
“Her birimiz birer fragman gibiyiz. Bütünden kopmuş parçacıklar hâlinde, boşlukta oraya buraya savrulan insancıklarız; yalnızız ve “umut” denen bir illüzyonun peşinde, ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz bir beklenti içindeyiz” diyen Selçuk Demirel, deneme kitabı Gökyüzüyle Yüz Yüze’de çizgiden bilinçli bir geri çekilişle kelimenin açtığı boşlukta dolaşıyor. Bir nevi çağımızın kırık dökük haritasına kişisel bir ışık tutuyor.
“Hayat devam ediyor.
Sonuna kadar hayat!
Yaşasın hayat! Hayatımız
Çok yaşasın ölülerimiz!”
Uluslararası illüstratör Selçuk Demirel’den bir varoluş anlatısı: Gökyüzüyle Yüz Yüze… Uzun yıllar boyunca biriktirdiği not defterlerinden, aforizmalarından, mektuplarından ve daha önce yayımlanmamış söyleşilerinden derlenen bu kitap, okuru yalnızca kişisel bir hafızaya değil, bir dönemin ruhuna da davet ediyor. Metinler, Demirel’in hayatla kurduğu uzun ve sabırlı temasın yazılı kaydı niteliğinde. Ne bir anı kitabı ne de kronolojik bir hesaplaşma; daha çok, geçmişle bugün arasında açılan bir düşünme alanı. Bütünüyle yazılardan oluşan ve Okuyan Us Yayınları etiketiyle raflarda yerini alan Demirel’in bu kitabı; yalnızlık, zaman, sanat, çizgi ve yaşam üzerine düşüncelerini, Paris’e taşındığı ilk yıllardaki zorlukları, memleket özlemini ve eskiyle yeni arasında kurulan dostlukları samimi bir dille aktarıyor. Biz de uzun zamandır bakmayı unuttuğumuz “gökyüzü”nden adını alan bu kitabın fonunda, Demirel’le çizginin ve kelimenin izini süren bir röportaj gerçekleştirdik.
İzninizle sondan başlamak isterim. İsveç kökenli Finlandiyalı romancı, ressam ve karikatürist Tove Jansson’un şu sözlerini bugünkü ahvalimize pek yakıştırıyorum: “Herkes biraz yaralı, biraz kaçık, biraz da kayıptır… Cesaretimiz yoksa gün ışığını nasıl bulacağız peki?” Üstadın kelamından hareketle, kişisel ve meslek hayatınızın kadrajından 2025’in “Z raporu”na baktığınızda nasıl bir fotoğraf görüyorsunuz? Kısa ve uzun vadede, dünya ve kültür-sanat, edebiyat ekseninde öngörüleriniz neler?
“Z raporu” için, bir şeyin, bir hesabın bir noktada başlayıp başka bir noktada bitmesi durumunda bir değerlendirme yapabiliriz. Ama hayat bir yerde başlayıp bir yerde bitmiyor, mütemadiyen bir hareket içerisinde. Bu durumda 2025’i değerlendirmek zor; sosyal, ekonomik, mevsim değişiklikleri, süren savaşlar vb. yüzlerce sorun 2026’da da belki daha da vahim bir biçimde sürecek gibi görünüyor. Gazze’deki soykırım devam ediyor. Ukrayna’da devam eden savaşa Venezuela ve Grönland krizleri eklendi. Suriye, Lübnan, Sudan ve son günlerde kaynayan İran... Kanunsuzluğun kanunlaşmakta olduğu günler, biraz “Western / Vahşi Batı” gibi. Dünya ve kültür-sanat, edebiyat ekseninde bir öngörüde bulunmam zor. Geçtiğimiz yıl, Türkiye’de ve dünyanın önemli sanat merkezlerinde pek çok sergi açıldı. Nobel, Pulitzer, Goncourt, The Booker Prizes, Cannes gibi festivaller ve ödüllendirmeler bir çeşit rutin gibi yapıldı. Ama bazı ödüller kuşku verici. Örneğin, Nobel Barış Ödülü, bana göre bir skandal. Yaşadıklarımızın çok azının bu sanat eserlerine yansıdığını düşünüyorum. Gazze’de yaşanan soykırım bir Guernica katliamı kadar önemli ama bu felaketi resmedecek bir Picasso henüz ortaya çıkmadı. Belki de biraz zamanın geçmesi gerekiyor. Önümüzdeki aylarda İstanbul’da, “Fragmanlar” adı altında son birkaç yıldır üzerine çalıştığım işlerimi sergileyeceğim. Aynı adla, sergi tarihine yetişmesini umduğum bir kitap da yayımlanacak. Kitabın girişine şu notu düşmüştüm: “Bu kitapta birbirinden ilişkili ya da ilişkisiz parçacıkları bir araya getirip bir bütün oluşturmaya çalıştım. En azından bunları çizip boyarken ve yazarken dünyadaki kapladığım küçücük yerime ve kısacık hayatıma bir anlam, bir mana katmaya çalıştım. Manasız hayatın ne anlamı olabilir? Mana herkese lazım.”

Gelelim, “arkeolojik” kazı tanımını yalnızca hatıralar ve geçmişle değil, anlam ve anlama hâliyle de ele alan 387 sayfalık deneme kitabınız Gökyüzüyle Yüz Yüze’ye… Fonuna dünya ahvalini de alan bu kitabın çıkış hikâyesi nedir?
“Gerçek hatırladıklarımız mıdır!” Bu kitapta da birtakım parçacıkları bir araya getirip bütünleştirmeye çalıştım. Babamın ölümünden sonra Çınarcık’taki aile evini boşaltmak üzere ailece bir araya gelmiştik. Birçok şeyi atmak ve vermek üzere paketliyorduk; 80’li yılların başlarında, annem ve babama gönderdiğim üç mektubu banyo dolabının çekmecesinde buldum. Bu mektuplar, bütün ayrıntısı ile Paris’teki ilk yıllarımı, zorlukları, özgüveni ve umudu dile getiriyordu. Sizin de dediğiniz gibi, bu mektuplar beni “arkeolojik” bir araştırmaya itti. Yıllar boyunca tuttuğum yüzlerce küçük, büyük defterleri tarama başladım. O dönemde yazdığım notları, düşünceleri, aforizmaları ve o yıllardaki derin yalnızlığımı dile getiren metinleri, bir deftere kopya etmeye başladım. Bu bir anı kitabı değil, biyografik ögeler taşısa da bir biyografi ya da bir otobiyografi kitabı da değil. Dediğiniz gibi, fonda yaşadığımız günlerin izlerini ve etkilerini hissetmek mümkün bu notlarda. Bu notlar, bir çeşit düzensiz tutulmuş bir günlük gibi. Bu notlarla birlikte birçok çizim de vardı ama bu metinleri kitaba alırken bu çizimleri çıkardım. Sırf yazılardan oluşan bir kitap olsun istedim.
Annenizin vefatından sonra bulduğunuz mektuplarla başlayan bu “arkeolojik” süreçte sizi en çok şaşırtan ne/ler oldu?
Bu kitap belki bir terapi ya da psikoanalitik bir çalışma, bilmiyorum... Ama şunu söyleyebilirim ki, geçmişe yapılan yolculuklar benim için geleceğe yapılacak yolculuklardan daha ilginç. Notlarım arasında, dinlerken not aldığım iki kahve falı da var. Fal bakanın dili, söylemdeki gizem çok ilgimi çekmişti. Tasvirleri oldukça soyut olmakla birlikte somut şeyleri çağrıştırıyordu: “Yüreğiniz kabarmış, çok büyük sıkıntılar yaşanmış, ama hepsi arkanızda kalmış üç zaman içerisinde size bir paket geliyor.” Bu notlarımı da kitaba aldım.
Bütünüyle yazılardan oluşan ilk kitabınız bu. Çizgide yıllarca bilinçli ya da bilinçsiz biçimde kaçındığınız ya da yeterli gördüğünüz “anlatma ve/veya açıklama” ihtiyacı, bu kez yazıda sizi hangi rotalara götürdü? Çizgide özellikle mesafeli durduğunuz açıklama ve altyazı meselesi, yazıda nasıl bir forma dönüştü?
Evet, desenlerimde ve resimlerimde, gazete ve dergilerde yayımladığım çalışmalarımda yazıya yer yok, gerek de yok. Ancak Le Monde gazetesinde bana ayrılan ve “Carte Blanche” adı verilen köşede dilediğim çizimleri yayımlıyorum; konuya ben karar veriyorum. Bir alan, bir tür resimli makale gibi; yayımladığım her resme bir ad, bir başlık veriyorum. Bu bazen bir kelime bazen de bir cümle olabiliyor. Başlık bulmak ise kimi zaman ciddi bir çalışmayı gerektiriyor. Dediğim gibi, bu kitabın resimlerden arınmış, sadece metinlerden oluşan bir çalışma olmasını istedim. Sunuş, prolog, monolog, diyalog ve epilog gibi bölümlerde ise Abidin Dino, Komet, Latif Demirci’nin desenlerine yer verdim. Buna ek olarak, kapakta kullandığım bir desenim de bulunuyor.
1954’te Artvin’de başlayan yaşam hikâyeniz, bu deneme kitabının doğuş yılı olan 2024’e gelindiğinde -ve belki de- hiç açılmamış defterleri de gün yüzüne çıkarmış olabilir. Son kertede bugüne nasıl bir tebessüm düşüyor?
Nesimi’nin dediği gibi: “Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi / Kâh inerim yeryüzüne seyreyler alem beni.” 1954’te Artvin’de başlayan hayat, 2026’da da seyrüsefer hâlinde. Yeni projeler, yolculuklar, rastlantılar... Geçmiş, bizim içimizde taşıdığımız ve nereye gidersek götürdüğümüz biziz. Yaşadıklarımızın toplamıyız.
Eleştirmenler çizimlerinizi şöyle tarifliyor: “Çizimleri, fotoğraftaki gerçekliğin yetmediği, yazılarak anlatılamayacak meselelere dokunarak; kendine özgü alfabesi, mizah ve düşünce dünyasıyla derdini aktarıyor.” Siz ise çizimlerinizin bir hikâye anlatmadığını, kendi kendini de eleştiren bir noktada durmaya çalıştığını ve ona bakanın katkılarıyla hayat bulduğunu söylüyorsunuz. Bugün çizgi sizin için ne ifade ediyor?
Bu sorunuza, kitaptan bir alıntıyla karşılık vermek isterim. “Çizgilerimde bilmece ya da bulmacadan çok ona bakanların düşüncelerine ya da hayal güçlerine güvenerek desenimi oluşturmaya çalıştım. Çok fazla gevezelik etmekten kaçınırım. Nasılsa anlarlar diye tarif etmeye yol göstermeye çalışmam. Yolunu kaybeden olursa başka yollar denemesini öğütlemem. Çizdiklerimin gizli anlamları olabilir ama bu onları özellikle gizlediğim anlamına gelmez. Kimseye beğendirmek gibi özel bir çaba sarf etmem. Çizdiklerimle bir hikâye anlatmıyorum ama ona bakanlar gördüklerini hikâye edebilirler. Hikâye gibi anlatabilirler.”

Eserlerinizde kültür, medya, ekonomi, politika ve doğa gibi küresel kavramlara getirdiğiniz eleştirel ve mizahi yaklaşım, sizi takip edenler için birer referans noktası kıvamında. Kitap illüstrasyonlarından dergi ve kitap kapaklarına, desen albümlerinden kartpostal ve afişe uzanan geniş üretim alanınızda, bugüne dek sizi en çok etkileyen çalışmanız hangisi oldu?
Desenimin yayımlanacağı mecra ister 300-500 satan bir gazete olsun, ister yüz binlerce okura ulaşan bir yayın; bu durum ortaya koymaya çalıştığım işin niteliğini belirlemez. Desen yaparken her zaman aynı özeni ve ciddiyeti gösteririm. Elbette çizgimin yüz binlerce insan tarafından görülmesi çok kıymetli, ancak bunun yaratma sürecime doğrudan bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Çok sevdiğim desenlerim var; ne zaman ne için çizdiğimi hatırladığım, orijinalinin satıldığında üzüldüğüm çalışmalarım da var. Daha az önem verdiğim, hatta unuttuğum birçok çalışmamın da olduğu gibi. Bugüne dek çok sayıda kitap yayımladım. Her bir kitabın tasarlanması ve kitaba dönüşmesi aylar, bazen yıllar sürüyor. Bir kitap projesi üzerinde çalıştığım bu süreç benim için son derece heyecan verici. Proje kitaba dönüşürken, ete kemiğe bürünürken birtakım ekonomik süreçlerden geçiyor. Ve nihayet “bitti” deyip yayımlandığında dokunulmazlık kazanıyor. Artık bir kitap oluyor…
John Berger’in Göz Alabildiğine adlı kitabınız için kaleme aldığı önsöz çok çarpıcı: “Tarihin tuzaklarını yıkmanın bir yolu da insanların sonu gelmeyen sorularını sormaktır… İşte Selçuk’un karalamaları da sözcük kullanmadan bunu yapar. Biz neyin parçalarıyız?” Siz de diyorsunuz ki: “Soru sormak bir cins düşünmeye çalışmak, çağırmak, belki bir cins teslim olmama biçimi olsa gerek. Her şeyin açıklamasını isteyen çocukların yaptığı gibi.” Bugün dünyaya baktığınızda sizce, biz/ler neyin parçalarıyız?
Her birimiz birer fragman gibiyiz. Bütünden kopmuş parçacıklar hâlinde, boşlukta oraya buraya savrulan insancıklarız; yalnızız ve “umut” denen bir illüzyonun peşinde, ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz bir beklenti içindeyiz. Yarının gelmesini ve daha iyi olacağını umuyoruz.
Gökyüzüyle Yüz Yüze’yi bitirdikten sonra aklımda, sevdiğim yazarlardan Fernando Pessoa’nın kitaptaki şu alıntısı kaldı: “Ağaçla ağacı görmek arasında düşün yeri nedir? Yaşayanla yaşam arasında ırmak ne yandan akar?” Peki, siz bu deneme kitabını hazırlarken fonunuzda neler vardı?
Fonda hayatımız vardı: Hayatımıza anlam katan her şey; yazarlar, çizerler, ressamlar, şairler, şarkılar, hatıralar, yolculuklar, tatlar, kokular, dostluklar, ölümler... Bütün bunların bu kitabı dönüştürdüğünü düşünüyorum.
Kitabın adından yola çıkarsam; gökyüzü, kitapta romantik bir metafor olmaktan ziyade, daha çok yukarıdan bakma, mesafe alma, insanı ve dünyayı minimal bir evrende görme/görebilme biçimi. Yerle gök arasında kalmış bir bilincin dili gibi… Siz bu başlığı nasıl yorumluyorsunuz?
Geçtiğimiz yıl Fransız Kültür’de ve İstanbul, Ankara, Eskişehir, Bursa gibi farklı şehirlerde açılan sergimin adı “Yerle Gök Arasında” idi. Bu sergide çevreyle ilgili kaygılarımı, değişen iklim krizini, düşüncelerimi, endişelerimi ve bu güzelim dünyamızın rant hırsıyla nasıl hoyratça mahvedildiğini dile getirmiştim.
Bugünden geçmişteki genç halinize ne söylemek isterdiniz?
Böyle bir denemeyi Kıyıda Tek Başına kitabımda yapmıştım. Bir kıyıda yirmili yaşlarındaki kendimle karşılaşmamı hikâye eden bir kitap. (YKY 2019)
Kitapta bazı kelimeler dikkatimi çekti. Sizde bu kelimeler hangi anlamlara karşılık geliyor?
Işık: Hayat
Gölge: Gizem
Sıkıntı: Yaratma
İlham: Etki
Kedi: Duygu