09 MART, PAZARTESİ, 2015

Maslak’ta Neler Oluyor?

Jasper de Beijer işlerinde yaşanmış, gerçek olayları anlatıyor ve gerçeği Kubrickvari bir dille kurguluyor. Beijer’in her işinde geçmiş ve gelecek paralel kurgular halinde ilerliyor. Bu hikayenin anlatıcısı, izleyene fotoğrafın belge niteliği taşıyıp taşımadığını sorgulatıyor. Gördüğün şey hiç de tekin değil, demeye getiriyor. Çünkü gerçek karakterler maskelenmiş, ölüme yakın, hatta ölümün geçiş noktasındalar. Hal böyle olunca ‘aslolan’ gerçekle, izleyicinin gördüğü kurgu arasına ince, kırmızı bir hat çekiliyor.

Kerimcan Güleryüz ile Jasper’in “Var Olamayan Dünya”sı, İstanbul, sanat ve 42Maslak Art!SPACE hakkında konuştuk.

Maslak’ta Neler Oluyor?

Binada neler oluyor, tadilat mı var? Empire Project’in taşınacağını duydum; apartman da otel oluyor sanırım. Geçmişe dair ne varsa yıkılıyor. 

Benim kafamda bambaşka bir İstanbul var. Benim İstanbul’um ‘69 yıllarının İstanbul’u. Artık maalesef nostaljik duygu yoğunluğu bana da sirayet etti. ‘Benim çocukluğumdaki bilmem ne’, ‘benim zamanımdaki sokaklar’… Hep çok taşındım ve her defasında İstanbul beni yeniden kendine çekti. Uzun süre İstanbul ile yaşadığım ilişkiyi tarif etmek adına kafa yordum ve bir gün anladım bunun ne şekilde bir ilişki olduğunu. Genç ergen bir çocuğun mahalledeki; haşin, kabadayı ve hatta şair sevgilileri olan o ablaya aşkı gibi.

Zevkimiz, lezzetimiz köreliyor. Maalesef bu yalnızca İstanbul’da değil; New York ve Paris’te de durum böyle. Global bir hafızasızlık var. Bize ait izlerin olmadığı steril bir dünya yaratılıyor.

Ve bir bütünle bir araya geliyoruz. Sanattan bahsedildiğinde ise; bir insanın yüzeysel bir hal içinde tuvali, fotoğrafı, deseni, şiiri, müziği, dansı, oyunu incelediğine tanıklık ediyoruz. Tüm sanatlar gitgide artan bir kalitesizlik içinde üretiliyor. Yüzeyselliğin oluşturulduğu bu yerde, kendimizi bu olan biten karmaşanın içinde savaşan - çünkü sanat buna değer- enayi bir Don Kişot olarak buluyoruz. 

Bu yüzeysellik sanat piyasasında da gözlemlenebilir mi?

Sanat; hiçbir desteği, güvencesi olmayan, sadece gerçekten sevdiği için yapan insanlar tarafından icra edilirken, ekonomik gelişimle ‘çok güzel piyasa oldu’ diyen insanların eline geçmeye başladı. Alt yapısı hiç hesaplanmadan çok hızlı ilerlendi.

Şimdi içinde bulunduğumuz buhranda tabii ki herkes birbirine dönmüş durumda. Valla açıkçası bence hiçbir şey olmayacak, sanatçı sanatını üretmeye devam edecek. Kimse galeri olup olmadığını düşünmeyecek. Sonuçta sanatçı çocuğu olduğum için bu duruma yaklaşımım diğer meslektaşlarımdan biraz daha farklı. Bu anlamda misyonum da daha farklı belki. Ticari tarafı çok da ön planda tutmadan, inandığım ve desteklenmesi gerektiğini düşündüğüm, sanatçıların ve özellikle de iyi işlerin peşindeyim daima. Bu durum bir kimlik yaratıyor tabii.

Ben gerçekten inandığım, önemli ve kutsal bir şey için savaşıyorum. Sanat bir çok insan için dekoratif unsur olarak ifade edebilir, benim için çok daha ötesi. Hâlâ düşüncenin suç sayıldığı bir yerde, söyleyemediğimiz tüm sözler için, sanatın en önemli araç olduğunu düşünüyorum. Ön yargıların arasından sızabilen bir nefes alma alanı gibi. O açıdan x-ist’i kurduğum dönemde de kendime sorduğum soru ‘ihtiyaç ne?’ oldu.

x-ist’in kuruluş hikayesinden bahsedelim mi? x-ist’in en temel kuruluş amacı neydi?

Şu anda bir galerinin birincil görev olarak önce müşterisine odaklanması gerektiği düşünülüyor. Benim için tam aksi, önceliğim hep sanatçı oldu. Ben konuya koleksiyoner gibi yaklaştım, heyecan ve kıskançlıkla karışık bir his duydum. Maddenin ötesinde, ihtiyacı karşılamaya dayalı olarak ve genç sanatçıların çok da desteklenmediği bir ortamda x-ist gibi bir oluşumun kurulması çok önemliydi.

Galerinin ortağı Daryo Beskinazi, bana gelip de “Kerimcan galeri kurmak istiyorum” dediğinde; amcalarımın teyzelerimin olduğu bir galeri kurmak beni hiç ilgilendirmedi. Çünkü bu tarz galeriler zaten vardı. Ben genç sanatçıların sağlıklı bir şekilde, rahat bir ortamda gelişmesini sağlayan ve aynı zamanda ihtiyaçları karşılayan bir alan oluşturmak istedim. Genç ve üretken Türk sanatçıları önemsedim ve bu konudaki ön sezimizin ne kadar doğru olduğunu gördük. 

Ardından Empire Project geldi…

Evet, işte Empire Project’in de arkasından gelişiyle hep Türkiye, Türk kelimesi tuhaf geldi. Osmanlı’nın geçmişi ve nereden geldiğimiz ilgi çekici bir konu.

Türkiye’de Rockafeller Vakfı ve Avrupa Birliği destekli “Elveda Doğduğum Toprak – Fotoğraflarda Anadolu’nun 150 yıllık Göç Tarihi “sergisinde çalışmam kendi hikayemin izini sürmeme de yardımcı oldu. Türk olma durumu multikatmanlı bir kültürü içinde barındırıyor. 

Peki, Türk sanatını nasıl tanımlıyorsunuz?

‘Türk sanatı’ denince cümle biraz düşük kalıyor. Balkan, Çerkez, Laz, Gürcü, Zaza, şu, bu, o... Avrupa pazarından sonra gelen ilk büyük pazar Asya kabul ediliyor. O bakışın içinde Türkiye’de olup biteni tek başına tanımlayamazsın. Balkanlara, Kuzey Afrika’ya, eski Osmanlı’nın gidip de bubi tuzağı bıraktığı her yer bizim için çıkış noktası.

Bunları düşünmüyorsak ve kendimizi tarif etmiyorsak Türk kimliğinin içi boşalıyor, çok kültürlülüğü ortadan kalkıyor. Bu birikim yeni bir galeri yapısı Empire Project’i oluşturdu, vahiy gibi geldi diyebilirim. That’s it! Insanların yanlış okuyacağını biliyordum; imparatorluk kurduğumu zannediyorlar.

Tolkien’in kitaplarını audio halinde dinlediğinizi gördüm. Fantastik kitaplar sanatçılara, onların işlerine olan bakış açınızı belirliyor mu?

Benim için ilk muhteşem kitap Frank Herbert’in Dune’uydu. 7-8 senede bir okuduğum kitaplar var. Merlin, King Arthur, Italio Calvino, Notes from the Midnight Driver sevdiğim kitaplar, yazarlar. 

Açık Radyo’da plastik sanatlar programı yaptınız. O günlerden bahsedelim mi?

Açık Radyo, sevgili Daryo’nun heyecanıyla oluştu. Aslında bence bir ilkti. 52 program yaptık, o kayıtlar yokoldu. O dönemde 2005 senesi boyunca sanat üzerine konuştuk. Daryo ile aramızda aşk-nefret ilişkisi vardı. Edi ile büdü vaziyetinde, birbirimize takılmalarımız oluyordu. Çok keyifli çok da doğru bir şey yaptık o dönemde. Aslında sahneyi açmak, perde arkasını göstermek önemli; çok yüzeysel iletişim kuruyoruz. Sanat ortamında olay ciddileştikçe, yakınlıklar çok hızlıca gidiyor, kayboluyor. Galeriye girmek; taraf tutmak gibi bir şey haline dönüştü. Sanatçılar galeri, galeri bölünüyor. İnsanlar ya açılışlarda ya da cenazelerde bir araya geliyor.

Ancak galeri atölyeden sonraki en önemli noktadır. Çünkü oranın güvenli ve sıcak bir alan olması gerekir. Ama aynı zamanda da kişinin kendisiyle yüzleşebildiği yer olmalı. Sokakta yürürken beklenmedik anda yansımanı görmek  gibi. Galeri işine karşı belli bir mesafeden bakabilmeni sağlyor. 

Türkiye’deki sanat anlayışını, sanat hareketini nasıl buluyorsunuz?

Türkiye’deki ortam çok sancılı dönemlerden geçi. 60’larda kimliğini bulamayan bir ülke vardı. Politik ve kültürel alt yapısıyla ülkenin içinde bulunduğu yokluğu söylenmemiş sözler, söyelenemeyen cümlelerle tarif edebiliriz. Annesi babası yok, kayıp bir sanat anlayışından bahsediyoruz. Kültür merkezi, müze, arşiv bunlar hâlâ yok; çok yetersiz. SALT tartışılmaya başlandı, bence çok gerekli SALT gibi bir kuruluş. Arşivlemek belleği oluşturan şey. Bu noktadan baktığınızda yapılacak hâlâ çok iş var.  Gerçek anlamda işin başındayız.

Genç sanatçı mevzuatına gelirsek aslında çok şanslı bir dönem. Şimdi realite gerekiyor. Sabırsız bir genç kitle var. Hemen anında galeriye girecek, tarafını belli edecek, sold-up sergiler olacak sanılıyor. Sanatçı elli yaşına kadar inançlı olur ama sürünür. Damien Hirst, Tracey Emin, Saatchi Gallery gibi isimler büyük pazarlamalar içinde bir yere gittiler. Benzer beklentiler içine girdiler. Hâlâ diğer katmanlarda eksikken, sanatçıların içinde yetiştiği White Cube hemen olsun istiyorlar. Oysa alt yapı çok önemli.

O açıdan sanatçıların dirençsiz ve sabırsız olmaları, bu sabırsızlıklarından dolayı da ortadaki spekülatif alıcıya karşı direnç sağlayamamaları, kendi kariyer ve geleceklerini baltalıyor.

“Satamıyorum” diyerek, yüzde 20’şer 30’şar 40’ar indirimlere giden bir ortamın içinde, fiyatın fiyat olmadığı sancılı bir dönem yaşıyoruz. Figüratif resim istemeyen, beğenisi gelişmemiş bir kitle var karşımızda. “Konservatif sanatın geliştirilmesini öngörmekteyiz” diyen devlet adamlarının içinde yaşadığı eğlenceli bir ortamın içindeyiz, verilecek olan savaş uzun bir savaş.

Jasper de Beijer ile yollarınız nasıl kesişti?

Empire Project’in ilk sergisini 2011 yılında Jasper de Beijer ile açmıştım. Şubat’ta tam dört yıl oldu. Jasper aslında tam da benim sorgulamayı istediğim şeyin bir kısmıydı. İmparatorluğun içindeki insanı sorgulamak. Hollandalı bir sanatçı olarak, ulusunun kendi içinde yaşadığı ikilemi  hissediyor. Osmanlı ile benzeyen özellikleri var ama ‘siz de imparatorluksunuz’ deyince insan çok ilginç bir reaksiyonla karşılaşıyor. Kendilerini imparatorluk olarak tanımlamıyorlar. Yaptıkları iş anlayışları, sömürme, Endonezya’da yaptıkları Pure kapitalizm. O anlamda “empire” olgusuna tamamen başka bir köşeden bakıyorlar. Yerel olarak Osmanlı üzerinden bu olguyu nasıl keşfederiz?

İlk sergisi Hollanda’nın Endonezya’daki yaklaşımından bahsediyor. Farklı bir hikaye anlatıyor. “We are the memory” Almanya’nın geçmişi ile yüzleşmesi, 1. ve 2. Dünya Savaşı, büyük bombardıman ve mimari bir yokoluşun hafızayı barındırması ile distopik bir geleceği barındıran belleğin bir sorgulaması niteliğinde. Jasper üretkenliğiyle, sorgulamasıyla ilk gördüğüm andan itibaren beni etkiliyor. 2008’de Miami’de gördüğümde inanılmaz bir kıskançlık hissettim.

Bu yıl Empire Project’teki “Mr. Knight’s Worls Band Receiver” sergisiyle beş farklı seriden çalışmalarının yer aldığı bir diğer koleksiyonla 42 Maslak Art!SPACE’te Mart sonuna kadar izleyiciyle buluşacak. Bir yandan hayal dünyasının kapılarını açarken, diğer yandan tarihsel olguları sorguluyor. İzleyiciyi Avrupa’dan Afrika’ya macera dolu bir yolculuğa çıkarıyor.

  • @Korhan Karaoysal
  • @Korhan Karaoysal
  • @Korhan Karaoysal
  • @Korhan Karaoysal
  • @Korhan Karaoysal
  • @Korhan Karaoysal
  • @Korhan Karaoysal
  • @Korhan Karaoysal
  • @Korhan Karaoysal

@Korhan Karaoysal

42 Maslak Art!SPACE’te Jasper De Beijer’in sergisinin izleyici ile buluşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sevgili Zeynep Salman ve Marcus Graf’ın başka bir firmanın şemsiyesi altında gerçekleştirdikeleri bir projeleri vardı, onlarla yollarımız o aşamada kesişti.

Zeynep’in de galeri geçmişi var. Ankara Galeri Apel’de uzun süre çalışmıştı. Onun samimiyeti va anlayışı beni çok heycanlandırdı, ümitlendirdi ve destekledi. Yapmayı arzuladıkları şey 42 Maslak’ta sanat için bir alan ve çekim merkezi oluşturabilmek; sanat için sağlıklı bir alan üretmek bana çok mantıklı geliyor. O yapının içinde sadece “süper olmuş!” demektense pozitif kritiğe de ihtiyaç var.

Maslak gitgide bir sanat merkezine dönüşüyor. Elgiz Müzesi, aile koleksiyonuna ayrılmış alanlar var. Bunlar orada çok kıymetli bir çekim merkezi oluşturacaklar. Şu aşamada sanata destek veren kurum ve bunu destekleyen PR aracı olarak görebileceğimiz alt yapılar çok zayıf. Benim de görevim samimi bir  yaklaşımla pozitif şekilde destek sağlamak.

İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna varlık göstermek harika. Arzum gezici sergi yapabilmek. Ancak tepeden inme şekilde değil, çok samimi bir şekilde işler gösterilebilir. Buna çok ihtiyaç var.

Bunun için imkânlar var, inançlı insanların durması lazım. Eğer mümkünse olay birinci aşamada bir galeriye ek destek oluşturmak. Art!SPACE bu anlamda çok önemli.

Çok zor koşullar altında çalışan galeriler işlerini gerçekleştirmeye çabalıyorlar. Galeri gezen insanların sayısı azalıyor. Şevk ve arzu yok oluyor. O nedenle imkân ve sahne sağlayabilmek gerekli. Artful Living de bence çok önemli başka bir platform oluşturuyor bu aşamada. Şu ana kadar gördüğüm, içeriğini okuduğum yazılarda en temel eksiklik genç yazar ve bu yazarları destekleyen kurumlar. Artful Living bu eksikliği tamamlayacak nitelikte. Bu tür şeyler çok kıymetli, gerekli ve değerliler.

Not: 42 Maslak Art!SPACE’te yer alan Jasper De Beijer’in "Var Olamayan Dünya" isimli sergisi 6 - 31 Mart tarihleri arasında ziyaret edilebilir.

0
2094
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle