16 ŞUBAT, PERŞEMBE, 2017

“Tuvallerim Göğe Uzasın İstiyorum”

Hüseyin Arıcı, x-ist’te açılan “Aldanma!” isimli sergisinde gerçeklik ve yanılsama ile kurduğu ilişkiyi farklı malzemelerle taklitten öte bir kandırmacaya nasıl dönüştürdüğünü gözlemleme imkanı sunuyor. Hazır nesne kullanımını eleştiren ve sorgulayan Hazır nesne serisi fotoğraflarda görüldüğünde başka, sergi alanında ise bambaşka bir algı yaratıyor. Omurgasızlar serisi ise yine sanat içinden insani sorular soruyor. 

“Tuvallerim Göğe Uzasın İstiyorum”

Son sergisi “Aldanma!” ile sanatseverlerle buluşan Hüseyin Arıcı ile, ilham kaynakları, son serileri, doğadan aldığı ilham ve ritüeller üzerine konuştuk. Sergi 11 Mart’a dek x-ist’de ziyaret edilebilecek.

Yakın zamanda x-ist’in sanatçısı oldun, 9 Şubat’ta da galeride “Aldanma!” isimli sergin açıldı. Burada üç serini sergiliyorsun. Biraz bahsetmek ister misin bu üç seriden?

1 serisini önemsiyorum, çünkü her şeye başladığım nokta o benim için. İlk sergimin olmasıyla isminin çok bir ilgisi yoktu, bu seride bir İbadet enstalasyonu vardı, bunu arazide kurgulamıştım ve ilk hedefim aslında bunu gerçekten hazır nesne kullanarak yapmaktı. Gerçek keresteleri alıp araziye yerleştirmeyi planlamıştım. Nallıhan’dan Ankara’ya o zamanlar yeni gelmiştim ve o esnada ormandan kesilen ağaçların şehirde kendine yer bulup endüstriyel nesnelere dönüşmesi kendimle özdeşleştirdiğim bir şeydi, ben de doğayla içli dışlı yaşıyordum o zamanlar. 

Yağlı boyayla da üniversite birinci sınıfta tanıştım, aşık oldum. Ve bu konuda bir seçim yapmama gerek olmadığını düşündüm, bence nesnelerimi kendim yağlı boyadan oluşturabilirim. İbadet enstalasyonu bu şekilde başladı, tuvallerin standartlarını değiştirdim, ince uzun gökyüzüne uzanan çalışmalar oldu. Bunlar sanatta bir algı, kavram karışıklığına sebep oldu. Gerçek mi değil mi sorusu ortaya çıktı. Ahşabın kenarlarını da boyamam işin gerçekliğini güçlendirdi. Burada yavaş yavaş üslup ortaya çıkmaya başladı, başta kavramla belirmişti bu düşünce, sonra baktım ki insanlar daha çok bu aldatmacaya kendilerini kaptırıyor, bunun üzerine gitmeye çalıştım.  1 serisi içindeki Benim kasnaklarım da tuvalden adlı bir çalışma hazır nesneye geçiş yapmama vesile oldu. Kasnak kısmını tamamen tuvalden yapıp kasnağın kendisini resme dönüştürdüm. Bu noktada hazır nesne serisine geçip insanları neden kandırmam gerektiğini sormaya başladım. Hazır nesne muhabbetinin fazlaca suistimal edildiğini fark ettim, insanlar şişirme işler yapıyordu. Ben de bunun üzerinde durdum, yani insanlar galeriye girdiğinde benim hazır nesne kullanma ihtimalimi düşünecek, bu masanın yağlı boya olma ihtimalini hiçe sayacaklardı. Ben de insanları böyle çektim, “masa şeklinde tuval üzerine yağlı boya”, “kalem şeklinde tuval üzerine yağlı boya” gibi türeyip gitti...  

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Omurgasızlar serin Contemporary İstanbul’da yoğun ilgi görmüştü.  Kimler bu “omurgasızlar”?

Ben yerleştirme aşığıyım, düzeni çok seviyorum, belli bir düzen tutturmaya özen gösteriyorum ve bunu da yaparken tuval, yağlı boya veya kendi yaptığım malzemeyi kullanmayı istiyorum. 2000 sülük olsun ama her bir sülüğü ben yapıyım ve yerleştireyim istiyorum, çünkü öznelliklerini de korumak istiyorum. Bu yüzden çoğaltma kalıplar kullanmıyorum. Hazır nesne serisinde üslup kavramın kendisine dönüşmeye başlayınca orada size bahsettiğim ve sanat çevresinde tanık olduğum kaypaklıklar bir anda Omurgasızlar serisinin üretimine sebep oldu. Çağdaş sülükler bu çağdaşlara, hem de onların izleyicilerine bir gönderme olarak kurguladığım bir şeydi. Tüm bu omurgasızlara ünvan verdim, meyve kurtlarıyla ilgili bir kompozisyon yaptıysam eğer altına muhakkak “rejisör kurt” veya “profesör kurt” diyordum ve onların ağzından metinler yazıyordum. Omurgasızlar da bu şekilde doğdu. Üç seri de birbirini doğurdu. Hepsinin tek çatı altında toplanmasının sebebi de “aldanma”, “aldatmaca” oldu. Hem ben işlerimde kandırmaya çalışıyorum hem de dünyadaki kelimelerle veya tavırlarla süregelen kandırmacaları gösteriyorum. Çok daha politik anlamlar türetti insanlar bu işlerden, fakat ben en küçüğünden en büyüğüne tüm omurgasızlıklardan bahsediyordum.

“Aldanma!” sergisinin metni  “Sonra bir kuşkuya kapıldım; ya bu da bir rüyaysa ve resimler endüstriyel ürünlere dönüşmüş, mobilyalar gibi kullanılıyorsa ve dünya da omurgasızların elindeyse?” sorusuyla kapanıyor. Sence endüstriyel ürünlerden yararlanan sanat işlerini tuval üstü işlerden ayıran şey ne?

Şu anki kaygılarımdan birisi o, çünkü endüstriyel bir ürüne dönüşmeye başladı. Picasso’nun resim silah olduğunu söylediği bir sözü vardı. Evet, resmi bir silah gibi görüyor ama şu anda silahlıktan çok bir mobilyaya dönüştü. Benim disiplinim olduğu için hep resim odaklı konuşuyorum ama mobilyadan ne farkı var diye sormaya başladım kendime. Bir sergide bir yangın panosu yapmıştım, bunu anlatarak cevap verebilirim. Bir sergiye girdiğimizde o resmin orada duran o yangın söndürücüden ne farkı var diye düşünmeye başladım. Beni bunu sormaya iten bir çok sebep var, sanat eserlerini okumaya çalışırken bazı nitelikler arıyoruz, o nitelikler eksik kaldığında onların endüstriyel nesnelere dönüştüklerini hissettim. Orada olması gerektiği için var, bir sergi resmi olması gerektiği için yapılmış gibi bir his uyandırdı. 

  • "Tuval üzerine yağlıboya resim şeklinde tuval üzerine yağlıboya", Tuval üzerine yağlıboya resim şeklinde tuval üzerine yağlıboya,2016
  • "Benim kasnaklarımda tuvalden", tuval üzerine yağlıboya, 72 x 130 cm; 60 x 72 cm her biri, 2016
  • Ardıç, Tuval üzerine yağlı boya, 100 cm çap, 2016
  • "Tüketmek üretmektir",Modelaj hamuru üzerine yağlıboya,Ø 43 cm, 2016
  • "Aldanma",Modelaj hamuru üzerine yağlıboya,Ø 118 cm,2016

"Aldanma",Modelaj hamuru üzerine yağlıboya,Ø 118 cm,2016

Bir Ankaralı olarak 2013’teki  “Buraya bakarlar” serginiz öncelikle adıyla beni heyecanlandırmıştı. Ankara’da sanat yapmak nasıl? 

Evet evet, onu Alper Aydın ve Ali Şentürk’le beraber yapmıştık. O zamanlar Cer Modern’in atölyelerinde çalışıyorduk, sürekli düşündüğümüz konular vardı ve o konular üzerinden ortak bir sergide buluşalım istemiştik. “Buraya Bakarlar”da Hazır nesne serisini kullanmıştım. Ankara’nın şöyle bir avantajı var, uygulamaya daha çok zamanınız kalıyor ve daha çok destek olabiliyoruz birbirimize. Ankara iyi bir mutfak ama iyi bir vitrin değil maalesef. Kendimizi göstereceğimiz, izleyiciyle buluşabileceğimiz çok az alan var ama üretim için mükemmel bir yer. 

Arazi sanatıyla ne kadar ilgilisin?


İlk başta çok ilgi duymuştum, çok hayran kalmıştım. Doğadaki nesneleri alıp doğada yine şekillendirmek, var olan nesneleri kullanmak fikri mükemmel geliyor bana. O bütünlüğü korumak, o bütünlüğün içinde kendine yer vermek… Ama bu kadarla sınırlı kaldı. Bir tek arazi enstalasyonu yapabilmiştim. Ama beni orada etkileyen şey tamamen doğaya besin çıkarmak, onu korunmasız bırakmak… Galeride itinayla koruduğunuz o şeyi orada korunaksız bırakmak. Keza öyle olmuştu, açılışta yağmur yağmıştı ve işler heba olmuşu ama istediğim bir şeydi bu. Bir de araziyi hem iç mekana hem dış mekana yayılan bir sergiyle kurgulamıştım. İbadet yerleştirmesi iç ve dış mekana yerleştirilebiliyor, her seferinde etkisi farklılaşıyor. İç mekanda altı metrelik tuvallerin yanında sen küçüCük kalıyorsun, ezilecek gibisin, ama araziye çıktığında işin kendisi minicik kalıyor. Beni etkileyen o olmuştu, gökle yer arasında ince bir çizgide kalıyor olması biçimsel anlamda beni tatmin ediyordu. 

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Doğa bir şekilde sanat üretiminin başlıca konu, yola çıkış ve öznelerinden. Doğanın senin sanatındaki yansıması alıştığımızdan daha kişisel. Nasıl bir ilişki bu?

Geçmişten gelen bir şey bu, hala duyduğum özlemle alakalı. “İmkanım olsa da tekrar gitsem” demek gibi, ama buraya geldiğinde de tıpkı ben gibi geliyor o nesneler, mutlaka endüstriyel bir şey değiyor veya kurtlaşıyorlar. Bir arkadaşımızın yaptığı bir çalışma bunu çok iyi özetliyor, Esin Aykanat Avcı çalışmalarında mantarları kullanıyor. Mantar doğal bir varlık ama burada şehirde bittiğinde iğreniyoruz, parazit olarak bakıyoruz. Ben de aşağı yukarı bu yoldayım, doğadan bir nesne geliyorsa bu şekilde geliyor. 

Sanatla dini ritüeller arasında paralellikler kurduğun bir yazın var. Ne noktada kesişiyorlar sence?

Çalışmak kısmı... Çalışmak ibadetin bir parçası. Ritüel kısmını da şu örnekle açıklamak isterim, Nallıhan’a bahar geldiğinde dağların tepelerine çıkarlar ve dualar ederler, bu şekilde bir uğultu doğar. Bu o kadar hoşuma gider ki... Bir ilahinin bir senfoniden bir farkı yok benim için, demek ki aradığım hissiyat bu. Burada yakaladığım o şeyi, sanatta o kesişim noktalarını kullanmak istemiştim. İbadet’te bu vardı, o tuvallerin dağa çıkıp dimdik dua etmesi, göğe uzanma fikri... Mesnevi’de o vardır ya, dönerler dönerler hep bir vidanın yukarı çıkma hareketiyle dönerler. O gökte ne var merak ediyorum, o yüzden ben de tuvallerim göğe uzasın istiyorum. Tavaf işinde ise daha farklıydı, orada da gerçek bir ahşap parçası var merkezde, etrafında da yaptığım on beş santimlik tuvaller var, onlar da sahte olanın etrafında dönüyorlar, sahte olanlar gerçeğinin çevresinde dönüyorlar, aslında gerçekliğini arıyorlar. Bu bana ilginç geliyor, ilkel çağda gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü bilmeden onları bunu yapmaya ne itti, bu enerjiyi merak ediyorum.

  • "Bak Kiraz",Modelaj hamuru üzerine yağlıboya, ahşap, vernik.8 x Ø 70 cm, 2016
  • "Çağdaş Sülükler", Yerleştirme, 2015
  • 'Eski Bir Ayna', Alçı, yağlı boya, vernik, modelaj hamuru üzerine yağlı boya, çerçeve (detay), 120x80 cm,2016

'Eski Bir Ayna', Alçı, yağlı boya, vernik, modelaj hamuru üzerine yağlı boya, çerçeve (detay), 120x80 cm,2016

Not: Hüseyin Arıcı'nın "Aldanma!" başlıklı kişisel sergisini sanatçı eşliğinde deneyimlemek için 18 Şubat Cumartesi günü saat 15:00'da x-ist'e uğramayı unutmayın.

0
2106
1
Fotoğraf: Nazlı Erdemirel
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle