18 EYLÜL, PERŞEMBE, 2014

Sanat Eğitimi Nasıl Olma(ma)lı?

Günümüzde sanat eğitimi veren bir kurum, teknik eğitime verdiği önemi teoriye de eşit oranda vermek zorundadır. Sanatın güncel halinin maddi ve maddi-olmayan formlarının felsefi, sosyolojik, psikolojik veya siyasi kavramsal göndergelerinin çeşitliliği bunu zorunlu kılmaktadır.

Sanat Eğitimi Nasıl Olma(ma)lı?

Oysaki Türkiye’deki sanat akademilerinde zanaat kafası hâlâ hâkim görünmektedir. Sanatçıdan çok zanaatçı yetiştiren bu kurumlar, sanatın bugün sahip olduğu teknik (daha doğrusu teknolojik) ve entelektüel olanakların genişliği karşısında kendilerini yenileyememekte, hatta daha çok içe kapanarak reaksiyoner bir refleks üretmeye devam etmektedir. Bunu test etmek için, herhangi bir akademinin öğrenci mezuniyet çalışmalarına bakmak yeterlidir.

Türkiye’de onlarca sanat akademisi var ama bu akademilerin birçoğu 18. yüzyılın ikinci yarısından kalma bir akademi modelini takip ediyor. ‘Güzel sanat’ kavramı etrafında örgütlenmiş olan bu model, usta-çırak ilişkisi biçiminde inşa edilmiş geleneksel atölye düzeninde çalışmaktadır. Ortaçağ'ın sonunda icat edilmiş yağlıboya tekniğini, Rönesans’ta yeniden gündeme gelen ama daha çok 18. yüzyılda yaygınlaşan çıplak bir modele bakarak uygulamak temel sanat eğitimi olarak görülmektedir. Bu anlayış, sanatçıdan hâlâ çok fazla el beceresi göstermesini beklemektedir. Aynı zamanda Gombrich tarzı ilerlemeci ve öykücü bir sanat tarihi bilgisinin öğretilmesiyle, bu eğitim, sözde teorik olarak desteklenmektedir. Avrupa modernizmi tarafından 19. yüzyılın sonundan başlayarak büyük oranda terk edilmiş olan bu model, yerini, deneysel ve kavramsal ağırlıklı üretimleri teşvik eden ve farklı bilgi türleri etrafında oluşturulabilen bir sanat ve sanat eğitimi biçimine bırakalı yeterince uzun zaman oldu. 

Aslında ‘akademi’ kavramı Platon’un tasarladığı ilk biçiminde teknik eğitimi kesinlikle ön görmüyordu. Her türlü sanatsal faaliyeti teknik/zanaat (tekne) kategorisine sokarak akademik eğitimden dışlayan Platon, üyelerinin, ellerini ya da bedenlerini değil (çünkü bu kölelere yakışırdı) ‘logos’larını (akıl ya da söylem) kullanmalarını talep eden entelektüel bir eğitim modeli ortaya koymuştu. Rönesans’ta, özellikle Leonardo da Vinci’nin şahsında, Platon’cu akademi modeline belli belirsiz öykünen bir sanat anlayışı öne sürüldü. Bilindiği gibi Rönesans İtalya’sında, Floransa’da, 15. yüzyılın ortalarına doğru kurulan ve Medici’ler tarafından desteklenen Platoncu yeni bir akademi, Avrupa’da düşünce üretimini kilisenin skolastik mantığından ve tekelinden yavaş yavaş uzaklaştırarak Avrupa hümanizmine büyük katkı yaptı ve daha sonraki bilimsel düşüncenin gelişiminin önünü açtı. Leonardo da Vinci, yazı ve metinleri okuma konusunda çok başarılı olmasa da (ya da kendine has sanatsal bir okuma tarzına sahip olsa da), sadece ellerini kullanan ve hümanistler tarafından küçümsenen bir el-emekçisi olarak kalmak istemedi. Ona göre, sanat da, tıpkı felsefe ya da matematik gibi kesinlikle zihinsel bir işlemin ürünüydü ve akademik olarak eğitime tabii tutulmalıydı. Yani usta-çırak atölyesindeki zanaat faaliyeti, yerini, akademi tarzına, daha entelektüel bir eğitime bırakmalıydı. Kısacası, Leonardo da Vinci, resim ve heykel sanatını ‘artes liberales’e yaklaştırmayı, yani özgür düşüncenin ve araştırmanın ürünü serbest bir faaliyete dönüştürmeyi hayal ediyordu.

  • Leonardo da Vinci
  • Tony Cragg

Tony Cragg

Bu fikrin yavaş yavaş yaygınlaşmasıyla, modern Avrupa’da, bilim akademilerinin yanında sanat akademileri de, daha sonra, ortaya çıktı. Ama ne yazık ki, sanat, bu akademilerde, atölye mantığını takip etmeye büyük ölçüde devam etti ama zanaatla arasına fark koymayı da ihmal etmedi. Sanat, entelektüalize edilmek yerine, daha çok estetize edildi ve güzel sanatlar olarak kurumlaştı. 18. yüzyılda sanat artık ‘güzel’ olanın estetik bilgisiydi ve sadece etik ya da siyasal alandan değil, bilimsel alanın da dışında kendine ait özerk bir yer inşa etti. Oysaki Leonardo da Vinci, sanat ve bilim arasında daha fazla yakınlaşma olmasını ve birbirlerine karşılıklı olarak beslemelerini hedefliyordu.  Avrupa avangardının Picasso’dan Maleviç’e ya da Duchamp’a, akademi nefretinin bu kadar yoğun olmasının temel sebeplerinden biri de, da Vinci modelinin sadece estetiğe indirgenmesi, sanatın zihinsel ya da entelektüel boyutunun genelde yok sayılmasıdır.  Sanatın bugünkü güncel halinde, form üretimi estetiğin kurallarını daha az, serbest düşüncenin araştırmacı ve deneysel alıştırmalarının sonuçlarını daha çok takip etmektedir. Türkiye’de, akademilerimizdeki sanat eğitimi de, bu minvalde, düşüncenin deneysel üretimlerine kendini daha çok açmalı ve bu tür üretimler için gerekli olan kuramsal bilgilerin öğretilmesine daha fazla ağırlık vermelidir. Bu sadece, sanatın uygulamalı bilgisi ve sanat tarihi eğitimi ile olacak bir şey değildir. Sanatın içindeki sosyoloji, felsefe, psikoloji ya da siyaset, ancak bu alanların kuramsal çerçeveleri öğretilerek açığa çıkarılabilir. 

Sanatçı, bir zanaatçı gibi yetiştirilemez. Günümüzde teknik, elin bir uzantısı değil, elin uzantısı olanın uzantısına dönüşmüştür.  Sanatçı artık teknikten değil teknolojiden faydalanmaktadır. Birçok sanatçı, Tony Craig’den Damien Hirst’e, Carsten Höller’den Richard Serra’ya ve başkalarına, bilim ve teknolojinin olanaklarından faydalanarak maddi üretimlerini gerçekleştirmekte ve bu durum onların teknik düzeydeki ustalığına halel getirmemektedir. Bu sanatçılar için burada asıl ön plana çıkan, hayata (bir) anlam katabilmeyi başarabilmek amacıyla, sanatsal yaratıcılığı daha sağlam düşünsel temellerin üzerine oturtmaktır. Öyleyse sanat eğitimi, fikirlerin ve/veya kavramların semantik çerçevelerini ve tarihsel bağlamlarını öğrenmekle zaman kaybettiğini düşünmemelidir. 

Güncel sanatın bugün en etkileyici tarafı, kendine sınır koymaması, her şeyi düşünülebilir ve deneyimlenebilir olarak görebilmesidir. Benjamin, Foucault, Deleuze ya da Guattari gibi düşünürlerin bugünün sanatçılarını bu kadar cezbetmesinin temel sebebi budur. Bu düşünürlerin kavramsal dünyalarının sınırları asla dar olmadığı gibi, kendilerini belli bir ideolojiye tümüyle angaje etmeyerek düşüncenin deneysel olarak icra edilmesine de izin verirler. Bir Deleuze’cü ya da Foucault’cu için, kategorik olarak, yanlış ya da doğru düşünce diye bir şey yoktur. Daha çok bir düşüncenin belli açılardan eksik ya da fazlası, gücü ya da güçsüzlüğü vardır. Bu, sanat için de geçerlidir. Bugün, bir sanatçı için, kategorik olarak, iyi ya da kötü sanatçıdır demek muhtemelen doğru değildir; daha çok bir sanatçının iyi ya da kötü üretimlerinden bahsetmek gerekir.  

  • Damien Hirst
  • Carsten Höller
  • Richard Serra

Richard Serra

Demek ki sanat eğitimini temel bir zihniyet dönüşümü ile başlatmak gerekir. Bu, sanatçının temelde kavramsal bir üretim yaptığını kabul etmek anlamına gelecektir. Sanat duyumsanabilir kavramsal ya da kavranabilir duyumsal formlar üretir. Bu formlar bazen duygusal bazen de düşünsel açıdan ağır basacaktır. Ama her hâlükârda formun zihinsel temeli orada olacaktır. Bu da bize felsefi bilginin her hâlükârda ne kadar önemli olduğuna işaret etmektedir.

Sanat eğitiminde felsefi bilgiyi (ve farklı bilgi türlerini) mutlaka kullanmalıyız. Bu bilginin kullanımı, sanat eğitimi alan kişiyi, nihai olarak üniversite eğitimin genel ‘etik’ amacıyla da tanıştırmış olacaktır. Bize göre bu etik amacın nihai hedefi; cemaatlerin, partilerin veya hiziplerin bireysellikleri ezdiği, karizmatik kişilik kültü etrafında örgütlenmiş bir topluma ve kültüre karşı, bireyselliği özümsemiş, kendi başına düşünebilen ve eylemde bulunabilen ve (cemaat, hizip ya da partinin) totaliter organizasyonlarında yer almayan, toplumun ortak alanlarına kendi gücünü kullanarak gerçek anlamda katkı yapabilecek etik ve estetik öznellikler olarak bireyleri yaratabilmektir. Öyleyse, sonuç olarak, modernitenin birbirinden özenle ayırdığı sanat, felsefe, bilim, etik gibi farklı bilgi alanlarını yan yana getiren bir sanat eğitimini akademilerimizde hayata geçirme konusunda daha çok çaba göstermeliyiz. 

0
1913
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle