
Audrey Magee’nin II. Dünya Savaşı’nın ortasında aşka ve aile olma olasılığına tutunan iki yalnız kalbi mektuplarla birbirine bağladığı romanı Yüzleşme üzerine bir yazı.
İrlandalı yazar Audrey Magee’nin ilk romanı olan Yüzleşme, bunca zamandır farklı pek çok bakış açısından anlatılan II. Dünya Savaşı’nı, bambaşka bir noktadan ele alıyor. Yazar, Rus cephesinde görev alan Alman askeri Peter ile Berlin’de aile evinde yaşayan Katharina’nın birbirleri ve kendileriyle olan yüzleşmesini romantize etmeden, tüm gerçekliğiyle kaleme alıyor.
Henüz iki roman yazmasına rağmen edebiyat dünyasında dikkatleri üzerine çekmeyi başaran İrlandalı yazar Audrey Magee’nin; tarihe, edebiyata, hatıralara ve gerçeklere nasıl bir perspektifle yaklaştığı, kendi yaşamındaki deneyim perdesi aralandığında gözler önüne seriliyor. Audrey Magee, çok uzun bir süre The Times, The Irish Times, Observer ve Guardian için gazetecilik yaparken Bosna’daki savaşı, Pakistan ve Bangladeş’teki çocuk işçiliğini, Perestroyka’nın Orta Asya üzerindeki etkisini ve Kuzey İrlanda’daki sorunlar gibi konuları ele aldı. Böyle bir geçmişe sahip olunca ilk romanı Yüzleşme’de II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde yaşanan gerçekçi, sert bir hikâyeyi; 2022 Booker Ödülü’ne aday gösterilen ikinci romanı Koloni’de ise aidiyet, kimlik, sömürgecilik gibi konuları İrlanda kıyılarındaki bir adada irdelemesi bir sürpriz olmuyor. Bu konuları kaleme alırken okura da bir tanıklık deneyimi sunmayı ihmal etmiyor.
Delidolu Yayınları’ndan çıkan Yüzleşme; birbirlerini sadece bir katalogdan fotoğraflara bakıp seçerek evlenmeye karar veren (ve yasal olarak evlenen) Peter ve Katharina etrafında şekilleniyor. II. Dünya Savaşı sırasında oldukça yaygın olan bu durum neticesinde erkek askerler bir haftalık balayı iznini, kadın da erkeğin ölümü hâlinde ondan kalacak dul maaşını alıyor. Dolayısıyla Peter ve Katharina’nın ayrı hedefleri olsa da hedeflerine ulaşmak için aynı sebepte buluşuyorlar. Bu evlilik bir kumar gibi görünse de Peter ve Katharina tanıştıktan sonra tüm duygular değişiyor ve birbirlerine âşık oluyorlar. Tabii ki bu aşkın getirisi kadar koşulları da oluyor.

Bir öğretmenin oğlu ve aynı zamanda kendisi de bir öğretmen olan Peter’in mesleği, Katharina’nın babası Bay Spinell için yeterli gelmiyor; Dr. Weinart gibi mevcut erkin yetkisi geniş kişileriyle tanıştırarak çeşitli toplantılara Peter’i de katmaya başlıyor. Aslında hikâyenin başlarında cepheye gitse de “apolitik” denebilecek Peter; bir çeşit sosyal, politik ve askeri baskıyla bir uyum sürecine giriyor. Balayı bitişinde Peter cepheye değişmiş, yeniden doğmuş ve her zamankinden daha güçlü inançlara sahip bir adam olarak dönüyor. Katharina ile mektuplaşmaya devam ediyorlar ve en büyük umutları en kısa zamanda tekrar kavuşmak oluyor. 1941 senesinde başlayan bu mektuplaşma ve kavuşamama hikâyesinin savaşın sonuna kadar süreceğinden iki âşık da bihaber. Peter tekrar cepheye döndüğünde ve Katharina Berlin’deki hayatına devam ettiğinde okur, artık aynı filmin iki farklı yolculuğuna şahitlik ediyor. Peter ve yanındaki askerler Stalingrad’a ulaşmak için dayanılması zor kış soğuğunda sadece yürüyor ve hayatta kalmaya çalışıyor. Ama bir yandan zaman içinde değişen ruh hâlleri, travmalar, umutsuzluk, soğuk ve açlık bir yandan da tecavüz, yağma, insanları evlerinden atma gibi vahşice durumları beraberinde getiriyor. Bu sırada Berlin’deki Katharina ve ailesi, Katharina’nın babasının Nazi bağlantıları ve yerlerinden edilen Yahudilerin boşalan evlerine geçebilme ayrıcalıkları nedeniyle en azından bir süreliğine, yoksulluk içindeki bir apartman dairesinden lüks bir eve taşınıyorlar. Bu sırada her şeyin üstesinden gelmeye söz vermiş olan Katharina ve Peter birbirlerine verdikleri taahhüde bağlı kalmaya –en azından bir süre daha- devam ediyorlar. Her ikisi de sırf Alman oldukları ve özel olduklarına inandırıldıkları için Almanya’nın savaşı kazanacağına inanıyor. Ama görüşmeden geçirilen günler, aylar, yıllar, vazgeçişler ve savaşın her ikisinden de götürdükleri bu hikâyeye beklenmedik bir son getiriyor.

Koloni adlı romanıyla tanıdığımız Audrey Magee’nin, ilk romanı olmasına rağmen hem anlatım hem de konu itibarıyla muhteşem bir iş çıkardığını söylemek yanlış olmaz. Hikâyenin yoğunluğu ve atmosferin kasveti, okuru içine çekiyor ve cephedeki soğuğu, Berlin’deki yalnız hayatı adeta gösterip yaşatıyor. Sıra dışı olayların ortasında kalan sıradan insanlar hakkında çok iyi yazılmış bir roman sunuyor yazar. Başlangıçta hem Peter hem de Katharina ülkelerinden gurur duysalar da yavaş yavaş her ikisinin de farklı noktalarda hayal kırıklığına uğramasını izliyoruz. Böylece başkalarının acıları karşısında sessiz kaldıkları tüm anlar bir bir gözlerinin önüne dökülüyor. İnsanların hayatta kalmak için neler yapabileceğini ve neler çekebileceğini görmek insanın içini sızlatıyor.
II. Dünya Savaşı’na dair pek çok belgesel, kitap ve film üretilmiş olsa da Audrey Magee fazlasıyla anlatılmış, tartışılmış bir gerçeğin pek de anlatılmamış bir tarafını Alman âşıklar üzerinden acımasız bir çarpıcılıkla ele alıyor. Kitabın başlarında cephe sahnelerinin nispeten olaysız geçmesi nedeniyle romanın sonradan gittikçe artan gerilimi, çok fazla hissedilmiyor ancak Magee’nin aslında romanın karanlık tarafına, yani Stalingrad’da geçen ve gerçekten üzücü olan uzun süreli bölüme hazırlandığını okumaya devam ettikçe görüyoruz. Yazar, romanın sonunda hangi tarafta olunursa olunsun, savaşın kazananı olmadığını açıkça ortaya koyuyor ve iki karakterin kendileriyle, birbirleriyle ve ülkeleriyle yüzleşmelerine şahitlik ediyoruz.