27 ŞUBAT, CUMA, 2026

Geriye Ne Kalır?: “Bunu Düşünmek İstemezdim”

Jente Posthuma ile Bunu Düşünmek İstemezdim adlı romanının yazılış süreci, arka planı ve yarattığı yankılar üzerine merak ettiklerimizi konuştuk.

Geriye Ne Kalır?: “Bunu Düşünmek İstemezdim”

Jente Posthuma’nın Bunu Düşünmek İstemezdim adlı romanı, bir ikiz kardeşin intiharı sonrası geride kalan diğerinin içsel yolculuğunu merkezine alıyor. Hafıza, yas, aile bağları ve bireysel özerklik gibi temaları kısa ve yoğun anlatı parçalarıyla işleyen kitap, dünya çapında büyük ilgi gördü ve İngilizce çevirisiyle Uluslararası Booker Ödülü kısa listesine girdi. Posthuma, acının içinden mizahı da eksik etmeyen kendine özgü üslubuyla, okuru hem sarsan hem de derinden düşündüren bir metin ortaya koyuyor.

Bunu Düşünmek İstemezdim romanının ilk kıvılcımı sizin için nasıl ortaya çıktı?

Benim için her kitap çok kişisel bir yerden, içimde olup biten bir şeyden doğar. Bu kitapta da her şey, hayatımda hep var olacağını sandığım tek kişinin bir anda geri çekilmesiyle yaşadığım duygularla başladı. Sanki ayaklarımın altındaki zemin birden yok olmuş gibiydi. Benim durumum kitaptaki başkahramanınkinden çok farklıydı —kimse ölmemişti— ama hisler benzerdi. Bir yas süreciydi. Romanda geçen “Artık aileye inanmıyorum” cümlesi var ya, bir süre gerçekten ben de böyle hissettim.

Aynı dönemlerde yakından tanıdığım biri kendi hayatına son verdi. Böyle bir olayın geride kalanlar üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu da anlamak ve anlatmak istedim. Bu yüzden Bunu Düşünmek İstemezdim’i yazmaya başladığımda aslında bildiğim tek şey, kitabın intihar hakkında olması gerektiğiydi; hayatındaki tek kesinlik kaynağı çöken bir insanın başına neler geldiğini, hiçbir ilişkinin koşulsuz olmadığını —ikiz kardeşiyle olan bağın bile— fark etmesini anlatmalıydı.

​Yakınınızdan biri yaşamına son verdiğinde, bir başkası için yapabileceklerinizin sınırları olduğunu fark etmek insana iyi gelebilir; tıpkı insanlar arasındaki sınırlar gibi, sizin bittiğiniz ve diğerinin başladığı nokta gibi. Başkahraman da kaybın ilk şoku geçtikten sonra bunu çok derinden kavrıyor. Ama bu farkındalık aynı zamanda acı verici, çünkü onu kendi varoluşsal yalnızlığıyla yüzleştiriyor. Sonuçta bu kitabın intihardan çok yalnızlık hakkında olduğunu düşünüyorum. Bağ kuramamak ve kendi özerkliğini yeniden kazanmak üzerine bir hikâye.

Hikâyenin merkezine ikizleri yerleştirmeyi seçmenize ne sebep oldu?

Yazdıklarım çoğu zaman bir insanın başkalarıyla ilişkisi içinde kapladığı alan etrafında döner; kendi sesini bulma meselesiyle ilgilidir. Simbiyotik ilişkiler üzerine çok yazarım. Böyle bir ilişki sona erdiğinde geriye ne kalır? O zaman senden geriye ne kalır?

​İkiz ilişkisi bu soruları daha da yoğunlaştırdığı için bu kitap için çok doğal bir seçim gibi geldi. Ayrıca ailemde birkaç ikiz kardeş var ve onların karmaşık dinamikleri, güçlü birliktelik duyguları ve aynı zamanda rekabetleri beni hep büyülemiştir. Örneğin annemle ikiz kız kardeşi gençken sinemaya gittiklerinde mutlaka yanlarına bir arkadaş alırlarmış; çünkü “yalnız” gitmek istemezlermiş. O kadar bütünleşik bir ikiliymişler ki, diğer kardeş birbirine arkadaşlık sayılmazmış. Ama aynı zamanda sürekli rekabet eder, bazen birbirlerine tahammül etmekte zorlanırlarmış.

©Dingena Mol

Depresyon ve intihar gibi hassas temalar üzerine yazarken sizin için hangi etik ya da duygusal sınırları korumak önemli?

Depresyon ya da intihar düşüncesiyle ilgili kişisel bir deneyimim olmadığı için, bilinçli olarak bu gerçeklerle dolaylı biçimde, sevdiği biri üzerinden karşılaşan birinin bakış açısını seçtim. Hayatınızı üzerine kurduğunuz kişinin yavaş yavaş sizden uzaklaşmasının ve sonunda sizi terk etmeyi seçmesinin nasıl bir his olduğunu anlatmak istedim; çünkü geride kalanlar için intihar tam olarak böyle hissedilebiliyor.

Konuya mizahla yaklaşmaktan çekinmedim. Mizah mesafe ve içgörü yaratabilir; bir durumun absürtlüğünü görünür kılarak yükünü biraz hafifletebilir. Hepimiz hayatın içinde elimizden geldiğince debelenip duruyoruz. Gülmek aynı zamanda bir bağ kurma biçimi olabilir. Hiçbir şeyi yumuşatmak istemedim; mümkün olduğunca incelikli ve dürüst olmak, yargıdan, sansasyondan ya da estetikleştirmeden kaçınmak istedim.

​Bir keresinde Holokost hakkında bir film izlemiştim; Auschwitz’te gazla öldürülen insanların bedenleri, barok bir tablodaymış gibi görsel olarak “güzel” görünecek biçimde üst üste dizilmişti. Sahne fazlasıyla bilinçli ve kurgulanmış hissettirdi. Bunu zevksiz bulmuştum. Böyle bir görüntü yalnızca estetik etki yaratmak için kullanıldığında, çirkin ve fırsatçı bir şeye dönüşüyor.

Terapi seanslarını yazarken gerçek deneyimlerinizden mi yararlandınız, yoksa tamamen kurgu muydu?

Kitaptaki her şey gibi, bunlar da kısmen kurgu kısmen otobiyografikti. Bir hasta olarak kendi deneyimlerimden, bir psikoterapistin kızı olmamdan ve hikâyeler uyduran bir yazar olmamdan beslendim. Zaman zaman gittiğim bir terapistim var ve bu kitabı yazarken bana pek çok açıdan yardımcı oldu. Hatta depresyonun ve etkilerinin herkes açısından inandırıcı biçimde aktarılıp aktarılmadığını kontrol etmek için taslağı bile okudu.

Kardeş dinamiklerini, özellikle de ikizlik psikolojisini merkeze koyarken araştırma ve gözlem sürecinizi nasıl yürüttünüz?

İki ana karakter arasındaki ilişkiyi kurgularken kendi kız kardeşlerimle olan ilişkimden (ikiz değiller), annemin ikiz kardeşiyle olan bağından ve çevremdeki insanların aile dinamiklerinden yararlandım. İnsanların nasıl “ayarlandığına” çok meraklıyım. Bunu muhtemelen psikoterapist olan babamdan miras aldım. Aile ilişkileri beni büyülüyor; kim olduğumuzu büyük ölçüde onlar belirliyor. Benim de çok yakın aile bağlarım vardı ama zamanla bunlar kısıtlayıcı hâle geldi. Kendi özerkliğimi yeniden kazanmak uzun zamanımı aldı.

Yazı tarzınız özlü, sade ve duygusal olarak yoğun oluşuyla biliniyor. Bu tarz zamanla mı gelişti, yoksa bu roman için bilinçli bir tercih miydi?

Ben zaten böyle yazıyorum ve bu benim ikinci romanım, dolayısıyla bu kitap için alınmış bilinçli bir üslup kararı değildi. Yine de trajikomik tarzımın bu konuya çok uygun olduğunu hissettim, çünkü her şeyi aşırı ağırlaştırmak istemiyordum. Konu elbette ağır ama kitapta gülmeye de fazlasıyla yer var.

Kendi sesimi bulmam uzun zaman aldı; bu yüzden ilk romanım People with No Charisma’yı kırk bir yaşında, görece geç bir yaşta yayımladım. Ondan önce kurgu yazmak için birçok girişimde bulundum ama hep başarısız oldum, çünkü olmadığım biri gibi yazmaya çalışıyordum. Kendi kelimelerimin yeterince güçlü olmadığını düşünüyordum ki bu tabii ki saçmalık. İyi yazmak istiyorsanız kendi kelimelerinizi kullanmalı ve olabildiğince dürüst olmalısınız. Rol yapamazsınız.

​Sonuçta yazmak, içimde olanla daha derin bir bağ kurmama yardımcı oldu. O kelimeleri bulmak için derinlere inmem gerekti; çünkü kendimi dış dünyaya göstermeye korkuyordum, kendi gücümden ve kelimelerimin etkisinden çekiniyordum.

Bir sahnenin duygusal yükünü birkaç satırda aktarabilmek özel bir beceri. Bu süreç sizin için nasıl işliyor?

Yazmaya başladığımda genellikle nereye varmak istediğime dair yalnızca belirsiz bir sezgim olur. Oraya nasıl gideceğimi, yolda rotadan sapıp sapmayacağımı henüz bilmem. Sezgisel yazarım. Belirli bir duyguyu yakalamak isterim ama etrafındaki hikâye yazma sürecinde şekillenir.

​Bazı cümleler kolayca gelir, bazıları üzerinde uzun süre kafa patlatırım; tam doğru hissettirene kadar. Ama aslında zamanımın büyük kısmı ertelemekle geçer. Her seferinde hikâyenin içine gerçekten girmek büyük çaba ister. Kitaplarımı kısa yoğunlaşma anlarında yazarım; geri kalan saatler ise tamamen anlamsız dikkat dağıtıcılarla doludur. Çok fazla reality programı izlerim—The Real Housewives of New York City, Beverly Hills, Salt Lake City… adını siz koyun, hepsini bilirim. Eskiden bunun için suçluluk duyardım ama artık bunun yazma sürecimin bir parçası olduğunu kabullendim. Böyle bakmaya başladığımdan beri aslında daha az zamanımı alıyor. Kabul edip direnmediğiniz her şeyde olduğu gibi: Daha az rahatsız edici hâle geliyor.

Bir romanın gerçekten “bittiğine” nasıl karar veriyorsunuz? Bu kitapta o an ne zamandı?

Kitaptaki kısa bölümler şu anki sıralarıyla yazılmadı, ama son sayfayı en son yazdım. Bir kitabın bittiğini nasıl anladığımı tam olarak açıklayamam. Ama bazı bölümleri neden çıkardığımı açıklayabilirim: Her şeyin hikâyenin akışıyla birlikte ilerlediğini hissetmeniz gerekir. Eğer bir şey o akışı yavaşlatıyor, yönünü değiştiriyor ya da durduruyorsa, gitmesi gerekir.

Romanın Booker kısa listesi dâhil olmak üzere gördüğü uluslararası ilgi dikkat çekiciydi. Bu tepki sizi şaşırttı mı?

Evet, büyük bir sürprizdi. Çevrilmek hep hayalimdi ve Booker adaylığı pek çok yeni çevirinin önünü açtı. Dünyanın dört bir yanından okurlardan geri dönüşler almak ve bu kitap sayesinde seyahat edebilmek benim için çok özel. Konu nedeniyle tanıştığım insanlarla sohbetler çok hızlı biçimde derinleşiyor. Bunu seviyorum; zaten küçük konuşmalarda pek iyi değilimdir.

Farklı ülkelerden okurların en çok hangi temalarla bağ kurduğunu gözlemliyorsunuz?

Bana kişisel olarak ulaşan okurlar genellikle kendilerini hikâyede görüyorlar; çünkü benzer bir şey yaşamış oluyorlar: Aile içinde bir intihar ya da bir aile üyesiyle kopuş. Tesadüfen tanıştığım insanlar bile sık sık, iletişimin koptuğu bir kız kardeşten, babadan ya da anneden söz ediyor. Bu durumun sandığımdan çok daha yaygın olduğunu fark ettim.

​Örneğin Türkiye’de geçirdiğim hafta boyunca, daha Bursa’daki festivale giderken havaalanından bindiğim takside tanıştığım bir yazar bana zor aile ilişkilerinden bahsetti. O hafta boyunca benzer hikâyeler anlatan pek çok insanla daha karşılaştım. Üzücü ama insanların bu kadar açık olabilmesi aynı zamanda çok güzel. Belki de bağ kurma becerimiz sandığım kadar zayıf değildir. Belki de bunu kendi ailelerimizin içinde başarmakta zorlanıyoruzdur.

Türk okurlarınızla ilk kez buluşacaktınız. Sizce bu romanda en çok hangi duygu ya da deneyimle bağ kuracaklar?

Artık Türk okurlarımla tanıştım ve ilgilerinden, coşkularından gerçekten etkilendim. Hollanda’da yirmili ve otuzlu yaşlardaki okur sayısı hızla azalıyor. Türkiye’de ise edebiyat dünyası genç ve tutkulu insanlarla dolu görünüyor. Çok canlı bir ortam var. Bunun, edebiyat ve sanatın daha büyük bir aciliyet kazandığı politik koşullarla da ilgisi olduğuna şüphe yok.

Hollanda’da roman okurlarının çoğu daha yaşlı kadınlar—ki bu da son derece ilginç, yanlış anlaşılmasın. Onlar da çok canlı insanlar. Toplumumuzda yaşlı erkeklerin aksine yaşlı kadınlar çoğu zaman kenara itiliyor ve artık “önemsiz” görülüyorlar. Bu çok yanlış; çünkü böylece büyük bir bilgi ve bilgelik kaynağı kullanılmadan kalıyor.

İstanbul’da bir kitap kulübünü ziyaret ettiğimde okurların romandaki ağır temalara çok odaklandığını fark ettim; ki bu anlaşılır, çünkü kitapta oldukça belirginler. Bu konular hakkında düşünceli sorular sordular. Ama okurken biraz da gülüp gülmediklerini sorduğumda ortalık sessizliğe büründü. O yüzden mizahımın Türk okurlara ne kadar geçtiğinden tam emin değilim :).

0
185
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage