
Sanatçı Huo Rf’nin geçtiğimiz aralık ayında Sakıp Sabancı Müzesi’nde, “Suzanne Lacy: Birlikte/Togæther” sergisine paralel düzenlediği, “Zamanla Çalışmak” projesinin kolektif bir okuma ve paylaşım alanı yaratan kitap kulübüne dair bir izlenim yazısı.
2023 kışında Domuz Gribi’yle yorgan döşek yatarken The Beatles: Get Back (2021) belgeseline denk geldim. Peter Jackson’ın üç bölümlük, toplam sekiz saatlik mini dizisi, grubun Let It Be’ye dönüşecek son albümleri için şarkılar yazıp kaydetme sürecini takip ediyordu. Belgeselde, Michael Lindsay-Hogg’un Ocak 1969 tarihli özgün çekimleri üzerine yeni bir kayıt yapılmamış, sadece restore edilmiş yüzlerce saatlik görüntü ve ses kaydı yaşananlara olabildiğince sadık kalınarak kurgulamıştı.
The Beatles: Get Back, 29 Ocak Çarşamba günü The Beatles’ın Londra’daki stüdyolarının çatısında gerçekleşen son canlı performanslarıyla kapanıyordu. Kırk iki dakikalık bu meşhur konseri seyrederken Paul McCartney’nin gençliği beni büyüledi. Sanatçının son, sözgelimi yirmi yıllık hâline, yani altmış yaş sonrasına o kadar aşinayım ki, yirmi altı yaşının diriliği beni hayrete düşürdü. Ne yazık, dedim kendi kendime, yaşlılıkla birlikte eksilen ve yok olan şeyleri düşünerek.
Sonra yanında duran, besteleri hep birlikte yazdığı John Lennon’ın 1980’de vurularak öldürüldüğünü ve hiçbir zaman kırk yaşını geçemeyeceğini idrak ettim.
Bu noktada düşüncem, yaşlanmanın aslında ne kadar güzel bir şey olduğuna kaydı. Yaşlanmak güzel bir şey çünkü zıttı olan ebedî gençlik, genel kanının aksine bir vampir gibi sonsuza dek genç kalmak anlamına gelmiyor; yaşlanmanın zıttı, erken ölüm.
Huo Rf’nin “Zamanla Çalışmak” başlığındaki kitap kulübüne giderken de bu düşünceyle doluydum. Sanatçının, ilkini Mayıs 2025’te, Delfina Foundation’daki misafirlik döneminde düzenlediği kitap kulübünün üçüncüsü, 19 Aralık 2025’te Sakıp Sabancı Müzesi’nde, “Suzanne Lacy: Birlikte/Togæther” sergisine paralel olarak gerçekleşti. Çağrının bir kısmı şöyleydi:
Bu buluşmada, katılımcılar kendi yaşlanma deneyimleriyle bağlantılı olarak kişisel arşivlerinden seçtikleri bir kitabı paylaşacak ve kısa alıntılar okuyacak. Amacımız, kolektif bir okuma ve paylaşım alanı yaratarak birlikte keşfetmek, anlamak ve birbirimize yaslanmak.
Yaşlanmanın, elbette sağlıklı bir şekilde yaşlanmanın güzelliği düşüncesiyle doluydum çünkü bir gün öncesi, kırk altı yaşında ALS yüzünden hayatını kaybeden arkadaşım, editör Nükhet Polat’ın birinci ölüm yıldönümüydü. Bu ve başka sebeplerden kendimi genel olarak açık bir yara gibi hissettiğim bir dönemde olduğumdan bu yaşlanma temalı kitap kulübünde duygulanacağıma emindim. Ayrıca neden bilmiyorum ama kiminle karşılaşacağımı, tanıdık birileri olup olmayacağını bile bilmediğim bu buluşmada çağrıdaki gibi gerçekten birbirimize yaslanacağımız bir alan oluşacağına inanıyordum.
Yine de Huo Rf’nin yaratacağı büyüye tam hazır değilmişim. Sanatçı bir simyacı, daha doğrusu bir şaman gibi bizlere yol göstererek oturduğumuz boş sergi alanında katılımcıların ve okunan metinlerin toplamından fazla, yeni bir şeyin doğmasını sağladı.
Kitap kulübüne bir girizgâh olarak Suzanne Lacy’nin sergisini Berrak Güloğlu’nun rehberliğinde gezmenin de bunda bir etkisi olabilir. Sergiye tam olarak bir retrospektif denemez ama o kadar geniş bir zaman diliminden işleri kapsıyor ki, özellikle feminist sanat çerçevesinden ele alındığında zamanın geçişini, zamanla birlikte yaşanan değişim ve dönüşümü düşünmek işten değil. Altmış yaşının üstünde dört yüz otuz kadının bir araya geldiği Kristal Örtü (1985-1987) performansının videosu ise zaten, özellikle ellerin görüntüleriyle, insanı doğrudan yaşlanmayı düşünmeye iten bir iş. Dolayısıyla videodan gelen seslerin eşliğinde boş üst kata kurulmuş uzun masaya geçtiğimizde meraklı ve heyecanlı bir beklenti havası oluşmuştu bile.

Açılışı yapan Huo Rf’nin alıntısı da Suzanne Lacy’nin sergi kataloğundaki yazısındandı:
1970’li yılların sanatı demokratikleştirme gündeminin temel ilkelerinden biri olan erişilebilirlik, yüksek sanatın popülist ya da halk pratiklerini içerecek şekilde yeniden bağlamsallaştırılmasını öneriyordu. Bu doğrultuda, çoğu Feminist Studio Workshop’ta eğitim almış ev kadınlarından oluşan bir sanatçı grubu olan Mother Art, çamaşırhanelerde performanslar düzenledi ve sergiler açtı. Mierle Laderman Ukeles, aile içi bakımın ne anlama geldiğini kamusal alanda sorgulamak ve görünür kılmak üzere, New York’ta 8500 temizlik işçisiyle tokalaştı. Feminist Studio Workshop’ta Jerri Allyn ve Anne Gulden tarafından kurulan The Waitresses grubu, restoranlarda mizahi eleştiriler içeren performanslar sergiledi ve sendikalarla birlikte aktivist projeler yürüttü. Bu çalışmalarda, masa beklemek (garsonluk) gibi geleneksel olarak sanat sayılmayan pratiklerden yararlanılarak üretilen yapıtların inşasında sanatçı olmayan kişiler de eşit işbirlikçiler olarak kabul ediliyordu. Sanatçılar aslında sanatın araçlarını, becerilerini, izleyicilerini, üreticilerini ve imgelerini yeniden tanımlıyorlardı. Sanatın sınırlarını esneterek, Kaprow’un 1958’de ortaya attığı, sanatçıların “çöp kutularında, polis dosyalarında, otel lobilerinde; vitrinlerde ve sokaklarda, eşi benzeri duyulmamış olayları ve durumları açığa çıkaracağı” kehanetini gerçekleştirmiş oldular. Karşılıklı olarak, Kaprow’un tüm iyi niyetine rağmen büyük ölçüde sanat dünyası sınırlarında kalan bu teorilere kamusal bir yaşam ve politik bir anlam kazandıran, 1970’lerin feminist sanatıydı.[1]
Dalga sayısından gidersek 1970’lerde iki yaşında diyebileceğimiz feminizm bugün dördüncü dalgasında sayılıyor; yani kavramların, akımların ve hareketlerin de yaşı ilerliyor. Değişiyorlar, gelişiyorlar, belki zamanları geçiyor ve sönüyorlar, belki sivri kenarları yontuluyor, belki daha kapsayıcı olacak şekilde genişliyorlar. Sergi turunda, kendi çalışmalarında Suzanne Lacy’nin en çok bu dönemde yaptığı işlerine odaklandığını söyleyen Berrak Güloğlu, kitap kulübünde Ingeborg Bachmann’ın Otuzuncu Yaş’ından bir alıntı paylaştı:
Otuzuna basmış biri için genç denilir hâlâ. Ama böyle biri, kendisinde herhangi bir değişiklik algılamamasına karşın, bu konuda kararsızlığa düşer; kendisini genç diye göstermeye bundan böyle hakkı olmadığını sanır. Bir sabah da uyanır, sonradan unutacağı bir gün uyanır ve ansızın, üzerinde güneşin hoyrat ışınları, yeni başlayan gün için her türlü silah ve cesareti elinden alınmış, yatakta yatıyor bulur kendini, bir türlü doğrulup kalkamaz. Işıktan korunmak için gözlerini kapayınca gerilere düşmeye başlar ve yaşanmış her an ile birlikte bir baygınlıktan içeri doğru sürüklenir.
Düşer, boyuna düşer aşağılara, oysa çığlığı sese dönüşemez ve düşer dipsiz derinlere, derken kendini yitirir, varlığına ilişkin bütün sanıları dağılıp çözülür, silinip gider. Ama yeniden bilinçli durumuna kavuşup bir titremeyle düşüncelerini toparladı mı, yeniden bir varlık kazanıp çok geçmeden ayağa kalkarak yeni güne başlaması gereken bir kişiye dönüştü mü, yeni ve olağanüstü bir güç keşfeder kendisinde. Anımsama gücüdür bu... Kimdi? Kim olmuştur? Bunu görebilmek üzere anımsama ağını atar, kendi üzerine atar ağı ve kendisini hem av hem avlayan olarak zaman eşiği, mekân eşiği üzerinden çekip berilere alır. Çünkü şimdiye kadar yarınları düşünmeden yaşadı hep... Kendisinin de kapana kısıldığını ancak şimdi anlıyor. [2]
Otuz yaş özellikle de günümüzde genç sayılır elbette ama bir yandan da on sekiz yaşından sonraki en büyük eşik gibidir. Bachmann’ın Otuzuncu Yaş’ı vardır ve tabii şairin “yaş otuz beş, yolun yarısı” dizesi. Yirmilerde reşit olmanın özgürlüğü, genç olmanın deneyselliğiyle karışıyorsa otuzlarda artık bir şeyleri, kim olduğunuzu, ne yapacağınızı, nerede ne şekilde yaşayacağınızı çözmeniz beklenir. O yüzden otuz yaşına basmaya yaşlanmak denemez belki ama sorumluluk hisleriyle gelen gerçek bir ağırlığı vardır.
İlginç bir şekilde, benim F. Scott Fitzgearld’ın Muhteşem Gatsby romanından seçtiğim alıntı da otuz yaşına basmakla ilgiliydi:
“Bundan isteyen var mı? Jordan? Nick?”
Yanıt vermedim.
“Nick?” diye sordu yeniden.
“Ne?”
“İster misin?”
“Hayır... Bugün doğum günüm olduğunu hatırladım da.”
Otuza basmıştım. Önümde yeni bir on yılın meşum, tehditkâr yolu uzanıyordu.
Tom’la birlikte spor arabaya binip Long Island’a doğru yola çıktığımızda saat yediydi. Tom aralıksız konuşuyor, övünüyor, gülüyordu, ama sesi Jordan’a da, bana da kaldırımdaki kulak tırmalayıcı hengâme kadar, tepemizdeki asma demiryolundaki patırtı kadar uzaktı. İnsani duygudaşlığın da bir sınırı vardır; bütün o trajik atışmaların, kentin ışıklarıyla birlikte arkamızda kalmasından, solup gitmesinden hoşnuttuk. Otuz yaş: yalnızlığı, sayısı giderek azalan bekâr erkek arkadaşı, hızla incelen bir heves torbasını, hızla dökülen saçları vaat eden, yeni bir on yıllık süreç. Ama işte, Jordan yanımdaydı ve Daisy’nin aksine çoktan unutulmuş hayalleri çekelemeyecek, bir yaştan ötekine taşımayacak denli akıllıydı. Karanlık köprüden geçerken solgun yüzünü ceketimin omzuna tembelce bıraktı, elinin güven veren baskısı da otuz yaşının indirdiği o ağır, korkutucu darbeyi hafifletti.
Böylece, giderek serinleyen akşam alacasında, ölüme doğru ilerledik. [3]
2025, Muhteşem Gatsby’nin 100. yıldönümüydü. Kavramlar, akımlar, hareketler gibi kitaplar ve sanat eserleri de yaşlanıyor. Sadece “yaşı” ilerledikçe hâlâ okunan, izlenen, dinlenen, konuşulan eserlere yaşlı değil de “klasik” diyoruz. Klasik metinleri gençliğimizde okuyor ve etkileniyoruz, sonra yaşımız ilerleyince tekrar okuyor ve bu sefer farklı, daha olgun hislere kapılıyoruz. Ama her şekilde, klasiğin biraz da tekrar tekrar geri dönülebilen eser olduğu söylenebilir. Merve Akgün’ün paylaştığı, Louis-Ferdinand Céline’den Gecenin Sonuna Yolculuk romanı gibi:
Gölgenin bir ucundan diğerine gide gide az buçuk yolumuzu bulmaya başlıyorduk, ya da bize öyle geliyordu… Bulutun biri ötekilerden daha açık olsa, bir şeyler gördüğümüzü sanıyorduk… Ancak önümüzde kesin olan tek şey, gidip gelen yankıydı, tırıs giden atların çıkardığı sesin yankısı, insanı boğan cinsten, kocaman, o kadar ki, asla duymak istemeyeceğiniz bir ses. Göğe kadar tırıs gidip, yerde ne varsa çağırıyor gibiydi atlar, birileri bizi katletsin diye. Zaten bu iş tek elle de yapılabilirdi, bir tüfekle, pusuda bizi beklerken onu bir ağaca yaslamak yeterliydi. Hep kendime diyordum ki, göreceğimiz ilk ışık, sonumuzu getirecek olan tüfeğin namlusundan çıkacak kıvılcım olacak. [4]
Céline’in yaşlanamayacak karakterlerinin karşısına Rana Soydan başka bir klasik, F.M. Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ından heba edilen bir ömür koydu:
Bana en çok dokunan, suçlu olsam da olmasam da her zaman bir çeşit tabiat kanununa uyar gibi, herkesten önce kendimi suçlu görmemdi. Bu, ilkin çevremde herkesten akıllı olmamdan ileri geliyor. Kendimi daima etrafımdakilerin hepsinden akıllı sayar, hatta inanır mısınız, bazen bu yüzden utanç duyardım. Zaten hayatımda kimsenin yüzüne doğruca bakamaz, hep bakışlarımı kaçırırdım.
Önüne dünya nimetlerinin hepsini serseniz, başı kaybolana kadar saadet deryasına gömseniz de sırf nankörlüğü, küstahlığı yüzünden bir rezalet koparacaktır. Zaten galiba insanların bütün işi, bir cıvata değil de insan olduklarını her an kendi kendilerine ispat etmektir! Bir köşeye çekilip ahlak bozukluğumla bütün bir ömrü nasıl heba ettiğimi anlatmanın hiçbir ilginç yanı yok elbette; hem romanda bir kahraman olmalıdır, halbuki benimkinde bir kahramanın tersi olan ne kadar özellik varsa kasten bir antikahramanda toplanmış. [5]

Yaşlılık ve yaşlanmayla ilgili insanlara üzücü gelen şeylerden biri de yalnızlık. Bu varsayılan bir durum da olabilir gerçek de. Yalnızlığın yaşlılığa has olduğu söylenemez elbette ama emekli olan, belki çocukları kendi ailelerini kurup uzaklaşan, yaşıtları bir bir ölen yaşlıların kendilerini yalnız bulma ihtimali gençlerinkinden daha yüksek kuşkusuz. Sevil Tunaboylu’nun Yaşamın Ucuna Yolculuk’tan paylaştığı alıntı da yaşlılığın yalnızlığını öne çıkarıyordu:
“Şimdi çocukluk beklentilerini yeniden buldum, bulvarların ve evlerin öte yakasında...” Bulvarların ve evlerin uzantısında çocukluk sorularımın yanıtını buluyorum. İçimdeki çocuk konuşuyor: İşte yaşam burada. Sınırsız varoluş. Çocukluk resimlerinde sınırlı olan varoluş. Ama şimdi sonsuz işte. Sonsuzluğu yakalayabilen için. İşte burada. Ev sıraları biçiminde... geniş bir cadde biçiminde, çıplak bir ağaç biçiminde. Sen çocukluğunun özlemi içinde özlemeye devam ediyorsun...
Çocukluğumda, ortasını bir duvarın böldüğü bir kent resmi yoktu. Yalnız ve yaşlı kadınların resmi yoktu. Her an bırakılmışlık içinde ölümü bekleyen. Bunlar yeni resimler. Büyük bir mağazanın altında karanlık bir lokanta. Yaşlılar önlerinde çikolatalı pasta, oturuyorlar. Yitik geçmişlerini yitik anları içinde yaşıyorlar. Yaşamıyorlar. Yaşamları çikolatalı pasta ve ölüm beklentisinden oluşuyor. Bu yeryüzünde her şey olmak isterim, ama Berlin kentinde yaşlı, yalnız bir kadın olmak, asla. Berlin gecelerinde. Eski yapılarında. O zamana dek çoktan bir mezarlığa varmış olmam gerek. İnsanın yalnız cesedi yalnız kalabilir. Canlı (cesedi) asla. Çocukluğumda yeryüzünün sonsuzluğunu algılayabiliyordum, ama yaşlı kadınların yalnızlığını değil.
Binnaz Tozan’ın Let Me Tell You What I Mean (Sana Ne Kastettiğimi Anlatayım) kitabından okuduğu kısımda sanatı, yazarlığı sayesinde belki de hiç yalnız kalmayan birini, Joan Didion’ı görüyoruz:
O yıllarda, ne kadar kırılgan olduğunu bildiğim bir pasaportla dolaşıyordum. Sahte belgelerle. Hiçbir düşünce dünyasında meşru bir ikametim olmadığını biliyordum. Düşünemediğimi biliyordum. O zamanlar bildiğim tek şey, ne olmadığım idi. Ne olduğumu keşfetmem ise yıllar aldı. Ne olduğum bir yazardı. “İyi” bir yazar ya da “kötü” bir yazar anlamında değil. Sadece bir yazar. En yoğun, en tutkulu saatlerini kâğıt üzerindeki kelimeleri yan yana getirmekle geçiren biri. Eğer belgelerim tam olsaydı, asla yazar olmazdım. Kendi zihnime sınırlı da olsa bir erişimim olsaydı, yazmak için hiçbir sebep kalmazdı. Ben bütünüyle, ne düşündüğümü anlamak için yazarım. Neye baktığımı ne gördüğümü ve bunun ne anlama geldiğini kavramak için. Ne istediğimi ve neden korktuğumu çözebilmek için. 1956 yazında Carquinez Boğazı boyunca uzanan petrol rafinerileri bana neden bu kadar uğursuz görünmüştü? Bevatron’daki gece ışıkları neden yirmi yıl boyunca zihnime kazındı? Zihnimdeki bu görüntülerde tam olarak ne oluyor? [6]
1956 yazında petrol rafinerileri, yirmi yıl boyunca zihne kazınan gece ışıkları... Bazı dönemler, o dönemleri yaşamamış olsak bile belli imgelerle zihnimize kazınıyor. Bazı dönemler ise insanların zihnine değil, ruhuna kazınıyor. Özlemle anılıyor ve insanı nostaljik hislerle dolduruyor. Tuba Şatana’nın seçtiği, Bret Easton Ellis’in American Psycho’su (Amerikan Sapığı) ve 1980’lerin müziği gibi:
Phil Collins'in varlığının daha belirginleşmesi, müziğin daha modernleşmesi, davul makinesinin daha ağır basması ve sözlerin daha az mistik, daha spesifik olması (belki de Peter Gabriel'in gruptan ayrılması nedeniyle) karmaşık, ne dediği belirsiz, hep bir şeyleri yitirmeyi konu edinen şarkıların yerini benim sevinçle karşıladığım cıvıl cıvıl birinci sınıl pop şarkılarının alması Duke'la (Atlantic, 1980) başlar. [7]
Kişisel hayatlarımızın unutulmayan dönemleri de oluyor. İnsan güzel anılara sahipse çocukluğunu özlemle anabiliyor. Ama anılar daha zorlayıcı olsa, daha karmaşık hisler uyandırsa bile insan ailesinin izlerini yaşlılığına kadar taşıyor. Şöhret Baltaş’ın Annemle Konuşmalar kitabından Özengül Doğan’ın seçtiği bölüm bende bu hissi uyandırdı:
Kendine değer vermemeyi öğretir anneler kızlarına. Başkası için yaşamayı. Kendilerinde var olmayan değeri kimden isteyeceklerini bilmezler ama kimden istemeyeceklerini bilirler: koca ve oğullar rahat bırakılacak, onlardan bir şey beklenmeyecek ama kız çocuk annenin kolu bacağı kalbi karnı beyni gözü kulağı olacaktır. Onunla didişilecek, adamlara duyurmadan fısır fısır kavgalar edilecek, dertler dökülecek, kalpler kırılıp kırılıp tamir edilecektir.
Birbirimizin değersizlik duygusunu ancak biz çekip alabilirdik birbirimizden anne, başka kimse yoktu, biliyorum. Ama ben ne yaparsam yapayım, senin hayatını yeni baştan yazamazdım ki. Senden öğrenmediğim değer ve benlik duygusuyla boğuşurken, seninle mi kavga ediyordum, yoksa kendimle mi? Biz kızlar annemizi mutsuz ederiz, o olmayı reddederek. Kavga ederiz onunla, onda gördüğümüz kendimizle. Karşılıklı ağlarız sonra. Neye ağladığımızı bilmeden. Bu hayattaki en gerçek dostlar olduğumuzu ta içimizde biliriz de neden böyle düşman olduğumuzu bilemeyiz. Bizi hayat boyu karnındaki sıvının içinde tutmayı dileyen annemizle, büyüyüp başka biri olmayı isteyen biz kızlar arasındaki o kırılma noktasında hepimiz acı çekeriz. Ayrılmalarımız sancılıdır hep, acı ve keder yüklüdür. Oğullar, daha bıyığı terlemeden yürüyüp gider onu çağıran hayata; biz gidemeyiz. Şiddet, bazen vuran bir eldir, bazen okşayan. Bazen bağıran bir sestir, bazen merhamet isteyen. Biz, her şeyden, her şeyden önce kendimizden vazgeçmeyi öğreniriz. Hayatın bize göre olmadığını öğretirler, biz hayata göre oluruz.

Paul McCarthy’nin gençliğini zihnimde yaşlılığıyla kıyasladığımda üzücü gelen elbette yiten dirilik ve dinçlikti. Yaşlılığın, ciddi bir sağlık sorunu yaşamasa bile insana zor ve üzücü gelen kısımlarından biri de bedenin geçirdiği değişim sonrası yitirdikleri. Belki alçak koltuklardan o kadar kolay kalkamama, yaya geçidinde kırmızı ışığın süresine yetişememe... Cem Örgen’in Holidays in Soviet Sanatoriums (Sovyet Sanatoryumlarında Tatiller) adlı fotoğraf kitabından paylaştığı alıntı, yaş ilerledikçe bedende yaşanan değişimleri öne çıkarıyor:
Hızlı Ucube: Bütünlüğümü kaybedeceksem hız yüzünden zarafetle kaybedeyim. Bir süredir sırt ağrılarım var; bir şeyleri bir araya getiriyor, taşıyor, sürekli bilgisayarımla dolaşıyor, her şeyi bedenimin merkezine doğru çekiyorum. Yerçekiminin merkezine ne kadar yaklaşırsanız bir şeyleri taşımak o kadar kolaylaşıyor. İlkokulda tamamen sarkık duran sırt çantamı tek koluma takmak havalı gelirdi çünkü okula bir şeyler taşıma konusundaki isteksizliğimin ve onlardan kurtulma konusundaki sabırsızlığımın bir uzantısı gibiydi. Tatminsizlik ve hız kaslarımın orantısız bir şekilde gelişmesine sebep oldu; ama zaten dik durmayı hiçbir zaman sevmemişimdir. Açıklamaları okumakta hâlâ zorlanırım. [8]
Huo Rf’nin rehberliğiyle ortaya çıkan, her şeyin toplamından fazlası diye nitelediğim şey belki de bir tür güzellikti: Hem yaşamın, bütün bu zorlu ve acılı konulara rağmen kendini dayatan güzelliği ama hem de zorlu ve acılı konuların kendi güzelliği. Yaşlanmanın, kaybolmanın, kaybetmenin içindeki güzellik. Selen Tarım’ın seçtiği çocuk kitabı, Anna Llenas’ın Boşluk hikâyesinde anlattığı gibi
(...) Derken günlerden bir gün, tüm bunlar ansızın yok olup gitmiş. Julia ise kocaman bir boşlukla kalakalmış. Boşluktan soğuk giriyormuş. Canavarlar çıkıyormuş. Julia boşluğu doldurmaya, kapamaya, silmeye hatta saklamaya çalışmış… ama boşluk gittikçe büyümeye devam etmiş. (...) Sessizliğin içinde Julia, topraktan gelen ve onunla konuşan bir ses duymuş: “Dört bir yanı araştırmayı bırak, kendi içine bak.” (...) Orada öylesine muhteşem dünyalarla karşılamış ki önceden onların hayalini bile kuramazmış. Bunlar sihirli dünyalarmış, onu yeniden hayata bağlayan sihirli dünyalar. Orada kendini gerçekten iyi hissetmiş, evinde gibi. (...) [9]
Yaşlanmamayı değil de yaşlılıkla gidenlerin yarattığı boşlukta yeni, insanı tekrar hayata bağlayan sihirli dünyalar bulabilmeyi dilemeliyiz sanırım. Bazen yaşlanamadan, bazen de yaşlandığı için gidenlerin ardından da sadece varoluşlarıyla yarattıkları sihrin bir zerresini üstlenmeli, kendi hayatımızla yaşatmaya çalışmalıyız.
Elif Bereketli, Germano Zullo ve Albertine’in Küçüğüm kitabını paylaştı kitap kulübünde. Bu kitap görsellerinden ayrı alıntılanamaz belki ama yine de deneyeceğim. Kitabın başında bir kadın kucağında bir bebek tutuyor. Sayfalar ilerledikçe bebek büyüyor, bir çocuk, bir genç, bir yetişkin oluyor. Bir noktada kadın küçülmeye başlıyor, ta ki o yetişkinin kucağında yok olana dek. Her cümle bir sayfaya, bu büyüme-küçülme yolculuğunda bir âna tekabül ediyor:
İşte buradasın... Nihayet! Seni bekliyordum. Bebeğim, yavrum, küçüğüm! (...) Sana her şeyi anlatmam gerek. (...) Bu, çok uzun bir hikâye. Biraz karışık. Ama özünde çok basit. (...) Bu, bizim hikâyemiz. Ve çok güzel, öyle değil mi? Gerçek bir başlangıcı olmasa bile. Gerçek bir sonu da. Ve hatta bir ortası da. Hem ben de neresinden başlayacağımı çok iyi bilmiyorum. Anlıyor musun? (...) Bu bizim hikâyemiz. Ve sana anlattığım zaman... Sana ait olacak. Sonsuza dek. Bebeğim, yavrum, küçüğüm. [10]
Biraz eski bir ifade kullanmak gerekirse, hepimiz hikâyelerden mürekkebiz. Doğuyor, şanslıysak büyüyor, yaşlanıyor ve ölüyoruz. Geride hikâyelerimizi ve hayatına dokunduğumuz insanları bırakıyoruz. Bu, bir canlı için en doğal olan şeyin buruk bir güzelliği var. Belki tam da doğal olduğu ve doğa trajediyle komediyi, güzellikle çirkinliği tıpkı gündüzle gece gibi aynı anda barındırdığından. Zıtlıkların da bir bütünün parçası olduğunu kabul etmek gerekiyor herhalde. Birbirinden ayrı bile olsa aralarında geçişler, kümeleşmeler olabilen parçalar olduklarını. Geçenlerde yaptığım bir çeviride, alacakaranlığın üç farklı evresi olduğunu öğrendim. Güneş doğarken bir elektrik lambası gibi yanıp sönmüyor, karanlıktan aydınlığa ya da aydınlıktan karanlığa kademeli bir şekilde geçiliyor. Yaşlanmayı da sonrasına dair görüşünüze göre aydınlığa ya da karanlığa doğru kademeli bir geçiş olarak niteleyebiliriz belki de.
Bu yazıda çok fazla “belki” dedim. Çünkü ben hayatın otuz dokuz yaşına kadar olan kısmını deneyimledim; daha ilerisine dair peşin hükümlerde bulunmak istemiyorum. Yine de bundan beş, on, yirmi, hatta umarım kırk yıl sonra dönüp bu yazıyı okuduğumda tahminlerime dair neler hissedeceğimi çok merak ediyorum.
Aralık 2025’te kendimi açık bir yara gibi hissediyordum. Huo Rf’nin kitap kulübünde burada alıntıları paylaşılan paylaşılmayan bütün katılımcılarla birlikte “zamanla çalışmak” bana merhem oldu.
[1]“Bu yayının çevirilerinde yapay zekâ teknolojisinden faydalanılmıştır”, Sakıp Sabancı Müzesi Yayınları.
[2] Çev. Kâmuran Şipal, Yapı Kredi Yayınları.
[3] Çev. Püren Özgören, Everest Yayınları.
[4] Çev. Yiğit Bener, Yapı Kredi Yayınları.
[5] Hangi çeviri ve baskıdan paylaşım yapıldığını bilmiyorum.
[6] Çeviri Binnaz Tozan’a ait.
[7] Çev. Fatih Özgüven, İthaki Yayınları. Tuba Şatana metnin İngilizcesini paylaştı.
[8] Çeviri bana ait.
[9] Çev. Sanem Öge, Nesin Yayınevi.
[10] Çev. Tuğçe Özdeniz, Can Çocuk.