05 OCAK, PERŞEMBE, 2017

“Burada Hiçbir Şey Olmuyor, Ne Oluyorsa Dışarıda Oluyor!’’

Pangar Tiyatro Topluluğu tarafından sahnelenen, Uluslararası Avignon Festivali’nde Türkiye’yi temsil eden ilk metin olma özelliğini taşıyan Kozalar oyunu Zorlu PSM sahnesinde tiyatro izleyicisiyle buluşuyor. Adalet Ağaoğlu tarafından yazılan ve başrollerinde Demet Evgar, Binnur Kaya, Esra Dermancıoğlu’nun bulunduğu Kozalar, Soğuk Savaş dönemine üç ev kadınının gözünden bakıyor.

“Burada Hiçbir Şey Olmuyor, Ne Oluyorsa Dışarıda Oluyor!’’


Soğuk Savaş döneminin sessiz bombalarının yankıları üç isimsiz ev kadınının gündelik yaşamlarına düşüyor. Yan yana dizilmiş, örgü ören bu kadınlar daldan dala atlayan ama hep aynı çatı altında geçen konuları konuşuyorlar: Ev, çocuk, yemek, ev, çocuk, erkek, çay, ev... 

Soğuk Savaş’ın büyük etkilerinin görülmeye başlandığı 1971 yılında yazılan oyun, Ayşenil Şamlıoğlu rejisiyle günümüze o dönemin etkilerinin büyümüş gölgelerini sunuyor. Artan kapitalizm ve yükselen sınıflar arası fark, toplumsal yozlaşma, güven duygusunun ortadan kalkması ve birliktelik duygusunun kişisel çıkarlarla ‘’örülü’’ olduğu bir dünya...



Koza, üç burjuva kadının görsel ve mekânsal bir metaforu olmanın yanı sıra dönemin Türkiye’deki etkilerine de odaklanıyor. Dünyada tüm bu olanlara karşın Türkiye’nin kendisi bir kozada yaşıyor olarak görülüyor. Ancak buradaki koza benzetmesi Türkiye açısından kozasından çıkmaya hazır bir kelebek olarak görülebilir, zira Soğuk Savaş döneminde ve sonrasında Türkiye’nin dış politikası pasif bir durumda değildi. Öte yandan kadınlar hapsoldukları kozalardalar ve kelebeğe dönüşmeleri yine ellerindeki örgülere bağlı, çünkü kendi kozalarını kendileri örüyorlar. Bu bakımdan değerlendirecek olursak oyunun makro ve mikro bakışları mevcut. 

Ayşenil Şamlıoğlu’nun yönetimindeki oyunda absürt tiyatronun örneklerini görsek de Kozalar oyunu aslında tam anlamıyla absürt bir oyun sayılmaz, sadece onun biçimsel özelliklerini kullanıyor. Seyircinin sürekli ‘’neden’’ diye sorduğu bir dramatik kurgu, çağrışımlara dayalı diyalog düzeni, abartılmış mimik ve hareketler, makyajlar, kostümler... Biraz da bu kadınların iç sıkıntılı dünyasının sebep olduğu aşırı süslü haller bunlar. Monoton bir eylem ve diyalog düzeninde ilerleyen günlük ev yaşamında başka ne olması beklenir ki?

Oyunda ara ara bomba ve savaş sesleri geliyor. Bu sesler duyulurken sahne ışıkları değişip oyuncular çarpılmış bir şekilde kıpırdamadan duruyorlar. Bunun yanı sıra kadınlar radyodan terörist saldırısı, her eve bir mültecinin kabul edilecek olması gibi haberleri dinliyorlar. Bunları dinlerken oturdukları yerden hiddetle karşı çıkıp, dünyada olan bitenleri eleştiriyorlar. Sonra bir çığlık duyuluyor ve ardından evde çok az şeker kaldığını öğreniyorlar, bu büyük bir felaket oluyor. 



Kadınların isimlerinin olmaması aslında onların toplumdaki yerinin bir bütün olarak görülmesinden kaynaklanıyor olabilir. Üç farklı kadın gibi dursalar da örgü için kullandıkları tığ renklerinden bile anlaşılacak bir gösterge ki birbirlerinden sadece biçimsel olarak ayrılıyorlar. Sahnenin sağında oturan kadının (Demet Evgar) tığ rengi ateşi ve tutkuyu çağrıştıran kırmızıyken, ortadaki kadının (Binnur Kaya) steril ve saflığı yansıtan beyaz, soldaki kadının (Esra Dermancığlu) ise kırmızı ve beyazın karışımı olan pembe renktedir. Bu bakımdan karakterler tıpkı kozadaki her kadın gibi birbirleriyle uyumlu bir yalnızlık içindeler.

Oyunun grotesk yapısındaki dekorların, kostümlerin, eylemlerin nedeni iç ve dış gerçeklikle kurduğu bağlantıyla alakalı. Dış dünyadan sesler, haberler gelir fakat kadınların örgülerinden örülmüş kozalarında bunlar sadece endişe aracıdır; tıpkı ‘’bizden ne kadar uzak, o kadar iyi’’ mottosunun hakim olduğu çağdaş bireylerin iç sesleri gibi. Dış dünyanın gerçekliğine zıt olarak, kaotik ışıklandırma, koyu kırmızı renklerin karamsarlığında tepeden aşağı inmiş örgü kumaşları ve oyuncuların gerçeklikten gittikçe kopan hareketleri bir görsel bütün içinde sunulmuş bizlere. Oyunda bomba seslerine karşılık olarak duyduğumuz kanarya sesi, birçok anlama göre şekillenebilecek bir metafor olarak karşımıza çıkıyor. Bomba seslerinin ardından kanaryanın ötüşü, dünyada olan biten bu vahşete karşılık duymak istediğimiz, duymaya odaklandığımız o tatlı diğer sesleri ve olayları anlatıyor bizlere. Öte yandan oyunda kadınlar tarafından sıkça konuşulan kanarya ve ötmek, cinsellik ile bağdaştırılarak anlatılıyor. Erkek egemen dünyasının öten kuşudur kanarya, zira erkekler savaştadır, savaşan erkeklerdir; evdeki kanaryalar kaçmıştır, kaçan kanaryayı büyüten kadındır, dönmesini isteyen yine kadındır. Bu toplumsal döngü çerçevesinde korkulan ve suçlanan erkeklere, toplumsal cinsiyet açısından biraz daha eşit yaklaşan oyunun metni bu bakımdan bir cesurluk sergiliyor. 


Son olarak oyunculuklara gelecek olursak ismi olmayan birinci kadını oynayan titiz, ideal ev kadını, hamarat rolünde Esra Dermancıoğlu, ağlamaklı ve mızmız bir üslupta konuşan ikinci kadını oynayan Binnur Kaya ve çocuğunun olmamasıyla övünen, sözde özgür, hafif meşrep üçüncü kadını canlandıran Demet Evgar rollerinde çok başarılılar. Ne kadar grotesk bir yapıda olursa olsun kendilerinden başka bir şeyleri olmayan üç kadının dedikoducu halleri, izleyenler olarak bizlere çok tanıdık gelip gülümsetiyor. 

Toplum duygusuna net bir şekilde ihtiyacımız olduğu şu günlerde örgüyü örmemiz gereken doğru yere işaret eden Kozalar oyunu, 10 ve 24 Ocak’ta Zorlu PSM'de, 4 Şubat’ta Caddebostan Kültür Merkezi’nde ve 20 Şubat’ta ENKA’da izlenebilir.


0
2115
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle