12 ŞUBAT, PERŞEMBE, 2015

Heyecanın Peşinden Giden Kadınlardan: Çiçek Kahraman

Çiçek ile bu röportajı yapmak istememin asıl sebebi bu yaz Kaş’ta karşılaşıp bir kısmını eve taşıdığım atılmış ahşap pencereler. Yeşilçam filmleri sahnelerinden çıktı alıp onları birer çerçeve olarak kullanmayı düşündüm. Yakın zamanda duvarımda yerlerini alacaklar.

Çiçek beni şahane kahve harmanı ile beni dört köşe ederken birlikte uzun uzun konuştuk. Lafı daha uzatmadan sizi sohbetimizi “izlemeye” bırakmayı tercih ediyorum.

Heyecanın Peşinden Giden Kadınlardan: Çiçek Kahraman

Nereden geldi böyle bir video yerleştirme yapma fikir bakalım... 

Serdar Yılmaz diye bir arkadaşım var, belki bilirsin, o da sinemacı, sanatçı ve  sanat yönetmeni. Onun bir kısa filmini kurgularken aklıma bu fikir geldi. Kurtuluş’ta camdan bakan insanları da çekmiş kısa filminde. Filmi izleyince, uzun zamandır filmlerde bu sahne ile karşılaşmadığımızı düşündüm. Camdan bakan teyze bir imge aslında.

Gel bir ara, benim evde otur.

Nerede?

Dolapdere’de.

Aha işte, tamam!

Orada duruyorlar, çekirdek falan çitliyorlar. Kavgalar ediliyor pencereden pencereye.

Ama işte bu, bu artık yok mesela. Yeşilçam döneminde bu bayağı mahal-ona alt tür demeyi seçiyorum, daha doğru bir şey bulamıyorum ama-mahalle filmi diye bir şey var. Ve mutlaka birilerinin konumlanma yeri cam oluyor. Çünkü bir sosyalleşme alanı olarak var orası.

Yeni filmlerde yok ama Yeşilçam’da bir süre bunu görüyorduk falan filan derken; “Niye bunlardan ben bir video yapmıyorum ki?” diye bir şey geçti aklımdan, Serdar da çok gaza getirdi beni. Sonra dedim ki “Tamam ya, ben bunun videosunu yapayım”, sonra “Niye video yapıyorum ki, bunları başka bir şey yapayım! Alt alta, üst üste dizeyim.” Ama bu bahsettiğim iki-üç yıllık bir süreç. Bu arada ben bir film listesi hazırladım kendime, Yeşilçam filmlerinden. Oradan taramaya başladım. Başta youtube’dan tarıyordum. Sonra, bulduğum malzeme yetmedi.Toplamda yedi yüz küsur film taradım. 

Sponsor?

Post-prodüksiyon sponsoru. GoGo Project. Minnettarım, çok sabırlı ve çok tatlılardı. Sonra da !f oldu. !f ile çok güzel anlaştık. 

“Yeni filmlerde pencere yok” dedin, sence neden yok? Dizi tarafı ile karşılaştırmak ister misin?

Yeni filmlerde neden yok, hiç düşünmedim. Dizi tarafına hakim değilim. Şimdi üstünkörü bir düşündüğümde görebiliyorum. Çok fazla var. Televizyonda var. 

Ama pencere sosyalleşmesini kullanmayabilirler. 

Olmayabilir. Neden yeni Türkiye sinemasında yok dersem eğer, herhalde, bir kere evden çıktık, şehirden çıktık. Bizim yaşantımızda, bu filmleri çekenlerin yaşantısında öyle bir mahalle var mı, onu bilmiyorum. Bu konuda fazla fikir yürütemeyeceğim, çünkü ne yürütsem genelleme olacak. Belki de yazarlar, yönetmenler artık bireyi konu almaya başlamışlardır.

Demin şu yüzden girdim sosyoloji konusuna: Bu tür araştırmalar da yaptın mı, merak ettin mi?

Yok. O noktada benim ilgilendiğim temsildi. Gidip, onların kaynağıyla ilgilenmedim açıkçası. Ben neyi ve nasıl göstermeyi seçtikleriyle ilgilendim. Ama şimdi düşünüyorum da benim geldiğim yerde, benim mahallemde mahalleli, bu toplumdaki çoğu insanın geldiği gibi feodal bir yapıdan geliyordu. O feodal yapıda da zaten mahalle dediğin zaman mahremiyet içine girer ve ayrıca mahallenin namusu diye de bir şey var. Özel hayatını başkalarının dikizlediği de bir yer olabiliyordu mahallede benim için. 

Tam buraya gelecektim. Bu voyörizm için ne düşünüyorsun? Voyörizm kavramını nasıl açıklarsın tüm elindeki, beynindeki bu datalarla?

Yine, bunun da uzmanı olmamakla birlikte, bir deneyimimden bahsedeyim. Bu ağır bir şey. İlk yurt dışına gittiğimde, orada yaşayan arkadaşlarım beni uyarırlardı, “çok bakma”diye. İnsanların birbirine gözünü dikip bakması alışıldık bir şey değil orada. Yaptığın zaman, insanlar sana bakıp “Merhaba” diyorlar. Burada herkes birbirine gözünü dikip baktığı için biz bunları yok saymayı seçiyoruz. Tabii ki gaze dediğimiz zaman kadın-erkek meselesini de atlamayayım yani. Kadın olarak, Türkiye’deki voyörizmi nasıl tanımlarız, onu da bilmiyorum. Ama gaze olarak tanımladığımızda zaten benim için kabus bir şeydi bu yani. Çocukken, ergenken... Bir kadın olarak Türkiye’de büyümüş, mahallede büyümüş ve bütün bu ortak kontrole maruz kalmış birileri olarak aksini söyleyebilecek insan var mıdır bilemiyorum.

Senin bu işindeki sahnelerde kadın algısı, kadın cinselliği bir seçim unsuru oldu mu?

Bunları seçerken, bütün bu bahsettiklerimden bağımsız olarak teknik birkaç engelim vardı. Onlar da kamera açıları, kameranın tam olarak pencerenin karşısında olması lazımdı. Öyle olmayan hepsini eledim. Ve elerken de çok içim giderek elediğim bir sürü şey oldu. Bir kere pencere kadına ait bir alan. Pencereden konuşanlar genelde kadın. Erkekler mümkün olmadıkça pencereden iletişim kurmuyorlar. Histeri zamanlarında çıkıyorlar ya da kavga etmek için çıkıyorlar. Tırnak içerisinde “acil durumlarda” çıkıyorlar...  Orası bir kontrol mekanizması diyorum ya ve izleme yeri. Aynı zamanda bir yargı da. Orada olanın, yukarıda olanın gördüğü her şeye söz söyleme hakkı var.

Ha bir de erkekler ya kadınları dikizlemek için çıkıyorlar yada bir kadınla iletişim kurmak için çıkıyorlar. Erkeğin erkekle iletişim kurmak için cama çıktığı sahnelere rastlamadım. Rastlasam hatırlardım.

İzlediğim kadarıyla bence çok eğlenceli. 

Bir arkadaşıma izlettim mesela şöyle dedi o da “Adile Naşit’i duyuyorsun, aaa nerde acaba diye arıyorsun.” Aslında sadece görsel olarak değil de seslerin üzerinden de karakterlerle ilişki kurmak, onları sesleri üzerinden de hatırlıyor olmak çok güzel. Bir taraftan da hepimizin büyüdüğü kültürde üretilmiş filmler olduğu için o noktada kendi deneyimlerimizden bir bağ kurmak gibi. Aslında bir mahallede olma halini hatırlamak, o mahallede olma hali ile barışmak. Ama barışmak kelimesini açıklamak istiyorum. Göz göze gelme fırsatı var ve bu o ilişkiyi daha denk bir yere getiriyor. Birbirini izleme haline dönüyor ve bu güçlendiren bir şey.

İkincisi [nasıl yorumlasınlar isterim], mahallede büyüyüp onun bir parçası olup bu mekanizmanın da bir parçası olmamayı seçmek çok zor. O yüzden herhangi bir zamanda o kontrol mekanizmasının da bir parçası olmuşsak onunla belki yüzleşebiliriz. “Bakan, konuşan, söyleyen”lerden biri olmuşsak eğer ki bir tane bakan ve bir tane bakılan yok. Burada camdan bakan kendimizle yüzleşmeye vesile olsa çok iyi olur. Bu coğrafyanın en büyük meselesi yüzleşmemek. O yüzden bu benim bir kişisel meselem aslında. Kişisel tarihimde de çok emek vermeye çabaladığım bir şey. 

Video art olarak, bir yerleştirme olarak işin bir film festivali kapsamında sergileniyor olması durumuna ve video art-kısa film-sinema tanımları arasındaki geçirgenlik meselesi ile ilgili neler söylemek istersin?

Artık bildiğimiz anlamda sinemanın, dijital devrimle ne kadar değiştiği malum. Yirmi  sene önceye nazaran, herkesin telefonuyla bir şey çekip kurgulayabildiği, bir sinema öğrencisinin de para biriktirerek edinebileceği aletlerle artık tek başına sinema yapılabiliyor. Bir şeylerin eşiğinde olduğumuz kesin. Ben açıkçası bu işin ne olduğunu çok net tanımlayabiliyorum: Bu bir video yerleştirmesi. Malzeme olarak kullandığım şey video. Film ile çekilmiş ama videoya aktarılmış. Ben bunları alt alta üst üste yerleştirdim, sonra da bir mekânda karşı karşıya yerleştirdim. Benim için o kadar rahat tanımlanabilen bir şey ki kelime anlamıyla. İşin öbür tarafından bakıldığında aslında video yerleştirme bir tür. Ve o türün içinde de filmlerden parçalar alarak bir yerleştirme yaptığımızda 'buna ne diyoruz,?', gibi sorular çıkabilir. Bilmiyorum, buna foundfootage diyebiliyor muyuz? Bence diyebiliyoruz, tanımına giriyor. Hayır diyemeyiz, diyenlerle de tartışmayı isterim. Diyemeyiz demeyi de anlıyorum.

Böyle bir çağda, youtube’a video yüklenebilen bir çağda olmasaydık belki de ben bu işi üç sene değil on senede bitirecektim. Ben kurgucuyum, sanat eğitimi almadım ama bir yandan da İstanbul gibi bir yerde, elimizin altında bu kadar gidebileceğimiz galeri müze daha genel anlamda ‘sanat alanı’ varken bir şekilde buna maruz kalıp besleniyoruz güncel sanattan. Bu konu üzerinde çalışanlar mutlaka daha iyi açıklarlar ama daha bulanık ve gri bir alan gibi geliyor bana. Bence bu çok daha keyifli. İşin bir film festivalinde gösteriliyor olması, bir şey de demek zaten. 

Bir şey demek, evet ama ne demek sence?

Artık bu disiplinlerin birbirinin içine geçtiği, birbirinden beslenip aynı alanda üretildiği ve tüketildiği bir şey demek.

Koyamadığın o sahneler neler, alalım listeyi senden :)

Mesela bir tanesi Kapıcılar Kralı’nda. Adamın evli kızı eve geri geliyor. Apartmana girdikten sonra bizim Hanife Teyze camdan bağırıyor. “Nooolduuu, eve geri mi gelmiş, boşanıyor muymuş?”

Camdan cama flört eden iki çocuk vardı ama pencere kadrajın tam ortasındaydı.

(Gülerek) Bir tane kadın vardı, kapıcıya sürekli “Kız kapıcı” diye bağırıyordu ve ben bunu çok kuir buluyorum.

Çöpçüler Kralı’nda Şener Şen’in delirip, annesini camdan atmaya kalktığı bir sahne var. Çünkü erkeklerin bu histeri anlarında cama çıkmalarının en güzel örneği.

Namuslu’da Şener Şen’in dellenip bütün ev eşyalarını, sonrasında da paraları camdan aşağı attığı sahneler...

Ne Olacak Şimdi diye bir film vardır, Levent Kırca’nın. Camdan bir adamın “Bıktım ulan bu karıdan!” diye bağırdığı bir an. 

Ya Yeşilçam’ı bilmiyorsa işini izleyen?

Bunu gerçekten çok merak ediyorum. Çünkü şu ana kadar izlettiğim herkes filmleri biliyor, karakterleri tanıyor. Çok genç olması lazım ya da bu kültürü bilmiyor olması lazım. 

Dikizin dikizini yap. Bir kamera “yerleştir” ve senin işini izleyenleri izle. :))

Ahahahahhaha... İzleyenleri izleyenleri izlemek... 

Son olarak... Yıllar önce aklına gelen bir fikirden, buralara gelen bir iş var elimizde. Başka işler yapmaya, bu kimlikle de var olmaya devam etmeyi düşünüyor musun?

İlk aklıma geldiğinde, Bilgi Üniversitesi’nde birlikte çalıştığım arkadaşım Başak, şimdi Arter’in küratörü,  duyduğunda çok heyecanlandı ve beni çok destekledi. Bir sürü fikri o verdi bana aslında. İlk gittiğimde Başak’a şunu dediğimi hatırlıyorum: “Başak, ben sanatçı falan değilim. Sadece bunu yapmak istiyorum.” O da “Ne güzel, bu seni özgürleştiren bir şey”. Dedin ya bu kimlikle devam etmek... Demin bahsettiğim o “gri alan” bence kimlikleri de içeriyor. Marcus Graf sanatçıyı şöyle tanımlıyor: “Marangoz nedir? Sabah akşam bu işi yapan insan ve hayatını bundan kazanıyor. Sanatçı da sabah uyanır sanat yapar, en çok zamanını sanat yapmaya ayırır ve bundan para kazanır.” Bu bakışa göre ben sanatçı değilim. Ben hayatımı kurgu yaparak kazanıyorum.

Ama şöyle bitirebiliriz: Beni yine heyecanlandıran bir şey olursa üretmeye devam edeceğim.

0
3410
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle