında, fotoğraflar hapsedilen gülüşlerde ve taze fasulye ocakta… Öylece kalır. Bahçe çok sesli ya da sessiz; fark etmez. Hepsinin sonu sessiz bahçelerden geçen patika yollara dönüşür…

“Oysa ne kadar iyi hatırlıyorum seni. Karşılaştığımız günü hiç unutmadım. Hiç hatırlamadım bizi ayıran geceyi. Sen ve ben bir tek o gün o ıssızlıkta gerçek olmuştuk. Sonra sen rugan bir gülümsemeyi yakıştırdın yüzüne, ben sonsuz kederi.” (Sayfa 9)

İlk öykü olan “Fili Gömmek”in girişini okur okumaz öykülere en çok şarkıların yakıştığını, onları en çok şarkıların tamamladığını görüyorum. “Çocukken sahip olduğum kırmızı rugan ayakkabılar,” diye çığlığına hazırlanıyor Şebnem Ferah. Sezen’in Firuze’sini rugan ayakkabıları içinde, sessiz bahçelerde özgürce koşarken hayal ediyorum. Bu kez sessizlikle birlikte bir cinayetin ve dostluğun bitiş çığlığı tırmalıyor kulakları. Belki de bir susuşun çığlığı bu, başka bir şarkının notasını çağırıyor. Bir insanın yaşarken hayata gözlerini kapatmasına ettiğimiz tanıklık; bizi bir öykü yolculuğunda, aradan geçen on yıldan sonra tekrar yeşertilmek istenen o dostluğun karşısına getirip bırakıyor. Gömülen fil, öylece ortalarında duruyor…

“Tanrım diyorum. Gerçekten umurunda mı bize olanlar?” (Sayfa 23)

İkinci öyküsü “Leylak Fırtınası”nda, “İnsan kendine biçilen ömürden fazlasını ister,” diyerek bizi bir mezarlık müdavimiyle tanıştıran yazar, sevgilisi gittikten sonra hatalarıyla yüzleşemeyen bir adamın hikâyesini anlatıyor. Hayata direnemeyen ve her şeyini yitirdiğinde mezarlığa sığınan bu genç adam ve onun hezeyanları, içimizde bir kâğıt kesiğine dönüşüyor. Suda dağılan dumanın ardından benzer bir sızı, bir sonraki “Bir Tuhaf Yanık İzi” adlı öyküde de devam ediyor. “Ölüm artık yıkamakla çıkmayacak bir leke gibi üzerimde,” diyen yazar, çarpıcı cümlelerinden sadece birini kuruyor. Evde yıllarca herkesten uzakta, büyük masanın en uç köşesinde, her akşam tek başına demlenen ve yitip gittikten sonra kızı tarafından özlenen bir baba var bu öyküde. Babası öldükten sonra bütün eşyaların elden çıkarılmasına içerleyen kızı, kırmızı kamyonete değil ama sadece o masaya kavuşmak istiyor ve günler süren aramadan sonra, bir eskicinin önünde yine kırmızı bir kamyonetin üstünde buluşuyor onunla.

“Çöpler birikir toplanır. Anılar gibi. Buraya çöp dökme yazan duvarlar dalga geçer bizle. Kanalizasyon kokusu rüzgârla savrulduğunda buradan kurtulmalı bir an önce diyerek yaşadığımızı hatırlarız.” (Sayfa 41)

Kitaba adını veren öyküde yazar, yoksul mahalleden kopup, zengin ve parıltılı binalarda geçen iş hayatının açmazlarına tanıklık ediyor. Sahte ilişkiler, bir türlü kurulamayan aidiyetlik, oralı olamama hâlleri, sürdürülemeyen ilişkiler ve tabii yabancılaşma. Ailenin yitimi ve dönülemeyen geçmiş… Yüreği kıskaca alan o bir yere ait olmama hissi… Hepsi sessiz bahçelerin yansıması…

“Mesafe bulut gibi… Hem arasında hem arkasında büyüyor insanın. Hem dokunabileceğin kadar yakın hem galaksinin zavallı bir toz zerresi için çok uzak… İnsanın içine aşkı koyan güç kelimelerle iyi geçinemiyor. Birine tutulmanın ne demek olduğunu anlatmak istediğinde söz yetmez oluyor. Yetseydi şimdiye dek ölürdük.” (Sayfa 47)

Rebecca Louise Law

Bir baştan bir sondan alıntılayıp “birine tutulmayı” özetlediğim şu cümleler, “Mesafe” adlı öyküde anlatılan, yaşanması mümkün olmayan bir aşkın hikâyesi. Arabesk mi olur bilemiyorum, ama aslında hayatın bir başka güneş ışığından geçip yansımasına benzetiyorum ben bu cümleleri. Pencerenin altında bekleyen aşığın toprak kokusunda ıslanmış serenadı duyuluyor fonda. Tüm mahalle rahatsız bu aşktan; toplum rahatsız. Öyle ya, aşk dediğin tam da müsebbipleri seslerini duyuramadığında gerçek oluveriyor. Yaşanamadığında mesafelerin sözcük karşılığı işte böyle bulutlardan dökülüyor.

“Sonunda tamamladı çizdiği resmi. Tamamladı ve karşısına geçip bir keyif sigarası yaktı. İşte tam o noktadayız. Her şeyin bittiği bir günün akşamında.” (Sayfa 55)

Her yer sessiz ve ıslanmış gibi. “Her Şeyin Bittiği Bir Günün Akşamında” adlı bu öyküde “tam o anda” olmanın tarifsiz keyfi var. Gittikçe sessizleşen evlerin odalarında her gün biraz daha kısalan sorular ve cevaplarla örülü diyaloglar ve ıssızlığın hemen yanında bir yerde duruyor. Bir taraf hayat doluyken, diğer tarafın buz gibi soğuk ve ilgisiz oluşunun yol açtığı heyecan yitimine işaret ediyor yazar. Kaleminin sessiz bahçeleri, zihnimizin karanlık odalarına bir kibrit daha yakmaya çalışıyor. İnsan, uykuya dalar gibi dalıyor kendi yürek sızılarının merhem tutmayan yaralarına…

“Herkesin ölülerini uğurladığı bir zaman gelir. Ama o gün, cenaze günleri değildir.” (Sayfa 63)

Sonra o yaralar bir gün kabuk bağlıyor. İçimizden birkaç yüz kez uğurladığımız cenazeler, insanını her zaman toprağa vermiyor. Aldatmaz, “Emanet” adını verdiği öyküsünde annesinin ardından babasını da kaybeden küçük bir çocuğun hikâyesine odaklıyor okurunu. Cenaze günü eve gelen “metres” kendi deyimiyle “belki annesinin gözyaşı ve hıncı,” çocuğu himayesine almak istiyor. Bir soluksuz hikâye daha zamansız ve çelişkili hayatların gölgesinde yaşanıyor. Harflerden süzülüp ruhumuza sirayet ederken sızılara bir çentik daha atıyor; solmasın istediğimiz gülüşlerimizin hemen yanına.

“Mesafe diyordum… Kapanmayan tek mesafe, birbirini tanıdığını zanneden iki insan arasındaydı hep. Ne aşabiliyor ne ayrılabiliyorduk, ama ben o dakika, gemileri yakmıştım. Ve bu ilk kez oluyordu.” (Sayfa 78)​

Çiğdem Aldatmaz

“Benim Yalnız Gezegenim” adlı bir diğer öykü, kapanmayan tek mesafe konusunda yazarın haklılığına teslim oluşumuzun özeti. Bir insanı tanıdığını zannettiğin uzun zamanlardan sonra, aslında hiç tanımadığını anladığın o tek bir “an” belki yaşamın da bir başka bakıştan özeti, kim bilir…

“Keskin virajlar geçtim, önemli kararlar aldım, nihayetinde bir otel odasında bir başımayım. İçimde tıpkı şairin dediği gibi, bir rüyadan arta kalmanın hüznü var.” (Sayfa 81)

Aldatmaz, “İpek Yılı” adlı öyküsünde ilk kez bir şehir adı veriyor; Bursa. Hayatında birçok meseleyi aşarak kendi olma savaşını kazanabilmiş bir kadının hikâyesine tanık ediyor bizi. Çocukluğuyla bu şehrin bir hanında buluşuyor kahramanımız. Aldatmaz’ın öykülerinde sıradan olanın sızlatan, sarsan ve seni alıp en olmadık yere sürükleyen bir şey var. İnsanı çığlıklarla dolu sessiz bir bahçede öylece bırakıveren de işte bu. En önemlisi yazar, “Sessiz bahçelerde ben varım,” deme cesaretini gösterirken okurunu da hiç davetsiz soluğundan tutup oraya bırakıyor; sessiz bahçelerin en sessiz kuytusuna.

“Elma ağacı bilir bir kıştan çiçeklenerek çıkmayı.” (Sayfa 87)

Aldatmaz’ın “Çiçek Açtı Karanlık” öyküsünün cümlelerinde düşünüyorum en çok hayatı. En çetin geçen kıştan sonra rengarenk açan çiçeklerden yaşamı öğrenebileceğimizi bir kez daha biliyorum. Bahçe varsın sessizliğe gömülsün, çiçekler insana bazen birine sarıldığın hissini yaşatan çığlıklar attırabiliyor. Hayat, işte o zaman daha yaşanır bir yer olmaya başlıyor belki. Sahi, insan neden hiç akıl edemiyor bir çiçek suretinden gökyüzüne bakmayı?

“Bir şehre ilk kez gelmek, seni içindeki denizin Musa’sı yapıyor. Asanı kalbin gibi eline alıp karanlığı yarıyorsun.” (Sayfa 95)

“Bir Şehre İlk Kez Gelmek Biliyorsun”, Aldatmaz’ın kitabında yer verdiği son öyküsü. Büyük şehir keşmekeşinden, aşk acısından ve dahi yorgunluğundan kaçıp, küçük bir kasabada yeniden başlayabilme hevesi ve tutunma çabası deneyimlenirken nelerin yaşanabileceğini anlatıyor yazar. Daha önce gidilen birçok şehirden başka bir yerde, kendimiz için yaptığımız her şeyin aslında “hayatta kalma” çabası olduğunu gösteriyor.

​Kayıplar, suç ortaklığı, sonsuzlukla bir olup insanın yüzüne oturmuş bir utanç kıvrımı, terk edilişler, yitip giden babaya duyulan özlem hayata karşı duygularımızı test ediyor. Mevsim geçişleri, örselenmiş ruhumuz, aile, eş, çocuk, kıskanç kardeş, sonunda kendimize vardığımız yolculuklar, yalnız gezegen, geçmişle yüzleşme anlarımız, unutma çabalarımız, çoktan unutuşlarımız, kaçışlarımız ve sıradan hayatlarda kayboluşlarımızı bu on bir öyküde yalın bir anlatımla paylaşıyor Aldatmaz. Şimdi yolun sonuna gelmişken, bunun yazarın içini döktüğü bir günlükten farksız olduğu hissine kapılıyorum. Sezen fonda susmuyor. Baharın gelişini müjdelemeye devam ediyor. Aldatmaz’ın sessiz bahçeleri bir başka bakışta bambaşka bir büyüyle karşılaşacağının hissini, kalbinin umut odasına bırakıyor ve sen iyi bir okur olursan onu orada büyütmenin yollarını arama sözünü veriyorsun kendine. Aslında belki de merhemin elimizde oluşuna aldırmadan bizi yok eden şeylerin, tüm sustuklarımızın ve nihayetinde bedelini ödediklerimizin kölesiyiz, hepsi bu. Kölelik kalbimize işlediğinden o sözü tutmak zor belki, ama sahibimizin gölgesinde yaşamanın sevincini de taşıyoruz. Çünkü insan bazen sessiz bahçelerde birlikte bir fincan sütlaca çıtır simit banacağı birinin ellerini çok özlüyor…

Kitap kapağındaki eser sanatçı İsmet Doğan'a aittir.

​Başlık tasarımında Rebecca Louise Law'un enstalasyon çalışması yer alıyor. 

0
1669
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage