08 MART, CUMA, 2024

“Denemeye Devam Eden Bir Kız Çocuğuyla Karşı Karşıyayız”

Hande Acarel ile toplumsal kuralların canına okuduğu bir kadının kendini yaratma hikâyesini anlattığı ilk kitabı Salyangoz hakkında merak ettiklerimizi konuştuk.

“Denemeye Devam Eden Bir Kız Çocuğuyla Karşı Karşıyayız”

Her zaman içimizde öykülerle yaşarız. Geçmişten, bugünden kimi zaman da gelecek planlarından beslediğimiz öykülerdir. “Anlatsam roman olur” cümlesini kuranların çok azı anlatır, gerçek şu ki anlatılanlar da çoğu zaman roman olmaz. Yine de bazı insanlar öykülerini paylaşma, yazma cesareti gösterir. Hikâyesinin peşine düşer ya da hikâyesi bir türlü peşini bırakmaz. Yazmanın, paylaşmanın da epey yolu var artık günümüzde. İçlerinden bazıları kitap olabilme niteliğine sahip.

İlk romanlar kimi zaman yazarın anılarından öteye gidemezken bazen kurmacanın sonsuz imkânlarından faydalanarak yüzyıllarca yaşayan, ilham veren, imkân sunan eserlere dönüşür. Ve elbette her yazarın hayali metninin, sesinin uzaklara uzanmasını görmektir.

​Hande Acarel de yakın zamanda ilk kitabını yayımlayan yazarlardan. Epona Kitap tarafından okurla buluşturulan Salyangoz, sudan çıkmış balık misali ruhsal evrimini geçirme sürecini ele alıyor. Aşk, bekaret, anne olmak, terk edilmek, aldatılmak gibi temaların cesaretle ve dürüstlükle işlendiği ilk romanı konuşmak için Hande Acarel ile buluştuk.

İlk kitabınız Salyangoz nasıl doğdu?

Çok uzun zaman önce üç dört sayfalık bir öykü olarak başladı yolculuğuna. Bir sabah uyandım, kahve yaptım ve defterin başına oturdum. Her zaman bir defterim vardır. Her şeyi yazarım oraya. Gündelik işleri de aklıma gelen herhangi bir fikri de hoşuma giden bir cümleyi de... Her şeyi. Salyangoz’un ilk sayfaları oraya yazıldı. Ama o sabahtan sonra uzun bir süre ara verdim. Özel hayatımda pek çok şeyin değiştiği bir dönemdeydim. Salyangoz da bu süreçten nasibini aldı. Yıllar sonra bilmiyorum neden, yeniden başladı hikâyem. Ama bu kez Salyangoz dünyaya gelene kadar bırakmadım işin ucunu. Doğana kadar bekledim.

İlk kitaplar yazarın kendi hayatından çok izler taşır, Salyangoz’un ne kadarını Hande Acarel’in hayatını oluşturuyor?

Evet tabii ki benden pek çok iz taşıyor. Hem anılar hem yaşanmışlıklar hem de hisler bağlamında… Elbette olay örgüsü, anlatılan mesele benim yaşamıma ait değil. Ama bütün hikâyeyi ortaya sersem, tüm karakterleri de yan yana dizip şöyle karşılarına geçip bir baksam, tanıdık gelen bir sürü şey bulurum. Adını çıkaramam ama bir yerlerden tanıdığıma yemin edebilirim.

Salyangoz’un meselesi nedir? Neden anlatıldı?

Salyangoz, farklı zamanlarda yolculuğuna başlamış iki kadının hikâyesi. En temelde böyle ifade edebilirim. Bir anne ile kızı yaşamı birlikte kotarmaya çalışıyorlar. Başlarından geçen travmatik bir terk edilme hikâyesi var. Üzerlerinde farklı bir tesire sebep olan ortak bir mesele bu. Travma aynı ama izler farklı.

Asıl sorun aralarındaki ilişkinin dengesizliği. Bir miktar adaletsiz ve tek tarafın üzerine yük bindiren cinsten. En temelde dengeden yoksun ilişkiler üzerine söylemek istediklerim olduğunu fark ettim. Salyangoz’un birincil meselelerinden birisi bu... Bu dengesizliği hayattaki derin ilişki boyutu üzerinden anlatmak için yola çıktım diyebiliriz. İki sevgili, iki arkadaş değil, anne ve kız ilişkisi üzerinden resmetmek iyi bir fikir gibi geldi. Genelde anneler yaşamlarını çocuklarına adarlar, Salyangoz’da tersi oluyor. Bir kız çocuğu annesine annelik yapıyor. Bu çok sıkıntılı bir şey. Bunun tetiklediği bir akışı izliyoruz roman boyunca. Diğer yandan babanın yok oluşuyla inanılmaz bir hayatta kalma savaşı da veriliyor elbette. Erkek figürüne olan takıntı, onun yokluğunda toplumun ve bizzat kadının kendisinin kendisinde yarattığı engebe… Bunları dile getirmekti niyetim.

​Aşk, hamilelik, yolculuk, arkadaşlık Salyangoz’un yan hikâyeleri. Ana mesele kadın, erkek ve aile ilişkisinin çetrefiline dayalı. Hayatın akışına dur diyen ve tabiri caizse kendi kendini baştan doğuran bir karaktere şahit oluyoruz. Bu beni çok heyecanlandırıyor. Denemeye devam eden bir kız çocuğuyla karşı karşıyayız. Kendini yıkıntıların arasından kaldırıp yoluna devam eden bir kadının.

Karakterlerinizi gerçekçi kılmak için nasıl bir yol izlersiniz? Tanıdıklarınızdan faydalanıyor musunuz?

Kısmen… Zihnimde bir figür beliriyor. Bazen yazmak istediğim karakter birini çağrıştırıyor. Bazen de birilerini yazdığım karaktere benzetiyorum. Başlangıçta böyle bir karar olmuyor ama yazmaya devam ettikçe, karakterin dünyası geliştikçe tanıdığım bazı insanların bazı özelliklerini anımsıyor ve yazdığım kişiye aktarıyorum. Birebir taşıyamıyorsunuz neticede karakter kurgu dahi olsa onun da kendine özel biricik bir dünyası var. Sadece ona ait bir şeyler kalmak zorunda. Ama tanıdığım birileri yazdığım karakterlere katkı sağlıyor elbette.

Yayımlanma aşamasında dosyanız roman olana kadar neler yaşadınız?

En zor soru bu oldu. Bir şeyi sıfırdan yaratmak, doğurmak, oldurmak her zaman zor. Konu ne olursa olsun, yoku var etmek ıstıraplı bir şey. O yüzden Salyangoz’u ete kemiğe büründürmek elbette zordu. Ama bence sonrası, yani okurla karşılaşmasını sağlamak çok daha badireli bir süreç. Bir şey üretince onun başkalarıyla da karşılaşmasını hayal ediyorsunuz. En azından benim için öyle oldu. Sadece kendim için yazdığım, kendime sakladığım şeyler elbette var. Ama bir zaman sonra bütün o yazdıklarınız sizde bir birikintiye neden oluyor. Ve bir gün taşmak istiyorsunuz. Taşmaya başlamak. En azından biraz suyu boşaltmak… Ama siz bunu istiyorsunuz diye dünya da sizden bunu istemek, beklemek zorunda değil tabii kiJ. Size inanarak yola çıkacak, yazdıklarınızı basmaya evet diyecek, bu yola çıkmanıza olanak sağlayacak insanları bulmak, hayalinizi ete kemiğe büründürmek, üretim sürecinin bir parçası ve en zor halkası bence. Kendimi bu anlamda şanslı hissediyorum. Diğer şansım da bana inanan birilerinin sürekli yanımda olmasıydı. Bu süreci size güvenen birileriyle paylaşmak çok önemli ve iyileştirici. Salyangoz’un fikir boyutundan kitap olma yolculuğuna kadar hemen her aşamasında Hakan yanımdaydı. Birisi size inanmaya devam ettiği sürece canınız yansa dahi içinizde ayağa kalkıp yürüyecek gücü körükleyebiliyorsunuz. Bir süre sönseniz de size el veren bir ortak yeniden alevlenmenizi sağlıyor. Bana ve Salyangoz’a inanmaktan hiç vazgeçmedi. Bu sürecin panzehri Hakan’dı kesinlikle. Ortağım oldu ve beni hep yüreklendirdi.

Özellikle Annie Ernaux’nun Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması deneyim alanından beslenen kadın yazınına hakkını teslim etti. Salyangoz’u deneyim alanı yazını olarak okuyabilir miyiz?

Sanırım evet. Temelde derdim; kendi yaşam deneyimim, bildiklerim, öğrendiklerim ve inandıklarım üzerinden kadın, erkek, aile ilişkileri, evlilik, duygusal ihmal gibi meseleleri dile getirmek. Okurun bu deneyime şahitlik etmesini sağlamak. Dolayısıyla sanıyorum Salyangoz’a bu perspektiften baktığımızda bir deneyim alanı yazını olarak görebiliriz.

Bu ilk kitabın, yazma rutinlerinden bahsedelim biraz; disiplinli misiniz? Nasıl bir yazma planınız var? Yazmak isteyen, hikâyesi olanlara verebileceğiniz ipuçları var mı?

İç disiplini olan biriyim. Hemen her konuda. Profesyonel yaşamda da özel hayatımda da rutin yaratmayı çok severim. O yüzden sürekli yaptığım şeyler vardır. Bir zaman sonra bu sürekli yapma eğilimi sizi disiplinli birine dönüştürüyor. Sürekliliği bozduğunuzda rahatsız olmaya başlıyorsunuz.

Hatta zaman zaman kendimle ve duygularımla baş etme yolu olarak bile kullanıyorum bu durumu. Çünkü beni bana bırakırsanız bir serseriye dönüşmem an meselesi. Öyle bir ruhum var, biliyorum. Sınırlarda gezinmeyi severim. Ben de kendimle baş etmenin yolunu böyle buldum. Rutin yaratıp, disiplin sağlayarak ve bana iyi gelen şeyleri sürekli kılarak… Anlayacağınız birtakım küçük oyunlarla kendimi dengede tutmaya çabalıyorum. Yazma edimi de bunların en başında geliyor. Beni daha berrak birine dönüştürüyor, dengeliyor ve iyileştiriyor. Dolayısıyla hayatımda yazma eylemi her zaman hayatımın merkezinde duruyor. Yazmaktan hiç vazgeçmedim. Bu bir roman, öykü, şiir vs. olmak zorunda da değil. Bazen yazmamın nedeni sadece düşüncemi aktarmak, duygumu sağmak, kendimle karşılaşmak da olabiliyor.

​Yazmak isteyenlere önerim işte tam olarak bu. Süreklilik sağlamak ve eylemde olmak. Yazma eyleminde. Devamlılık. Pratik etmek... Yazma deneyimi ancak yazarken gerçekleşebilir. Eylemek lazım. Düşünürken değil. Düşündüğümüzü yazarken gelişiyoruz. Özetle işin üstünde olmak lazım. Her zaman. Neyse o yapmak istediğimiz, eliniz o işin üzerinde olmalı. Önemli bu.

Masanızda şimdi ne var?

Yeni bir hikâyem var. Yazım aşaması başladı. Yirmi sayfa kadar ilerledim. Henüz elini, kolunu, saçının rengini, gözünün şeklini falan net olarak bilmiyorum. Karşısına geçip biraz izliyorum, bakıyorum, onu anlamaya çalışıyorum. Isınma turları kısacası. Henüz gerçekten tanışmadık. Ama karşı karşıya geldik. Gördük birbirimizi. Selamlaştık :). 

İlk kitabınızın ilk imzasını kimin için attınız ve ne yazdınız?

Çocukluk arkadaşım için. Hatta belki piyasaya çıktığı an kitabımı ilk satın alan da o olabilir. Bunu iddia edemem elbette. Ama ikimiz de buna inanıyoruz. Yayına çıkacağı gün, saatleri saydı. Ve “satışı başladı” dediğim an da aldı. Dünya için küçük bizim için büyük bu olay mutlu ediyor beni.

“Tüm bunlara iyi ki benimle şahit oldun. Canım Ebru.”

0
1233
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Advertisement
Geldanlage