02 MAYIS, CUMA, 2014

Fotoğrafın tarafsız bölgesi

 

İlk gençlik yıllarımda bir roman okumuştum. Bu kısa roman beni o kadar etkilenmişti ki, bir daha okumaya cesaret edemedim. Bu yüzden hatırladığım her neyse, o kadarını anlatabilirim. Kahramanımız aşıktır aşık olmasına ama sevdiği ne yazık ki ona yabancıdır. Ona duyulan aşkın farkındadır belki ama umursamaz görünür. Her an izlendiğini bilir, konuşmasından gülüşüne dek her şeyiyle ölçülü, tutarlı görülmek ister gibidir. Ser verir, sır vermez.

Fotoğrafın tarafsız bölgesi
<p> </p>

Kimbilir, belki de kahramanımız aşktan çok, aşkın hayaline tutkundur. Onu gördüğü, ona baktığı anların içinde sonsuza dek kalmak ister. Tutkusu sayesinde dahiyane bir hayal makinesi tasarlar. Bu hayal makinesinin yuttuğu her görüntü, makinenin hafızasında yaşamaya devam eder. Kahramanımız elbette önce sevdiğinin sonra kendisinin görüntüsünü hayal makinesine sunar. Böylece daha önce yaşadıkları pek çok anı binlerce kere kurgulayarak, tekrar tekrar yaşayarak sevdiğinin o umursamaz, planlı programlı görüntüsünün altında ne yattığını bilmek ister. Bu arayışın bir sonu yoktur elbette, kesin olan tek bir şey vardır: Kahramanımız o hayal içinde sonsuza dek sevdiği yabancıyı izlemeye, onunla konuşmaya devam edecektir.

Ahmet Polat’ın fotoğrafları bana epeydir unuttuğum bu hikâyeyi hatırlattı. Ama aşk hikâyesini değil; bir mühendis olarak hatırladığım kahramanın, dahiyane buluşu olan hayal makinesini... Hikâye de bir noktadan sonra aşkı unutmuş, hayal makinesinde iki insan arasındaki -aslında birbirine değmeyen- etkileşimin sonsuz olasılıkları arasında kaybolmuştu. Ya da kahramanları unutup, o an içinde gerçeğe ‘vakıf’ olmanın sonsuz olasılıkları arasında heyecana kapılan bendim. Oldukça doğulu bir hikâye, ama belki Batı’da da bir karşılığı vardır.

Denizin içinde iki kadın, güneşin altında kendilerine dönmüş sigaralarını tüttürüyor: Haz ve rehavet. Şöyle bir eğilsek de, aynada ne gördüğünü biz de bilsek…

Deniz kıyısında bir başka kadın, ufka değil yanındaki sandalyeye bakıyor, sohbet eder gibi… Karanlık ve taşlık sahil tekinsiz bir zemin…


Kısmen görülmüş, yarım kalmış bir hareketin ortasında bir yerlerde yakalanmış (canlı-cansız) kahramanlarıyla Ahmet Polat fotoğrafları da, zaman ve mekândan bağımsız, o anı tekrar tekrar yaşamak üzere sürdürmeye devam ediyorlar. Zamanında beni çok etkilemiş bu anlatının, şimdi yeniden aklıma takılmış olmasının sebebi bu olsa gerek.

6-29 Mart tarihleri arasında x-ist’te açık kalan ‘The Other Kemal’de gördüğümüz hemen hemen tüm fotoğraflar bitmemiş, tamamlanmamış, zaman zaman netlikten uzak halleriyle içinde izleyiciye de yer açıyor, keşfetmeye ve yorumlamaya davet ediyor. Bana hayal makinasını çağrıştıran şeyse, Türkiye’yi içeriden anlamaya dair bir anlatı olmasının üstünde, bu muğlak ve kesin bir odağı olmayan bakış. Kesinlikten, tamamlanmışlıktan uzak oldukça fotoğrafta yer alan karakterlerden çok fotoğrafın çekildiği ana, fotoğrafı çeken ve çekilen arasındaki etkileşime odaklanabilme şansını yakalıyoruz.

Ana odaklanıp vizörden bakmayı kabul edersek, ışığın türlü hilesine boyun eğerek netlemeye devam edebiliriz gördüklerimizi ve görmediklerimizi… Oyunun kurallarını kabul ederseniz, fotoğrafa her baktığınızda sohbetinize kaldığınız yerden devam edebilir, karşınızdaki fotoğrafın sakladığı sayısız katman arasında dolaşabilirsiniz. Nasılsa sınırlar belirsiz, kapılar sonuna dek açık.

Kabuğu soyulmuş, betondan bir Türkiye haritası…

Sahil şeridinde çimlerin üzerine uzanmış, şefkatle bir ördeği gıdıklayan baba…

‘The Other Kemal’, aşk değilse bile bir arayış hikâyesi:

“Çocukluğumun en canlı hatıralarından biri, bir elimde sütlaç, televizyonda Kemal Sunal filmlerini seyredişimdir. Hollanda doğumlu olduğum için o zamanlar tek kelime Türkçe bilmiyordum. Ama Kemal Sunal’in büründüğü karakterler bana çok ilginç gelirdi. 

Çöpçü, çoban, köylü, saf hatta bazen düpedüz salak biri ama her ne olursa olsun ‘Büyük Adam’ın egemenliğine karşı direnen küçük adamın ta kendisi… Dili bilmediğimden, esprileri anlamazdım. Bu haliyle komik olmaktan çok, hüzünlü gelirdi bana…”

“Kemal’i izlerken portresini çizerdim. Çizmek, bir şekilde filmlerde oynadığı karakterleri anlamama yardım ederdi. Bana göre pek parlak çizimler değildi ama çevremdekilere göre Kemal’in ruhunu yansıtmayı başarmıştım.” diyor sergi kataloğunda Ahmet Polat.

Önce çizmek, sonra da fotoğraf çekmek Ahmet Polat için dilini anlamadığı ama merak ettiği Kemal’e, Türkiye’ye, anlamlandıramadığı durumlara yaklaşmanın aracı olmuş. ‘The Other Kemal’ bu açıdan, Hollandalı bir anne ve Türk bir babanın çocuğu olan Ahmet Polat’ın Türkiye’yi içeriden anlama sürecinin bir parçası olarak, geçen yıl Depo’da sergilenen ‘Kemal’s Dream’ sergisinin bir devamı niteliğinde. Sadece son dönem işlerini değil, geniş bir zaman dilimine ait bir fotoğraf seçkisini kapsıyor. Ahmet Polat’ın Türkiye’yi anlama ve anlamlandırma arayışının fotoğraflarını...:

“Bana asıl ilginç gelen fotoğrafı çekme anında yaşanan etkileşimdi. Yıllar içinde öğrendim ki, fotoğrafını çektiğim insanların dilini bilmem önemli değildi. Dünyanın en iyi Türkçesini de konuşuyor olsam, karşımdaki insanlar kendilerini en iyi temsil ettiğini düşündükleri biçimde sunmaya çalışmaktan vazgeçmeyeceklerdi. Olmak istedikleri ise çoğu zaman aslında kim olduklarından farklı olacaktı.”

“Fotoğrafı aradaki engelleri kaldırmak, rol yapmayı bırakıp içlerindeki gerçek Kemal’i açığa çıkardıkları anı görebilmeye odaklanmak için kullandım. Gözlemleyerek, yavaşça ve sessizce… Tıpkı bir doktorun neşteriyle ince katmanları tek tek birbirinden ayırarak ilerlemesi gibi…”

Peki hikâyemiz Kemal Sunal filmlerindeki gibi mutlu sona varıyor mu? Bilindiği üzere mutlu sonlar filmlerde ya da kendimizi görmek istediğimiz, arkasına saklanılmış/idealize edilmiş temsili imgelerde yaşanabilir ancak. Gerçeklik ise tüm muğlaklığıyla akıp gitmekte… Arada ‘vakıf’ olunan gerçekse fotoğrafın katmanları arasında bir görünüp bir kayboluyor. Bu fotoğrafları ‘yaşanır’ kılan şey de bu.

Fotoğrafın, o donmuş kalıbın altında, gerçeğin güvenilir bir tezahürü olmaktan çok uzakta olduğu herkesin malumu artık. Hele şimdi hiç olmadığı kadar farkındayız iki yakası bir araya gelmeyen bu ikilemin: Şimdi ne oluyor? Şimdi ne olduğunu görüyoruz/gösteriyoruz? Hangi taraftan bakıyoruz, baktığımız tarafa göre ne görüyoruz? Her şey bir yana, içinde yaşadığımız imgeler dünyasının, özellikle de yaşadığımız son bir yıl içinde daha da politikleşmesi, fotoğrafa gönül veren pek çok sanatçı ve sanatsevere bastığı zeminin ne kadar tekinsiz olduğunu bir kere daha hatırlattı.

Son bir yılda öyle şeyler yaşadık ki, milyonlarca hafızada ona dair tek bir kare yok. Belki şimdi bize düşen fotoğrafı çekerken de fotoğrafa bakarken de ne yaptığımızı her zamankinden daha iyi bilmek. Bir taraf seçmek yerine bilincimizi açıp bu kaygan zeminde karşılıklı konuşmanın önünü açmaya devam etmek… Dürüstlük ve samimiyetin ifadesi olarak rol yapmamak, bir nokta koymamak… Bilincimizi açıp zaman ve mekândan bağımsız, fotoğrafın çekildiği ana odaklanmak… Hayal makinesi gibi, vizörün arkasından fotoğrafın içine girdiğimizde, oralarda bir yerde tanımadığımız ama tanımak isteyeceğimiz biriyle sıkı bir sohbete dalabiliriz. Ne de olsa fotoğrafçı kapıyı açık bırakmış…

Ufukta Kemal’in gerçeği bir görünüp bir kayboluyor, ha netledik netleyeceğiz.

0
1448
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle