18 NİSAN, CUMA, 2014

Polifonik Bir Senfoninin Çoklu Katmanları

 

Buğra Erol, “Bol Şans” isimli ikinci kişisel sergisi ile 13 Şubat – 22 Mart 2014 tarihleri arasında Daire Galeri’de izleyici ile buluşuyor.

Polifonik Bir Senfoninin Çoklu Katmanları
<p> </p>

Bu günlerde genç bir sanatçı olmak kolay değil! Bir yandan, özellikle İstanbul’da, gelişmeye devam eden sanat sahnesi, sanat pazarı, durmadan artan yayınlar, sanat fakülteleri, galeriler, sergi mekanları ve çağdaş sanat etrafındaki balon düşünüldüğünde aslında aksine kolay olması bekleniyor. Ancak sanatçıların içinde bulunduğu Gezi sonrası iklimin yarattığı sosyo-politik arafın garipliğinin yanı sıra, son hızla artan sanat üretimlerinin arasında, genç bir sanatçı için fark edilmek ve camiada bir yer bulmak giderek zorlaşıyor.

Bağlamsal sebeplerin yanında kavramsal sorunlar da bugün bir sanatçı olmayı zorlaştırıyor. Sanat yaratımında kullanılmakta olan sayısız biçimsel, estetik ve içeriksel imkanlar; yaklaşımlar-fikirler-nosyonlar-teknikler labirentinde kaybolmayı kolaylaştırıyor. Post-modernizmin mutlak özgürlük anlayışı ve eklektik yaklaşımı, sanatçının yaşamını daha da karmaşık hale getiriyor. Eğer her şey mümkünse ve yapılan her şey bir sanat yapıtı olarak sunulabiliyorsa, güçlü olanı zayıf olandan nasıl ayırt edeceğiz? Gerekli sanatsal biçimi, içeriği ve yaklaşımı nasıl bulacağız? Sonuç olarak, radikal özgürlüğümüz, ancak ne istediğini bilen ve risk almaktan korkmayan; cesur ve kararlı olan sanatçıların aşabileceği mutlak bir belirlenemezlik ile karşı karşıya bırakıyor bizi. Aksi takdirde sanat; bugün tanık olduğumuz gibi, süslü kültür endüstrisine festivalizm ve popülizm nosyonlarını devam ettirmeye yardım edecek dekoratif bir yatırım aracı haline geliyor.

Benim bir sanatçıdan beklediğim dürüstlük, zeka, cesaret ve sıra dışılık. Çok değil belki ama, aslında bu her şey demek. Dürüstlük sanatçının sanatına duyduğu bağlılığın bir göstergesi. Sanatçıyı oynamak değil, sanatçının kendisi olmak. Zeka ise, bilinmeyeni ve beklenmeyeni keşfedebilmek için bilinenin ve sıradan olanın ötesine geçmeyi gerektirir. Bu çabada mesafe kat ettikçe daha da cesur olmak gerekir çünkü bu popüler olmayanla, sıra dışı olanla karşılaşmak demektir ve topluluklar bundan daima korkmuş ve uzak durmuştur. Radikalizm ise sanatsal olanın sınırlarına seyahat etmeyi gerektirir. Son derece renkli ya da salt beyaz, çok dinamik ya da olağanüstü durağan olabilirsin; ama ne yaparsan yap, ortalamayı üretme.

Bu bağlamda çalışmalarının biçimsel ve kavramsal çerçevesi, sanata olan bağlılığı ve kişisel duruşuyla Buğra Erol, çağdaş sanatın ve sanatçılarının oluşturduğu büyük yığın içerisinde bağımsız ve farklı bir duruş sergilemeyi başarabilmiş,  genç bir sanatçının nasıl olması gerektiğinin iyi bir örneği. Onu birkaç yıl önce Yeditepe Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar okuduğu zamanlardan beri tanıyorum. Yetenekli ama aynı zamanda kritik bir bakış açısına sahip olan, sorgulayan biri olarak hatırladığım bir öğrenci oldu hep. Ve bir yandan onun sanatsal gelişimini izlerken, sanatı ve sanatsal kuramları tartışabildiğim; bunun yanı sıra  profesyonel bir çevre aktivisti olarak Greenpeace maceralarını dinlemekten her zaman zevk aldığım bir öğrenciydi.

Sanatsal kariyerinin başlangıcından beri figüratif ama yapısökücü yaklaşımı resimlerinde hep varlığını hissettirdi. Buğra Erol’un işlerinde daima yabancılaşma ve deformasyonu kullanarak oluşturduğu, garip ve enteresan sanatsal müdahalelerle dolu gündelik hayattan alınmış fotografik imajlar görmek mümkündü. İşlerinde parçalı kentsel alanlara yerleştirilmiş bazen eğlenceli bazen trajik, absürt insan hikayeleri görülürdü.

Son işinde ise, insan ve doğa ya da insan ve hayvanlar arasındaki karşılıklı ilişki önemli bir rol oynuyor ve çevresel ve insani suçlara karşı olan eleştirel tavrı ön plana çıkıyor. Bu durum, tam da nedenle işlerinde hiçbir ahenkle, aldatıcı ve hayalci kiç ile karşılaşmadığımızı açıklıyor. Çalışmaları; figürlerin, objelerin, tahrip edilmiş mekânların çarpışmasıyla oluşturduğu tekinsiz ahenksizlik ile dünyadaki problemli duruşumuzu işaret ediyor. İnsanların kendilerini, zekalarını bahane ederek doğadan ayrı tutmaları ve kendilerini dünyanın geri kalanı köleleştirebilmek adına dünyanın en tepesine koymaları sonucu diğer canlı formları ile aralarında gelişen hastalıklı bir ilişki var. Bu huzursuzluk verici durum Erol tarafından çeşitli psikolojik ve sosyolojik boyutlarının irdelendiği eleştirel bir incelemeye tabi tutuluyor. Erol’un her türlü doğrusal mantığın ya da düz anlatımın tersine giderek izleyiciye kendi düşüncelerini ve entelektüel çıkarımlarını yapma şansı veren eleştirisi işlerinin parçalı ve kolajımsı doğası da hesaba katıldığında banal ya da sıkıcı olmaktan çok ötede duruyor.

Bunun yanı sıra işlerinde resimsel dokular ve jestler minimuma indirilirken grafik karakter baskın hale geliyor. Bu yaklaşım izleyicinin tam olarak çalışmanın sahnesine odaklanmasını sağlıyor. Erol için, resmetme eyleminden fazla olarak imajın kendisinin görselliği de oldukça büyük önem sahibi. Onun için, her bir parça bir düşüncenin, dışavurumu; biçim, teknik, malzeme ve estetik, çalışmanın ana fikrini takip ediyor. Bu yüzden de çalışmalarının bütününün çok güçlü bir kavramsal karakteri var. Buğra Erol’un malzeme ve biçime dair olan yeteneği sayesinde tüm çalışmaları yüksek bir estetik standardı takip ediyor.  Tam da bu sebeple çalışmaları sadece içerik derinliğinden ibaret değil, aynı zamanda yapısal konfigürasyon açısından da güzeller. 

Erol’un denemek, araştırmak ve karıştırmak için duyduğu bitmek bilmez arzusu işlerine sıra dışı bir yapı kazandırıyor. Biçim, teknik ve araçları, fikirlerin değişik yapılarına göre belirlemeyi ilke edindiğinden, proje bazlı serilerindeki çalışmaları biçimsel çoğulcu bir karakter sergiliyor. Serilerinin; resimler, çizimler, üç boyutlu objeler, enstalasyonlar, videolar ve sokak sanatı ürünlerinden oluşmasının sebebi de bu yaklaşımı. Dia serileri Buğra Erol’un bu artistik yaklaşımına iyi bir örnek teşkil ediyor. Erol, Greenpeace için Londra’daki ana merkezlerinden birinde çalışırken tesadüfen orijinal Greenpeace arşivinden çıkan torbalar dolusu diayı buluyor. Dijital ortama aktarıldıktan sonra hiçbir işe yaramadığı düşünülen dialar bunlar. Böylece Erol, bu diaları alıp onlarla çalışmaya karar veriyor. Daire Galeri’de sergilenmekte olan çalışması, Erol’un imajlarla oynadıktan sonra çift katmanlı tipografik parçalar oluşturma fikrinden ortaya çıkıyor. İzleyiciyi farklı biçimsel ve kavramsal boyutları arasında kendi çıkarımlarını yapmaya zorlayan, çerçevelenmiş bir ışıklı kutu içerisinde bir araya gelmiş bu dialar, polifonik bir senfoniyle dünyamıza ait hikayeler anlatıyor.

Sonuç olarak; işlerindeki teknik, estetik ve içeriğin mükemmel dengesinin yanı sıra Erol’un denemeye ve karıştırmaya olan bitmek bilmeyen tutkusu sayesinde birçok güçlü çalışmaya daha imza atacağına inanıyorum. Biçim büyük ihtimalle değişecek ve kavramlar farklılaşacak ancak biliyorum ki çalışmalarının kalitesi daima kalıcı olacak. 

Marcus Graf: Sevgili Buğra, seni tanımayanlar için bir giriş yapalım. Genel olarak, hangi form ve içerikler ile ilgileniyorsun?

Buğra Erol: Bulunduğum noktadan hareketle birçok farklı şey ile ilgileniyorum. Bolca kendime, bulunduğum yere ve çevreme bakıyorum. Bu aralar, özellikle resimlerde, içerik olarak kurguyu ön planda tutuyorum. Bazı olaylar, bazı durumlar yaratıyorum. Başkalarının da dikkatini çekmesini ya da merak etmesini istediğim konuları biraz saklayıp, işlerimi kısmen gerçeküstü olarak kurguluyorum.

M.G.: Teknik ve form olarak sık sık kullandığın elemanlar nelerdir?

B.E.: Resim dışında, klasik malzemeler açıkçası pek ilgimi çekmiyor. Aynı başlık altında farklı disiplinler ile iş üretebilmeyi amaçlıyorum. İçerisinde bulunduğum zaman diliminin imkânlarından da faydalanıyorum. Yaptığım iş için gerekli buluyorsam ve etkisini arttıracağına inanıyorsam materyal bulmak için çöpleri bile karıştırabilirim.  Form olarak ise, yaşadığım ortamın aksine, uyum  (genellikle soğuk renkler) ve boşluk kullanıyorum.   Bu resimlerde az renk ya da bir yerleştirmede daha az öğe olabilir.

M.G.: Provokatif bir soru: Senin tarzın yok mu?

B.E.: Olmasa daha güzel olur aslında. Tarzı bir çerçeve gibi düşünürsek, kısıtlayıcı olabilir. İnsanların beni bir takım teknikler ve işlerle sınıflandırmaları düşüncesi hiç hoşuma gitmiyor. Eğer ki tutarlı bir tarzım olması gerektiği beklentisi varsa bu beklentiyi karşılayamayabilirim fakat beni heyecanlandıran her tekniğin peşinden koşabilirim. Bugün için benim de bir tarzım var. Yaptıklarıma bakarak bunu söyleyebilirim ama bunun değişmesini istiyorum. Ben ve içerisinde bulunduğum dinamikler değiştikçe tarzım da değişse güzel olur. Umarım bunu başarabilirim.

M.G.: O zaman malzemeleri ve teknikleri neye göre seçiyorsun?

B.E.: Konuya göre. Ben konuyu seçiyorum, konu tekniği seçiyor. Ben teknik olarak resim yapmak isteyebilirim ama seçtiğim konu resim olmak istemeyebilir, heykel olmak isteyebilir. Güncel sanat ya da kendim için, bunun gerekli olduğunu düşünüyorum. Çalıştığım ve düşündüğüm kavramlar için daha özgür bir alan ortaya çıkıyor. Bu yöntem hem çalışma alanımı genişletiyor, hem de öğrenme sürecinin sürekliliğini sağlıyor.

M.G.: Bu senin Daire Galeri’deki ilk sergin. Serginin fikrini ve kavramsal çerçevesini bize biraz anlatabilir misin?

B.E.: Bu serginin kavramsal çerçevesi yaklaşık iki sene önce oluşmaya başladı ve sonraki bir yıl içerisinde taslak olarak dialar dışındaki halini aldı, çünkü o zaman henüz İngiltere’ye gitmemiş ve diaları bulmamıştım. Bir taraftan da uzun süredir aktivizm ve sanat benim için nasıl bir araya gelebilir diye düşünüyordum tabii.  Daire Galeri ile ilk görüşmemizden sonra, yaklaşık dokuz ay önce, Selin Söl'e (galeri direktörü) proje olarak sundum ve anlaştık. Dokuz aydır yoğun olarak bu sergi için üretiyor ve düşünüyorum. Daire Galeri’nin de kimlik olarak bana ve sergiye uyduğunu düşünüyorum.

Bu sergi için özellikle şehirlerde yaşayan ve gezinen, sistemi işler kılan insanları bir çete olarak düşündüm. İşlerimde kurguladığım mekânlar şehirlerin aksine ıssız ve sakin. Çete’nin amacı, “İnkâr Devrimi” yani “4. Devrimi” yaşatmak. Çünkü insanların çevre aktivisti olmadan da çevre sorunlarını en az benim kadar iyi gözlemeyebildiğini fakat harekete geçmek için çaba göstermediklerini fark ettim.  İnsanların çaba göstermeme, üşenme hali bana bu çete fikrini verdi.

M.G.: “Good Luck/Bol Şans” başlığı aklına nereden geldi?

B.E.: . Pek de iyimser bir sahnenin ortasında değiliz, yani şansa ihtiyacımız varmış gibi görünüyor.

M.G.: Sergideki bazı yapıtlar hakkında konuşalım. Örnek olarak, Contemporary Istanbul’da sergilediğin “Luck” adlı yapıtın öyküsü nedir?

B.E.: Geçtiğimiz yıl, üç ay Greenpeace İngiltere’nin workshop’unda çalıştım. Çeşitli eylem hazırlıkları, toplantılar, rutin işler vardı.  Bir gün çöp kutusunda diaları gördüm. Dijital çağ yüzünden fotoğraf diaları artık gereksiz ve zahmetli görüldüğünden çöpe atılmışlardı. Diaları çöpten aldım ve dönerken Türkiye’ye getirdim. 1974 ve 2004 yılları arasında çekilmiş bu fotoğrafları kolayca sınıflandırmak pek mümkün olmadı. Delil niteliği olanlar da vardı, çevre felaketlerini, hayvan katliamlarını, doğa katliamlarını belgelemek için çekilmiş fotoğraflar da. Fotoğrafları üst üste getirerek kendi içinde bağımsız kolajlar yaptım. Fakat bütün fotoğrafların kocaman bir ortak noktası var tabii.

M.G.: Diaları neden üst üste koydun?

B.E.: Birden çok sebebi var. Her bir karenin bana ait olmasını istediğim için yaptım bunu. Diğer yandan görmezden geldiğimiz sahneleri hikâyeleştirmek için de yaptım. Son olarak da her kareye boyut kazandırabildiğim için.  Fakat üst üste gelen fotoğraflar genellikle içerik olarak birbirinden bağımsızlar. Bu aşamada estetik her kare için en büyük kaygım oldu. Bazı karelerde küçük kurgular var, ama aslında bütün olarak bakıldığında aynı şeyi söylüyorlar. Örnek verecek olursak; Nükleer denizaltının yanında balinalar var gerçekte de aynı ekosistemi paylaşıyorlar. Ya da gökyüzündeki gerçek dışı balinalar... Ölü bir balık fotoğrafı ve nükleer santral fotoğrafı üst üste gelince bir patlama anı karesi çıktı ortaya. Bilmeseydim, Bunun Çernobil’den fotoğraf olduğunu düşünebilirdim. 

M.G.: Ayrıca “Luck” kelimesini bir söylem olarak görüyoruz. 

B.E.: “Şansımıza mı güveniyoruz? Herhalde çok şanslı ya da akıllı olduğumuzu düşünüyoruz.” 

M.G.: Sen sanatçı olarak bunu sorguluyorsun, ortaya çıkartıyorsun ve bu yüzden görünür hale getiriyorsun. Bu bağlamda “İnkar Devrimi” serginin kavramsal yapısını anlayabilmek için önemli bir terim, değil mi?

B.E.: Dünya üzerinde sadece bize ait olan yeni bir dünya veya yeni bir gerçekçilik  yaratmaya çalıştığımızı düşünüyorum. Bu da serginin alt başlığı olarak seçtiğim “İnkar Devrimi”ni kısaca açıklıyor. Bu devrimi yaşatmaya çalışan çeteden bahsetmiştim. Farkında değiliz ama bu çetenin birer parçasıyız. Dünyanın üzerindeki görünmeyen bir virüs gibiyiz. “İnkâr Devrimi” Robert Johnson’ın ortaya attığı bir terim. Üç büyük devrimden bahsediyor: Tarım Devrimi, Endüstri Devrimi ve “İnkâr Devrimi”. Ben araya bir de Dijital Devrimi ekliyorum.

Diyor ki: “Bütün sorunları biliyoruz, seçimlerimizin nelere mal olduğunun farkındayız. Düzeltmek için ne yapmamız gerektiğini de biliyoruz ama yapmıyoruz. Çünkü evrim denen şeyi mantık ile kıramayacak kadar uygarlaşamamış olabiliriz. Yapamayacak kadar konformist olduk ve benciliz artık.”  Bununla birlikte bu işimde insanlara çözüm yolu önermek gibi bir niyetim yok. Sadece bulunduğum yerden kendimi ve parçası olduğum toplumu kendi estetik değerlerim ile tekrar kurguluyorum.

M.G.: Dia çalışmalarının içindeki kelimeleri nasıl seçtin?

B.E.: Kullandığım diaların bağlamı ve kurguladığım çete konsepti ile çağrışım yapabilecek kelimeler kullanıyorum. Çetenin neyi inkâr ettiğini burada kullandığım fotoğraflar ile kısmen gösterebiliyorum diğer yandan dialar form olarak olmasa da içerik olarak resimlerimle aynı doğrultudalar. Kullandığım fotoğrafları bir hikâye olarak düşünürsek seçtiğim kelimeleri de başlık olarak düşünebiliriz.  Aynı ilişki resimlerim ve isimleri arasında da bulunabilir.

M.G.: Daire Galeri'deki sergide dia çalışmalarının yanında tuvale yapılmış resimler de sergiliyorsun. Onların biçimsel ve kavramsal yapılarını nasıl yorumluyorsun?

B.E.: Diaların serginin konusu ile doğrudan bir ilişkisi var. Daha önce de belirttiğim gibi kullandığım fotoğrafların çoğu bize neleri görmezden geldiğimizi örnekliyor. Buna karşılık resimlerimin kurduğu ilişki ise dolaylı. Blok halinde kullanılmış renkler ve konturlardan oluşuyorlar. Resimler, hayali çetenin hikayesini anlatıyorlar. Bu hikayenin benim dikkat çekmek istediğim tarafı ise doğa ile ilişkisi.

M.G.: Yakın zamandaki serilerindeki resimlerinin çoğunda monokrom bir arka planın önünde tekinsiz bir çevrede yarı insan yarı hayvan figürler görüyoruz. Bu yaratıklar senin resim dünyana nasıl girdiler?

B.E.:  Onlar çetenin üyeleri. Hayvan maskeleri takıyorlar (belki doğa ile kuramadığımız ilişki yüzünden.) Çoğunlukla şehirlerde yaşadıkları için ise takım elbise giyiyorlar. Bulundukları mekân aidiyet hissi kurulamayacak kadar ıssız ve sakin.

İnsan tarihine bakınca, masklar ve kullanım şekilleri birçok sanatçı gibi benim de ilgimi çekiyor. Takıldığında bizi ya kimliksizleştiriyor ya da aksine başka bir kimlik içerisine sokabiliyor. Hayvan maskeleri kullanmak, kurmaca çete fikri ile birlikte ortaya çıktı. Çünkü farkında olmadığımız ya da olmak istemediğimiz başka bir kimliğimiz daha olduğunu düşünüyorum.  

M.G.: Doğa, çalışmalarında sıklıkla huzur bozucu ama önemli bir rol oynuyor.

B.E.: Burada doğa ile kurduğum ilişki üzerinden konuşmam biraz zor, ki bunu başarabildiğimi düşünmüyorum. Ben ailemin şehirde doğup büyüyen ilk neslini temsil ediyorum. Bu hep kafamı karıştırıyor ve benden öncekilerin benim adıma da aldıkları kararları sorgulamak istiyorum. Aynı zamanda içerisinde bulunduğumuz zaman dilimi de çok önemli tabii. Şimdiye kadar icat edilen en güçlü silah olan nükleer bombalar yüzünden belki de büyük savaşların olmadığı ya da form değiştirdiği tuhaf bir zaman, paradoks. Dünya tarihinde ilk defa insan ırkı bu kadar çok ve ilk defa şehirlerdeki nüfus kırsaldan daha fazla. Bu durum sürdürülebilir gibi gelmediği için üzerinde durmaya değer diye düşünüyorum.

M.G.:  Greenpeace ile birlikte çevre aktivisti olarak geçirdiğin zamanlar seni bir sanatçı olarak nasıl etkiledi?

B.E.:  Yaşadıklarım ve tanık olduklarım beni ister istemez etkiledi. O bahsi geçen görmezden geldiğimiz sorunlara yakından bakmak gerçekten insanı değiştiriyor.  Geçtiğimiz 7 yıl içerisinde çevre aktivisti olarak birçok eyleme katıldım. Gemilerde tayfa olarak çalıştım. Pek çok kez gözaltına alındım. Bunları dünyanın en büyük çevre örgütü Greenpeace ile yaptım, fakat artık örgütsel mücadelenin bu kadar büyümemesi gerektiğini düşünüyorum. Bir çevre örgütünün derinlerdeki en büyük amacı, dert edindiği sorunlarla birlikte kendisini de tasfiye etmek olmalı. Gerçekte ise durum bundan farklı ve hatta aksine küresel sorunlar bu örgütlerin en büyük besin kaynağı iken başarıları sadece sembolik. Bu yüzden bir geçiş dönemi içerisindeyim.  Aktivizm denen şeyin bireysel olması gerektiğini düşünmeye başladım. Belki de tek bir isim altında toplanmamalıyız.

M.G.: Çeşitli araç ve disiplinleri bir arada kullanıyorsun. Daire Galeri’deki serginde resimlerinin ve çizimlerinin yanında bir video bir de obje görüyoruz.

B.E.: Farklı disiplinleri bir arada kullanmak benim için önemli. Özellikle bu kadar her şeyin iç içe geçtiği bir dönem içerisinde olduğumuzu düşünürsek. Disiplinleri sergi düzeni içerisinde sınıflandırmaya çalışıyorum. Resimler ile dolaylı bir ilişki kurarken yerleştirme ile direkt bir ilişki kurabiliyorum. Fikirlerin kendi disiplinlerini seçmesine izin verdiğim için seçim yaparken bir arada uyum içerisinde olmalarına özen gösteriyorum. Öngörülebilir bir sanatçı olmak da istemiyorum ayrıca.

M.G.: Sergide ayrıca ready-made ve heykel arası bir obje daha görüyoruz. Üç boyutlu objelerin senin çalışmalarındaki rolü nedir?

B.E.: “The 4th Revolution” (yerleştirmenin ismi), pizza kutuları içerisindeki disk ağaçlar ile yaptığım enstalasyonda, tüketim kültürü ile doğrudan bir ilişki kurmak istedim. Genellikle tüketim ürünleri birçok aşamadan geçip karşımıza çıkıyorlar. Yani gerçek halleri ile görmediğimiz için çoğu zaman neyi tükettiğimizin farkına pek varamıyoruz. Bunun yanında tuhaf ürünler yapmak da ilgimi çekiyor sanırım.

Hemen hemen her ürünün tüketim pazarında kendisine yer bulabildiği bir dönemdeyiz. Reklam ve pazarlama denen sektörün yarattığı kirlilik de buna eklenince, bence rahatsız edici bir sahne ortaya çıkıyor. Zaten tüketim kültürümüz birçok küresel çevre sorunun ana sebebi. Bu yüzden kendi ürünlerimi yaratıyorum. Ütopik biliyorum, ama bazen bu tüketim zincirinin tamamen dışarısında ilkel bir hayat hayal ediyorum. En azından kendim için.

0
2191
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle