07 NİSAN, SALI, 2015

Bazen Gerçeği Bulmak İçin Yalan Söylemek Gerekir

Ünlü Fransız enfant terrible Bertrand Bonello’nun son filmi Saint Laurent, 2008 yılında hayatını kaybeden 20. yüzyılın en büyük moda tasarımcılarından Yves Saint Laurent’in tartışmalı hikayesini anlatıyor. Filmde fazlasıyla dikiş-nakış olsa da filmin odak noktası aslında modadan çok öznesinin duygusal hassaslığı. Kendine zarar veren yapısı –uyuşturucu, alkol ve Paris parklarında erkekler için çıkılan gezintiler- vücudunu ve aklını olumsuz bir şekilde etkilese de yaratıcı zekasından hiçbir şey götürmedi. Bonello’yla geçtiğimiz Kasım ayında Seville Film Festivali’nde görüştük.

Yazar: Nando Salvá

Bazen Gerçeği Bulmak İçin Yalan Söylemek Gerekir

Bu filmi yapmayı neden kabul ettin? Modayla neden ilgileniyorsun?

Modaya karşı bir ilgim var fakat beni heyecanlandırmıyor. O dünyanın sahne arkasında neler olup bittiğiyle daha çok ilgileniyorum: elbiselerin yapımı, bütün olayın ekonomisi... Ve tabii ki Yves Saint Laurent konusu kendimi çok yakın hissettiğim birkaç temayı içinde barındırıyor: yaratma süreci, sanatın anlamı ve yaratıcılığın depresyon pahasına var olması gibi.

Yves Saint Laurent’ın biyografik filmini yapacağın açıklandığında, bu kimsenin beklemediği bir şey oldu çünkü sana uygun bir film türüne benzemiyor.

Evet, biyografik filmlerden nefret ediyorum. Ama proje bana önerildiği zaman boş bir sayfa verildi. Başlangıç noktası olarak almam gereken herhangi bir senaryo veya kitap yoktu. Her şeyin sıfırdan yapılması gerekiyordu. Her gün kendi kendime “Biyografik bir film yapmıyorum, kişisel bir film olması gerekiyor” diyordum. Her sahneye kendi imzamı koymaya çalıştım. Ve söylediğim gibi yaratıcı paralellikler de mevcut. Bu bir moda tasarımcısının hikayesi ama aynı zamanda bir sinemacının hikayesi de olabilir. Her iki anlamda sanatın ve endüstrinin karışımı.

Neden biyografik filmlerden nefret ediyorsun?

Çünkü sonuç ya en iyi şarkıların yer aldığı bir albüme ya da bir Wikipedia sayfasına benziyor. İyi bir seçim yapmak yerine o kişinin hakkındaki her şeyi anlatmaya çalışıyorlar. Fakat çoğunlukla izleyicinin bilmediği bir şey söylemiyorlar. Tabii ki bir çok iyi biyografik film de var; Citizen Kane mesela, bir başyapıt. Fakat özellikle son 10-15 yılda yapılan bu türdeki bütün filmler aynı formülü izliyor: aynı çocukluk travmaları, aynı kriz ve kurtuluş anlatıları... En büyük problemleri, gerçekliğin diktatörlüğüne boyun eğmeleri. Bir insanın hayatındaki gizli gerçekleri bulmak onu yeniden icat etmek yerine, taklit ediyorlar. Bazen gerçeği bulmak için yalan söylemek gerekir.

Peki filmde Saint Laurent hakkında söylediğin en büyük yalan ne?

Bir sahnede uzun zamandır partneri ve yol arkadaşı olan Pierre Bergé’nin “Bir canavar yarattım ve şimdi onunla yaşamak zorundayım” dediğini duyuyor. Fakar Bergé bunu hiçbir zaman söylememiş. Bu cümleyi tenisçi Roger Federer’den çaldım. Bunu kariyerinin zirvesinde söylemişti, gerçekten yenilmez olduğu ve bütün rakiplerinin onun düşüşünü görmek istediği bir noktada.

Film neredeyse bir oda sineması. Saint Laurent’ı gerçek, dış dünyada neredeyse hiç göstermiyorsun.

Dış mekân sekanslarının olmamasının üç sebebi var. İlki oldukça ucuz görünen 60’lı ve 70’li yılların Fransa’sındaki ‘Renault periyodu’nu canlandırmamak için, ikincisi finansal nedenlerden kaynaklandı; bütçeyi başka bir yerde harcamak istedim. Son olarak Yves’i gerçek dünyadan izole bir şekilde göstermek istedim. Çünkü kendini deliliğe sürükleyen bir balonun içinde yaşıyordu.

Bir sinemacı olarak Saint Laurent hakkındaki tespitin nedir? Yeteneği ve kendini yok etmeye olan yatkınlığı birbirini nasıl beslemiş olabilir?

Gerçekten bilmiyorum. Bir keresinde Pierre Bergé şöyle demişti: “Yves bir sinir kriziyle doğdu.” Şüphesiz sorunlu bir adamdı ve bu da hem iyi hem de kötü bir biçimde işini etkiledi. Bu da güzel bulduğum bir çelişki. Her sene dört koleksiyon yaratma ve hem sanatsal hem de ekonomik olarak başarılı olma zorunluluklarının verdiği bütün bu ızdırap hastalığını kötüleştirmiş olabilir. Ama aynı zamanda bu baskı, kendini aşması için ona yardım etti.

Pierre Bergé’nin filme karşı çıkmasından bahsedebilir misin?

Karışık bir olaydı, çünkü önerilerini veya iznini almamı bekliyordu. Ama ben de tamamen bağımsız olmak ve kendi yolumda ilerlemek istiyordum. Ne anlatmaya çalıştığını anlayamadan önce bile avukatlarından mektuplar almaya başladım. Evet, biraz gerginlik vardı. Fakat bunun benim için iyi olduğunu düşünüyorum. Bergé veya başka birisinin sürekli olarak bana ne yapmam gerektiğini söylememesi ve doğru tarihi veya cümleyi hatırlatmaması yaratıcılığım için ihtiyacım olan alanı sağladı.

Saint Laurent’ın seninkinden birkaç ay önce yayımlanan başka bir biyografik filminin olduğunu öğrendiğinde –Jalil Lespert’in Yves Saint Laurent (2014)’ı – nasıl hissettin? 

Biraz üzücü oldu. Yapımcıları Lespert’in filmi üzerinde çalışmaya başladıklarında projemizde baya bir yol katetmiştik fakat kısa sürede önümüze geçmek istediklerini anladım. Saldırgan bir taktikleri vardı. Yapımcılarımı böyle bir yarışa girmenin gereksiz olduğu konusunda ikna ettim: ikinci gelerek pozisyonumuzu daha da radikalleştirecektik . Baktığımda iki film de rakip olmaktan çok, birbirlerinin tamamlayıcısı olarak görünüyor.

Her ikisi de bir dönemin bitişini canlandırdığından Saint Laurent ve bir önceki filmin House of Tolerance (2011) birbirine eşlik ediyor gibi görünüyor. Bu bağlantının farkında mısın?

Evet, House of Tolerance 19. yüzyılın sonunda geçiyor ve Saint Laurent 70’lerden 80’lere geçişi gösteriyor. Bir şeyin yavaşça sona ermesinden daha güzel bir şey yok. Tabii sinemadan bahsediyorum, hayattan değil. O çöküşü seviyorum.

Gösterim tarihleri:

13 Nisan Cuma 21:30, Atlas
13 Nisan Cuma 21:30, Rexx
19 Nisan Perşembe 21:30, Feriye

0
1272
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle