19 ŞUBAT, PERŞEMBE, 2026

Ülkemin Uyurgezer Aydınları

Ayfer Tunç bireysel hatıraların toplumsal hafızaya dönüştüğü, unutamayan bir belleğin uyurgezerliğin labirentlerinde kaybolduğu romanı Annemin Uyurgezer Geceleri’nin ve Tunç edebiyatının derinliklerine uzanan bir yazı.

Ülkemin Uyurgezer Aydınları

Ayfer Tunç, 80lerin başından bu yana yazan bir yazar. Durmaksızın. Çok ilginç bir yeri var Tunç edebiyatının edebi anlayışımın şekillenmesinde. Kendimi bildim bileli popüler kültüre, çoksatanlar anlayışına mesafeliydim. Çocukluktan başlayarak “gizli hazineler herkes tarafından anlaşılmaz” mantalitesiyle şekillendi edebi beklentimle birlikte kişiliğim de. Ortaya dökülen, herkesin sevdiği/anladığı/konuştuğu yeterince entelektüel olamazdı. Sözümona Paulo Coelhoyu annem okurdu ama Kafkadan sıkılırdı. Annem yeterince entelektüel değildi ve ben entelektüel olmak için onun sıkıldıklarını okumalı, sevdiklerinden uzak durmalıydım -bana okuma alışkanlığımı o kazandırmamış gibi. İşte, Ayfer Tunç o zihniyetimle, kendi kendime karar verdiğim bir çeşit sınır taşıydı. Annemle okurlukta buluştuğumuz, beni de annemi de okur olarak kapsayan, ikimize de istediğimizi veren bir yazar. Böyle yazarların özellikle Türkiye’de çok az olduğunu daha sonra öğrenecektim. Uzun bir mesaimiz oldu Ayfer Tunç kitaplarıyla; bazı eserlerine hayran kalırken bazılarını nasıl böyle yazar diye kızdım. Annemin daha istikrarlı ve sakin bir ilişkisi vardı her zaman.

Kasım 2025’te çıkan Annemin Uyurgezer Geceleri’ni elime alır almaz, artık gözlüksüz okuyamayan annemi düşünerek puntoya baktım. Daha çabuk yoruluyordu ama okurdu; önce ne anlattığını, neden okuyacağını özetlemem gerekirdi. Hafıza, hatıra, bellek her zaman önemliydi Tunç’un yazınında. İnsan geçmişten azade değildi. Karakterin ve olayların nedenselliği, motivasyonları hep vardı; bazen okur bilirdi bazen hissederdi. Şimdiki zamandan geriye gidip artık hatıra olmuş, konuşulup tartışılabilecek, üzerine düşünülüp bir karara varılmış, ilginç karakterlerin başına gelmiş enteresan olaylar günlük bir dil kullanılarak aktarılır okura. Yazının odağını dağıtmadan Ayfer Tunç’un çok cesur ve iddialı bir yazar olduğunu da söylemek gerekir. Üslup ve dil olarak Tunç hiçbir kitabında ezberden, hazırdan yemez. “Bu tuttu, buradan devam” demez. Hep deneyen, hikâyesine en uygun anlatıcıyı seçer, bazen bu seçimden dolayı karakterle okurun bağ kurması güçleşir ve metin bu yüzden sevilmez. Buna rağmen Tunç edebi olarak doğru yaptığını bilir. Bu açıdan Annemin Uyurgezer Geceleri de yer yer anlaşılamamış, bağ kurulamamış ama meselesini en doğru şekilde dili kullanarak aktarmış bir metindir. Yazının ilerleyen bölümlerinde bunları da açıklayacağım.


Son 10 yıldır feminist hareketin etkisiyle yükselen kadın yazınında, anne-kız ilişkisi ya da farklı kuşakların kadınlık deneyimleri aktarılıp karşılaştırılarak kolektif ya da bireysel “gelişim” ve “kazanımlarımıza” atıfta bulunmak dünyada olduğu kadar ülke edebiyatında da çok işlenen bir konu —annemin bunu umursayacağını hiç sanmıyorum, bu daha çok biz “kızların” gündeminde. Bunun yanı sıra, ismini görür görmez içimdeki odalarda yankılanan Annemin Uyurgezer Geceleri’ni okudukça beni çeken, düşündüren, etrafımdakilerle tartışmamı sağlayan temel iki mesele var.

​Birincisi Ayfer Tunç’un toplumsal belleğin temsili olarak kadın karakterleri kullanması ve bunun Türk edebiyatında ilk kez bu kadar belirgin yapılması; romana başka bir boyut ve katman kazandırdı. Hatırlayan ve anlatan kadın örnekleri elbette vardı ama bu metindeki gibi kanıksanmış görev bilinciyle karakterin yapısal özelliği hâline getirilmemişti. Başka nedenselliklerle hatırlıyor/anlatıyor/aktarıyordu kadınlar. Bütün metafor ve temsil alanları belirginleşti benim için. Belki bilerek belki de bilmeyerek tercih etti yazar (ki Tunç’un hiçbir tercihinin nedensiz veyahut tesadüfi olmadığını da kesinlikle not düşmek gerekir) ama tarihi/belleği yazan/aktaran kadınlardı bu sefer. Hatırlanmaya değer olan da sadece erkeklerin verdiği malzemeler değildi. Ezber bir şekilde mağdur kadınların acı dolu geçmişinin sebebi mağrur erkeklerdi. Bundan sonrası romandaki olaylar silsilesini okumakla sınırlı değildi artık. Bir kayıt cihazı olarak metalaşan kadının varoluşunu tartışmaya açıyorduk. Kadının yeri derinleşmiş ve toplumsal rolü biraz daha artırılmıştı. Toplumsal cinsiyet rollerinden uzun uzun bahsedecek değilim. Bu başka bir yazının konusu ve elbette çok da yazıldı. Günümüz politiğinin ve pratiğinin kadını her an güncelleyerek “iktidarsız yetki alanını” artırdığı ve yeniden tanımlayıp ürettiği kadının fark edilmeyen, konuşulmayan bir tanımı daha yapılmıştı: “Kadın hatırlar”! Bu yazarın verdiği bir görev değildi; Tunç’un tespit ettiği, işaretlediği, dikkat çektiği bir yüktü. Üstelik bunu yaparken yazar ideal yaratmıyordu. “Hafıza kadın” Şehnaz adeta bizi bıktırana kadar küçük detaylara giriyor, ayrıntıları ortaya çıkarıyor, özel gücü hâline gelen gözlem yeteneğiyle tekrar ve tekrar bizi hafızasının keskinliği ve gücüyle yüzleştiriyordu. Onun kadar, onun gibi yoruluyorduk hatırladıklarından. Yer yer sıkacak kadar uzayan bu hafıza bölümlerinin anlamı neydi? Ayfer Tunç “yazmalara doyamayan, nerede bitireceğini bilmeyen bir yazar” mıydı? Hayır! Bu bölümlerin, bıktırıcılığın, tekrarların, takıntı boyutundaki detaycılığın romanın “hafıza kadınla” gerçek bağlar kurmamızı sağladığı yerlerdi. Yukarıda bahsettiğim kolaya kaçmayan, denemekten ve aramaktan usanmayan yazarlıktı. “Şehnaz unutamamak hastalığına yakalanmış” demekle, Şehnaz’ın zihninden geçenleri, geçiş hızını, çeşitliliğini göstermek elbette aynı şey değildi. Kitap için zaman zaman söylenen “geveze metin” iddiaları da böylelikle benim nezdimde boşa çıkmıştı. Geveze olan metin değildi; geveze olan Şehnaz, yani bellek, yani toplumsal hafızamızdı. Tıpkı Şehnaz gibi biz de küçücük nesnelerle, sözlerle, kokularla tetiklenip çağrışımlar denizinde detaylarda boğuluyorduk.

Ayfer Tunç’un romanının anlatıcısı Şehnaz (isim seçimi çok ilginç, Ayfer Tunç asla patlamayacak silahı göstermez: Tıpkı Şehnaz’ın annesine unisex bir isim olan Ayhan’ı ve Şehnaz’ın rakibi olan kadına Eyşan adını vermesi gibi) “ideal” bir feminist ya da olması gerektiği gibi “hayali”bir akademisyen değildir. Ayfer Tunç karakterlerini gerçek kılan da teorik ideal insan” olmamalarıdır zaten. Her bir karakter pratiklerinin teorisini yaratır; sapmalar, yoldan çıkmalar, kural bozmalar, yalanlar, nahoşluklar hep olur, ki hikâyenin ortaya çıkmasını sağlayan da budur. Tıpkı gerçek hayattaki gibi olan şey de budur. İnsan, insandır. O yüzdendir ki, Şehnaz’ın babasızlığı, babası yaşındaki E. ile kurduğu yasak ilişkinin bu kadar hastalıklı olmasına sebep olmuştur. Basit bir formüldür bu. Romanın yüzeyinde akan, takip edilen, sürükleyicilik katan bir hikâyedir yasak aşk. “Hafıza kadın” Şehnaz için ayırt edici ama onu “belirleyen” bir şey değildir aslında. Onu belirleyen hep diğer kadınlardır: Annesi, anneannesi, halası, E.nin karısı Eyşan ve o kadınların maruz kaldıkları, seçmek zorunda oldukları ya da seçtikleri… Bu kadınlık deneyimleri de hiçbirimize yabancı değildir. E. bir kusurdur aslında bütün roman boyunca. Düzeltilmeyi ısrarla reddeder. Düzeltmeye kalkar. Kimseye onu düzeltecek liyakati ve iktidarı bırakmaz. Kusuru tam da bu kendini kusursuz görüşüyle başlar ve derinleşir. İsmi bile yoktur E.nin. Herkes olabilir. E. erkektir. Bu erkeklik deneyimleri de hiçbirimize yabancı değildir.

Şehnaz’ın hayatındaki bütün kadınların onda bıraktığı, belirlediği izler vardır; Şehnaz’ı var eden ve yaratan onlardır. “Yetkisiz iktidar” tam olarak bu ilişkiler arasındadır. Değişken koşullara bağlı hiyerarşiler arasında Şehnaz kendi gerçeğine, özüne ulaşmaya çalışır. Yetkisiz iktidar kadınlardadır, Şehnaz’ın yaşadığı dünya ilk etapta bir kadın dünyasıdır; entrika ve yalan dolu! Yaşından, maddi gücünden, erkeklerin seçtiği kadın olup olmamaktan doğan değişken iktidarlar arasında kendi yolunu bulmaya çalışır Şehnaz. Bu dünyanın kralı değil kuklasıdır kadınlar. Bunu anlamak için bir katman soymak gerekir hikâyeyi. Şehnaz’ın ilk öfkesinin geçmesi, durup bakması; oysa Şehnaz’ın zihni susmaz, durmaz, düşünmeye izin vermez, aralıksız dönen bir çarktır. Olumlu ya da olumsuz kendi olma hâlini harekete geçirmişlerdir bu yetkisiz kadınlar. E. ise en başından itibaren bir engeldir Şehnaza; akademik özgünlüğüne, kadın olarak kimliğini bulmasına, cinselliğine, insanlarla ve hatta kendisiyle kurduğu ilişkiye bile. Başka biri olabilecekken saplantılı bir âşık olmuştur Şehnaz. Böyle bakıldığı zaman, isimlerden kurtardığımızda metni, elimizde kalan en ham bilgi erkeğin kadına yakın tarihte nasıl engel olduğunun, kişisel hayatlardan toplumsal hareketlere değin önünü ne kadar kapattığının net görüntüsüdür. Kadını kadına bile kırdırmıştır. İşte Annemin Uyurgezer Geceleri erken Cumhuriyet döneminden başlayarak çizdiği hafıza atlasında ve bu hafızanın taşıyıcısı/sahibi kadınlarda yer eden erkek arketipini bize gösteriyor. İlginç karakterlerin başına gelen ilginç ve dramatik unsurları bir kenara bırakırsak göreceğimiz şey kuşaktan kuşağa aktarılan pür bir hafızada erkeğin 100 yılı aşkın süredir durmaksızın devam eden cinsiyet eşitliğinden bihaber keyfi tutumudur. Üstelik E. özelinde (kendine ve etrafına maddi olarak yeterli, varsıl, karizmatik akademisyen, iktidar sahibi, muhalif, aydın erkek prototipi) bu tutumun mizojinizme vardığını söylemek de yanlış olmaz.

Konu E.’ye gelmişken, tam burada, Annemin Uyurgezer Geceleri’ne beni çeken, günümüz romanlarından ayrılmasını sağlayan ikinci başlığı açmak istiyorum. E.’nin bir aydın, akademisyen olarak yarattığı etki ve bu temsilin gerçeğimizdeki yansımasını tartışmaya açıyor Tunç. Üstelik bunu sadece E. yani mizojini erkek karakteriyle de yapmıyor. Hafıza kadın” Şehnaz’ı da bir aydın, akademisyen olarak elini taşın altına sokmamakla sorumlu tutuyor. Şehnaz’ın cümlelerinden okuyalım:

Bir zamanların Demir Perde akademisyenlerine benzedik, politbürocular versus biz halinde yaşıyoruz ve aşırı azınlıktayız. Yavaş yavaş zehirlendik. Ölenler öldü, kalanlarla sonu olmayan, bozuk bir yolda düşe kalka yürüyoruz, ileride bir yerde olduğuna inandığımız amacımız öyle bulanıklaştı ki, belki de öyle bir amaç yok, bilmiyoruz, en azından ben bilmiyorum.” s. 23

Birkaç paragraf sonra etrafında dolanmayı bırakıp her zamanki gibi dürüstleşiyor, şeffaflaşıyor Şehnaz:

Yalnız olmaktan şikâyetçi değilim, yeni insanlara ne tahammülüm var ne de tanışma arzum. Pek çok arkadaşım gibi ben de yalnızlığıma marazi şekilde bağlandım. Ara sıra İstanbul'dan gidemeyen birkaç kafadar Koço'da rakı balık buluşması yapıyoruz. Ne olacak bu memleketin hali sorusu geçen yüzyılda kaldığı için, bu hale gelmemizde ülkedeki korku ikliminin payı çok büyük anlatılarıyla kendimizi kandırıyoruz. Bazen bu iklimi değiştirecek bir şey yapmadığımız için kendimizi suçluyoruz, bazen suçlamıyoruz, ben de herkes kadar kandım herkes kadar gördüm diyoruz. Oysa bir zamanlar aydın sınıfına dahildik biz. Aslında hepimiz birbirimiz gibiyiz. Yaşadığımız bu acımasız zaman ve zeminde herkes kendini nasıl hissediyorsa biz de öyle hissediyoruz. Yalnızız, çağı anlamaya çalışmaktan vazgeçtik, hayattan aşırı yorgunuz ve depresyonun kucağında oturuyoruz.” s. 24, 25

Yine süpürelim isimleri, sadece temsiller kalsın bize! Annemin Uyurgezer Geceleri’nde bugünleri, bu atmosferi, yaşadığımız her korkunç politik deneyimi var edenin bu aydın sorumsuzluğu olduğunu söylüyor Tunç. Roman bu açıdan bir özeleştiri metnine dönüşüyor. Sonucuyla da yüzleşiyor:

Vapur nefes kokuyordu; kötü, çürük bir nefes, ülkenin nefesi, yoksulları kuşatan soğuğun katılaştırdığı, topluca alınan bir nefes.” s. 98

​Kendini münezzeh tutan üstenci bir tutumla değil, samimi bir pişmanlık, sert bir eleştiri, baskın bir sorumluluk duygusuyla gür çıkan bir ses duyuyoruz.

E.de vücut bulmuş erkek aydın prototipine hiçbirimiz yabancı değiliz. İkiyüzlülükleri, sansasyonları, özel hayatındaki haksızlıklar, öğrencisiyle romantik ilişki yaşamakta beis görmemesi, eşini aldatması, sadakatine hiç kimse ve hiçbir şeyin layık olmaması, kibri, bana dokunmayan yılanla pasif bir mücadele ederim korkaklığını “coolluk” olarak satması, elinden geleni” yaptığını sanan (12 Eylül mağduru öğrencilere avukat tutmak) snop duruşlarla, arada parlak” öğrencileri evine davet etmek (metresi Şehnaz da bu öğrenciler arasında), eşitmiş gibi” köprüaltı salaş birahane buluşmalarıyla flört edip ego tatmin etmesi, başarılı ve karizmatik eşinden de (Eyşan) vazgeçmeyerek hem pastam dursun hem karnım doysun diyen açgözlülüğü, dünya nimetlerinin tek bir tanesinden bile uzaklaşmayarak, erkeklik zaaflarına yenilen, etik değerleri kendince eğip büken, uzun lafın kısası tanıdığımız aydın profilinin ne kadar sakat olduğunu ve bu sakat aydınların” yarattıkları “ideal”in çürümüşlüğünü, hiç kimseye temas etmemesini, sonuç olarak da bugünün  müsebbibi olduklarının altını çiziyor. İşaret parmağıyla bir kişiyi gösterirken diğer dört parmağının “aydındık biz” dediği “bize” dönük olduğunu biliyor yazar. Tıpkı Şehnaz’ın E.ye duyduğu takıntılı, hastalıklı bağlanma gibi biz de bağımlıyız bu çürümüş aydınlarımıza. Tunç bunu da biliyor. Artık bazıları tonton dedelere dönüşmüş, birçok konu hakkındaki düşünceleri fosilleşmiş, kendini güncellemeyen, 40 sene önce yazdıklarını tekrar eden, üstelik bugünü yaratan adamlara saygıda kusur etmiyoruz. Bağımızı koparamıyor, eleştiremiyor, kendilerini güncellemelerini gerektirecek yaptırımlarda bulunamıyoruz. Bu açıdan bakıldığında biz de kendimizi sistemi koruyan ve yeniden üretenlerden azade tutamıyoruz.

​Annemle metnin buralarını konuşmayacağım muhtemelen; onunla hafızanın gücü ve hatıraların güzelliği etrafında nostaljinin güvenli kollarına bırakacağız kendimizi. Ayfer Tunç’un da bir romancı olarak başarısı tam da burada, hepimizi etrafında toplayıp kendini tartıştıracak bir metin Annemin Uyurgezer Geceleri; kimseyi dışlamıyor da kutsamıyor da. Ziyadesiyle entelektüel, fazlasıyla güncel bir roman.

0
271
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage