
İstanbul Modern, sinema meraklıları ve festival filmlerini takip edenlere özel hazırladığı yeni üyelik programı Sinefil’i duyurdu.
Sinefil üyeliği, İstanbul Modern Sinema’nın her ay düzenlediği sinema gösterimlerini ücretsiz izlemenin yanı sıra müzenin de üyesi olma imkânı gibi pek çok ayrıcalık sunuyor. Ayrıca Sinefiller, müzedeki film gösterimlerini ve MUBI iş birliğiyle gerçekleşecek özel film gösterimlerini yıl boyu öncelikli ve ücretsiz izleyebilecek, yönetmen ve oyuncularla bir araya gelebilecekleri etkinliklere, ustalık sınıfı buluşmalarına katılabilecek.
Üyelik kapsamındaki diğer ayrıcalıklar ise; İstanbul Modern’e tüm yıl giriş, uzman rehber eşliğinde turlar, üyelere özel atölye ve etkinliklere davetiye de yer alıyor. Üstelik, Sinefillere bir ay süreyle MUBI VIP üyeliği de ücretsiz verilecek. Sinefil üyesi olmak için ayrıntılara buradan ulaşabilirsiniz.
İsveçli melodik death metal grubu In Flames, Epifoni organizasyonuyla Yüzdeyüz Metal katkılarıyla 1 Ekim gecesi KüçükÇiftlik Park’ta konser verecek.
Kendi kategorisinde metal tarihini değiştiren ve sayısız gruba ilham olan In Flames, doksanlardan bu yana kariyerini başarıyla sürdürüyor. Dünyanın dört bir yanında akla gelebilecek her büyük rock ve metal festivalinde sahne alan, ilham verici performanslar sergileyerek birçok turnede headliner olan In Flames; Slipknot, Megadeth, Judas Priest, Killswitch Engage, Within Temptation ve Lamb Of God gibi gruplarla turneye çıkarak büyük dinleyici kitlesine ulaştı. On dördüncü stüdyo albümleri Foregone'u 2022 yılında yayımlayan In Flames, bu albümde dönüm noktası olan kayıtlarının en büyük agresif, metalik ve melodik güçlerini postmodern dönemlerinin tecrübeli şarkı yazarlığıyla birleştiriyor. Grup, albümün turnesi kapsamında İstanbul’da sahne alacak.
1 Ekim gecesi KüçükÇiftlik Park’ta gerçekleşecek In Flames grubunun konser biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Medya sanatçısı Albena Baeva’nın “Fire” başlıklı İstanbul’daki ilk kişisel sergisi 6 Nisan-6 Mayıs tarihleri arasında Collect Gallery’de sanatseverlerle buluşacak.
Fırat Arapoğlu’nun küratörlüğünü üstlendiği “Fire” sergisinde sanatçının koreograf ve performans sanatçısı Korhan Başaran, yönetmen ve sanatçı Osman Nuri İyem, film yapımcısı Alican Muhittin Dilege ve müzisyen Ivan Shopov iş birliği ile hazırladığı video çalışması da sergilenecek.
“Fransızca kökenli bir sözcük olan ‘fire’ ‘yok olan, eksik ve kayıp olan’ anlamına gelmektedir. Fransızca ‘feu’ kelimesinden türetilmiştir ve ‘feu’ kelimesi de Latince ‘focus’ kelimesinden gelişerek, ‘ateş’ veya ‘ocak’ anlamına gelmektedir. Bulgarcada ve Türkçede ‘fire’ olarak kullanıldığı zaman genellikle bir şeyin eksik, kayıp veya zarar görmüş olduğunu ifade etmek için kullanılır. Buna ‘bir üretimde ya da bu üretimin ürünlerinde fire var’ şeklinde kullanılması örnek olarak gösterilebilir.
Peki bu sözcük, çağımızı yorumlamada nasıl bir metafor olarak kullanılabilir? Örneğin modernizasyon sürecinde bazı değerlerin yok olması veya yerini başka değerlere bırakması bir ‘fire! midir? Ya da kültürel kimliğin korunmasındaki zorluklar? İçinde bulunduğumuz çağdaki siyasi çatışmalar, savaşlar veya toplumsal huzursuzluklar sonucu ortaya çıkan kayıplar ve yıkımlar birer ‘fire’ değil midir? Ya da çıldırmış kapitalist çağda küresel ekonomik kayıplar, işsizlik ve yoksulluk gibi konular ‘fire’ kavramıyla ilişkilendirilebilir mi?
Albena Baeva ‘Fire’ başlıklı sergisinde yaban arısı kraliçelerini merkeze koyduğu biçimiyle bizlere ‘fire’ kavramını sorgulatıyor. Öncelikle onlardan bahsetmek istiyorum. Yaban Arısı heykel serisi, sanatçının güncel meselelerle çok yönlü ilişkisinin çarpıcı bir kanıtıdır. Albena Baeva, ilkel kadın heykellerini modern 3D baskı teknolojisi ve canlı PLA plastiğiyle işlediği yaban arısının varlığıyla birleştirerek, izleyicileri ekolojik ve sosyal manzaralarımızın karmaşıklıklarını aydınlatmak için geçmiş ve bugünün kesiştiği bir alana davet ediyor.”
Fırat Arapoğlu’nun kaleme aldığı sergi metninden alıntı.
Murathan Mungan’ın yolu otel odalarından geçen edebi eserlerden oluşan seçkisi Otelde Bulunmuş Kitap - Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle, Metis Yayınları’ndan çıktı.
“Otel dendiğinde edebiyat tutanaklarının kalın defterlerinden biri olanca haşmetiyle açılır önümüze... Bir mekân olarak doğrudan otelin kendisini konu alan, otelde geçen olaylar ekseninde gelişen ya da otel odalarından sokağa taşan yan hikâyelerle ilerleyen kurgusu bir otelin çevresinde örüntülenen yerli ve yabancı nice öykü, roman, tiyatro oyunu, film ve onlara ilişkin çağrışımlar hafızalarımızı karıncalandırarak ardı ardına sökün etmeye başlar.
İstanbul ve Anadolu’nun herhangi bir yerindeki otellerin yanı sıra “aile evleri”, bekâr odaları, pansiyonlar bizim edebiyatımızda başlı başına bir yer tutar, pek çok roman ve öyküde buralarda geçen bazen kısa bölümler, bazen de hacimli sahneler yer alır. Belleğimizi bu konu etrafında kıyı bucak yoklayarak düşünmeye başladığımızda çoğumuzun aklına önce Tarık Dursun K.’nın Rızabey Aile Evi (1957), Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli (1973), İrfan Yalçın’ın Pansiyon Huzur’u (1975) gelecektir kuşkusuz. Dünya yazınına baktığınızdaysa Vicki Baum’ un daha sonra yazılacak pek çok otelli romanın önünü açan 1929 tarihli ünlü Oteldekiler romanından başlayarak uçsuz bir yelpaze açılıverir önünüze. Hatta Vicki Baum bile kendini alamayıp 1943’te Oteldekiler romanın kadrosundan kişilere yer verdiği Hotel Berlin romanını yayımlayacaktır.
Otel odağında gelişen yerli örneklerin dışında kendi payıma gençlik yıllarıma ait ilk kıvılcımlanan çağrışımlar: Arthur Hailey’ den Otel gibi romanlar, Albert Camus’den Yanlışlık, Carlo Goldoni’den Otelci Kadın, Terence Rattigan’dan Ayrı Masalar gibi oyunlardır. Işıltılı avizelerin aydınlattığı görkemli salonlarıyla Agatha Christie romanlarının vazgeçilmez mekânları olan otelleri de anmadan geçmek olmaz tabii. Benim için bu listede Sam Shepard’ın Motel Günlükleri’nin de ayrı bir yeri vardır.
Gözlerimizi kitap sayfalarından alıp sinema perdesine çevirdiğimizde Stanley Kubrick’in Stephen King’in romanından uyarladığı Shining (Cinnet, 1980), Hitchcock’un Psycho (Sapık, 1960) filmlerinden başlayarak benzerleri tek tek hatırlandığında bu zincir hayli uzar. Sinema tarihinde –özellikle korku ve gerilim türünde– 19. yüzyıldan kalma köhne otelleri, uzun yola çıkmışların, kimi zaman kaçakların durup konakladıkları yol kenarı motellerini mekân tutmuş sayısız film yapılmıştır. Ben sadece Coen kardeşlerin Barton Fink (1991), Terry George’un Hotel Rwanda (2004), Wes Anderson’ın The Grand Budapest Hotel (2014) filmlerini hatırlatmakla yetinip gerisini her okurun kendi çağrışımlarına bırakayım.” (Murathan Mungan, Bir “Hafıza Mekânı” Olarak Otel, s. 9-10)
Uçurtmayı Vurmasınlar ve Piano Piano Bacaksız gibi unutulmaz filmlerin yönetmeni Tunç Başaran adına hazırlanan Ölümsüz Olan Sadece Sevgidir belgeseli 5 Nisan Cuma akşamı saat 18.00’de Beyoğlu Sineması’nda izleyicilerle buluşacak.
Tunç Başaran’ın aramızdan ayrılışının 4. yılında memleketi Bandırma’da gösterimi yapılan Ölümsüz Olan Sadece Sevgidir belgeselinin İstanbul’daki gösterimi Beyoğlu Sineması’nda yapılacak. Yönetmenliğini Zeynep Bayraktutan ve Gökhan Kasapoğlu’nun üstlendiği senaryosu Bayraktutan’a, müzikleri Murat Pınar Özdemir’e ait olan belgeseli İclal Aydın seslendirdi. Usta edebiyatçı, Tunç Başaran’ın annesi Pakize Başaran’a ithaf edilen ve İstanbul’da ve çeşitli festivallerde yıl boyunca gösterimi planlanan belgeselin proje direktörlüğünü Tunç Başaran’ın kardeşi, tiyatro ve sinema oyuncusu Meriç Başaran ile yeğeni Pelin Onat yaptı.
Beyoğlu Sineması’nda İBB Kültür’ün hazırladığı “Ayın Yönetmeni” programının bu ayki konuğu Tunç Başaran olacak. Tema kapsamında; Piano Piano Bacaksız, Sen de Gitme, Biri ve Diğerleri ve Uçurtmayı Vurmasınlar filmleri gösterilecek. SİYAD iş birliğiyle hazırlanan “Yönetmen Sineması Söyleşileri”nde Nur Sürer ve Emin Sivas sinemaseverlerle buluşacak.
Tunç Başaran’ın Uçurtmayı Vurmasınlar ve Piano Piano Bacaksız filmleri yabancı dilde en iyi film dalında Oscar adaylıklarıyla Türkiye’yi temsil etti. Usta yönetmeni anlatan Ölümsüz Olan Sadece Sevgidir belgeseli 5 Nisan Cuma akşamı saat 18.00’de Beyoğlu Sineması’nda izleyicilerle buluşacak. Etkinliğin ücretsiz biletleri İstanbul Senin uygulaması üzerinden temin edilebilir.
Salt’ın, Filistin’e dair kısa ve uzun metrajlı filmleri bir araya getiren “Kırık Kameralar” başlıklı yeni gösterim programı, 4 Nisan-5 Mayıs tarihlerinde Salt Beyoğlu’ndaki Açık Sinema’da ve çevrim içi olarak izleyiciyle buluşacak.
İsmini Emad Burnat ve Guy Davidi’nin 5 Broken Cameras (Beş Kırık Kamera) filminden alan programda, Filistin’de geçmişten bugüne yaşanan kayıplara bakan 11 film gösterilecek. Kurgu ile belgeselin sınırlarını genişleten filmlerden oluşan seçki, sömürgecilik ve tahakküm pratiklerinin toplumsal, politik, ekolojik katmanlarını irdeliyor.
Yerinden etme politikası yalnızca toprağın, yurdun veya evin kaybına değil, hafızanın silinmesine, arşivdeki boşluklara, ekolojik yıkıma, kadim bilginin yitimine de işaret ediyor. Basma Alsharif, Eric Baudelaire, CAMP, Inas Halabi, Jumana Manna, Carol Mansour ve Emad Burnat ile Guy Davidi’nin filmlerini bir araya getiren seçki, bu çok boyutlu kaybı gündeme getirirken çatışmalı bir coğrafyanın görsel kaydını tutuyor. Arşiv görüntüleri ve tanıklıklar kadar kurgusal anlatılar, tarih yazımının dışında kalan bireysel ve toplumsal hikâyeleri ortak belleğe yeniden çağırıyor. Programın ilk filmi Foragers (Toplayıcılar) (2022), zahter ve kenger gibi yerel bitkilerin toplanmasını yasaklayan İsrail doğa koruma kanunlarının Filistin’deki toplayıcılık kültürüne etkilerini odağına alıyor. Jumanna Manna’nın yönettiği film, 4 Nisan Perşembe günü saat 19.00’da Açık Sinema’da izleyicilerle buluşacak.
Salt’tan Fatma Çolakoğlu, Eylül Şenses ve Gülce Özkara tarafından hazırlanan “Kırık Kameralar” programı, 4-27 Nisan tarihlerinde Açık Sinema’da gerçekleştirilecek ücretsiz gösterimlerin ardından 29 Nisan-5 Mayıs tarihleri arasında saltonline.org üzerinden çevrim içi olarak da izlenebilecek. Filmler, orijinal dilinde Türkçe altyazılı olarak gösterilecek. “Kırık Kameralar” gösterim programına buradan ulaşabilirsiniz.
Künye: Foragers [Toplayıcılar] (2022) filminden bir kare ©Jumana Manna Still from Foragers (2022)
Şakir Gökçebağ’ın farklı zaman aralıklarında ürettiği yerleştirme, heykel ve fotoğraflarını bir araya getiren “Göründüğü Gibi” sergisi, Arter’de sanatseverlerle buluşuyor.
Emre Baykal’ın küratörlüğünü üstlendiği Şakir Gökçebağ’ın “Göründüğü Gibi” başlıklı kişisel sergisi, sanatçının daha önce farklı bağlamlarda sergiledikten sonra Arter’deki galeri mekânı için yeniden boyutlandırıp yorumladığı eserlerini geniş bir malzeme çeşitliliği içinde bir arada sunuyor. Gündelik yaşam içinde sıkça karşılaştığımız nesnelerin zihninde yarattığı çağrışımlardan ya da uyandırdıkları biçimsel benzerlikler ve zıtlıklardan yola çıkan Şakir Gökçebağ, onları yapıbozumcu bir tavırla parçalarına ayırarak, yineleyip çoğaltarak, birbirlerine iliştirerek yeniden düzenliyor. Ortaya çıkan yapıt, bir bütünün müdahale edilmiş veya ayrıştırılmış parçaları olmanın ötesine geçerek nesneleri bildik bağlamlarından uzaklaştırır, dünyayı ve şeyleri algılamamıza yönelik yeni ve şaşırtıcı imkânlar sunuyor. İzleyiciye tuhaf bir şekilde daha ilk bakışta tanıdık gelen ve orijinal formlarına hâlen soyut bir göbek bağıyla bağlı olan öğelerle kurguladığı yerleştirmelerinde gösterişsiz ve alelâde olanı yaratıcı ve oyunbaz kompozisyonlar aracılığıyla tekrar yorumlayan Gökçebağ, şeylerin birincil niteliklerinden ve işlevselliklerinden özgürleştiği şiirsel bir dünya kuruyor.
Her nesnenin içinde yaratıcılığımızı kışkırtan bir potansiyel olduğunu ve en güçlü söylemlerin en basit şeylerle dile getirilebileceğini düşünen Gökçebağ, pratiğini yalınlık, evrensellik ve ulaşılabilirlik gibi ilkeler üzerinde temellendiriyor. Sanatçının yapıtlarında sıklıkla yer verdiği şemsiye, bahçe hortumu, giysi askısı, kemer, mandal, gömlek, su terazisi, katlanır metre, halı, hatta tuvalet kâğıdı ruloları ve mercimek taneleri gibi unsurlar, üçboyutlu bulmacalara ve şaşırtıcı bir mekânsal etkiye sahip geometrik formlara dönüşüyorlar. Nesneyi sanatsal temsilin dayatmacı birer referans noktası olmaktan çıkaran bu yaklaşım, formu özerkleştirerek kendine özgü bir ikna gücüne sahip, zarif ve eğlenceli bir evren yaratıyor. Eksiltme-çoğaltma, boşaltma-doldurma, kesme-birleştirme, uzatma-kısaltma gibi karşıtlık içeren müdahaleler ve oyuncu jestler yoluyla başkalaşan nesneler, kendilerini izleyicinin yeni yorumlarına olanak tanıyacak bir şekilde, beklenmedik biçimlerde gösteriyorlar.
Künye: Şakir Gökçebağ: Göründüğü Gibi Sergiden görünüm Küratör: Emre Baykal Arter, 2024 Fotoğraf: flufoto (Barış Aras & Elif Çakırlar)
Sanat, müzik ve hikâye anlatımını bir araya getiren Whale Room, “Beni Sevdiğini Sakın Söyleme” ve “The Deep Room” adlı iki yeni şarkısını yayımladı.
Müzikal hikâye anlatıcıları Aslı Sönmez, Ferdane Talay ve Serkan Tosun tarafından 2022 ilkbaharında kurulan Whale Room, dinleyicilerini sanatsal bir yolculuğa çıkarıyor. Bu iki parça yolculuğun ilk adımları.
Kadına şiddetin ele alındığı “Beni Sevdiğini Sakın Söyleme” Whale Room’un kaleminden çıkan sözler ve enstrümantal düzenlemeler içerirken, vokalde Elçin Orçun yer alıyor. “The Deep Room” ise dinleyicisini yanılsamaların içinde bir çıkış noktasını bulmaya davet ediyor.
Whale Room, şarkılarını tanıtacakları lansman konserini 5 Nisan akşamı Moda All Saints Kilisesi’nde kapalı bir etkinlikle gerçekleştirecek. Whale Room’a dair ayrıntılı bilgilere buradan, Instagram hesabına buradan ve şarkılara buradan ulaşabilirsiniz.
Karen Arakel, Roman Babakhanian, Mehmet Resul Kaçar, Roman Kakoyan, David Martirosyan, Sergey Narazyan ve Arthur Tonakanyan’ın işlerini bir araya getiren “Sonrası: İnsan İzlerinin Çözülüşü” başlıklı sergi, 5 Mayıs’a kadar Galeri 77’de sanatseverlerle buluşuyor.
“Sonrası: İnsan İzlerinin Çözülüşü” sergisi, doğa ve insan arasındaki karmaşık ve sömürü üzerine kurulu olan ilişkiyi inceleyen ve insanın ayak izlerinin yok olma serüvenini tasvir ediyor. İnsanların artık var olmadığı bir dünyayı hayal etmek, olası sonuçları keşfetmek ve doğanın kaderini şekillendirmedeki rolümüz üzerine düşünsel bir deneyim niteliğindeki sergi, düşündürücü eserler ve sürükleyici kareler aracılığıyla doğa ile ilişkimizi, gezegenimizin ekosisteminin hassas dengesi üzerindeki derin etkimizi ve Dünya'nın sakinleri olarak rolümüzü yeniden değerlendirmeye davet ediyor.
“Günümüzde sürdürülebilir uygulamaları benimsemek ve tüm yaşamın hassas bir denge içinde devam etmesine olanak tanıyan biyolojik çeşitliliği korumanın aciliyetini anlatmanın birden fazla yolu var. ‘Sonrası: İnsan İzlerinin Çözülüşü’ ise bunları muhtemel tehlikeleri bir tehdit şeklinde bağırıp göstererek değil, yaşanmışlıklar üzerinden bir anı defteri veya doğanın bir biyografisi gibi gerçekleştirmeyi seçiyor. Seçkide yer alan eserler aracılığıyla medeniyetin izlerini ve insanların arkalarında bıraktıklarını görüyoruz. Binlerce yıl boyunca doğaya karışamayacak hurdaların, yıkıntıların ve kalıntıların ömürlerinden birer kare karşımıza çıkarıyor sergi; ardından daha da ileriye gidiyoruz içinde yaşadığımız gezegenin kendine ait olanı geri aldığı ve muhtemelen insanlığın asla deneyimleyemeyeceği bir zamana. Doğanın kendini iyileştirme sürecinin ileri aşamalarına, insan uygarlığından binlerce yıl sonraya, bir ütopyaya, bir düşe...
İnsanın kibrinin, hırsının ve aksiyonlarının kümülatif bir yansıması olan sergideki işler herhangi bir figür içermiyorlar. Çoğunlukla peyzaj eserlerden oluşan bu seçki, yer yer karanlık renkler, distopik bir hava ve insanlığın ayak izlerini içerirken diğer bir yandan canlı, rengarenk ve eski kudretini yeniden kazanmış bir ütopyayı anlatıyor. Bir tarafta doğa, bir tarafta insan ve ikisinin amalgamı.”
Künye:
1. Karen Arakel Landscape 2023 Tempera on wood panel 32x51cm
2. Mehmet Resul Kaáar Village of Nusha Agha Xarbetto 2023 Oil on canvas 120x150cm
3. Sergey Narazyan Moskvich 2020 Pastel on paper 65x80cm
4. Arthur Tonakanyan Abandoned Village 2023 Oil on canvas 95x121cm
5. David Martirosyan Khustup 2023 Oil on canvas 80x90cm
6. Roman Kakoyan Guardian of Sunflowers 2023 Oil on canvas 120x100cm
Gülsün Karamustafa’nın Venedik Bienali 60. Uluslararası Sanat Sergisi, Türkiye Pavyonu’nda sergilenecek “Oyuk ve Kırık Dökük: Bir Dünya Hâli” adlı eserini tamamlayan aynı adlı kitap uluslararası okurlara yönelik İngilizce baskısının yanında Türkçe olarak da yayımlandı.
Bu yıl 20 Nisan - 24 Kasım 2024 tarihleri arasında gerçekleşecek Venedik Bienali 60. Uluslararası Sanat Sergisi, Türkiye güncel sanatını derinden etkileyen ve dünyada saygın bir yer edinen kadın sanatçılardan Gülsün Karamustafa’nın bienale özel üreteceği yeni bir eserine yer verecek. İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) koordinasyonunda düzenlenen Venedik Bienali 60. Uluslararası Sanat Sergisi’ndeki Türkiye Pavyonu, sanatçının “Oyuk ve Kırık Dökük: Bir Dünya Hâli” adlı eseriyle ağırlayacak.
Karamustafa, bu eserinde 50 yılı aşkın süredir olduğu üzere yine güncel sosyopolitik ve kültürel meseleleri odağına alıyor. Sanatçı, dünyanın farklı coğrafyalarındaki yıkıcı savaşlar, depremler ve çevre felaketleri karşısında, içinde bulunduğumuz suskunluk ve çözümsüzlük hâlinin insanlarda yarattığı boşluk, oyukluk ve kırıklık hissini özel bir enstalasyonla mekâna taşıyor.
Bu sergiyi tamamlayan 12 yazarın katkısıyla hazırlanan yayın dört parçadan oluşuyor: Venedik projesine, diğeri sanatçının önceki üretimlerine odaklanan iki ayrı kitap, aralarında katlanmış bir afiş ve tüm bu parçaları bir arada tutan bir bant. Projenin ve kitabın editörlüğünü Melis Cankara, grafik tasarımını Esen Karol üstlendi. Ezgi Alkan, Ersin Altın, Sevince Bayrak, Melis Cankara, Hasan Cem Çal, Alev Erkmen, Furkan Keçeli, Gökhan Kodalak, Aren Kurtgözü, Emre Özgüder, Waseem Ahmad Siddiqui, İpek Yürekli ise metinleriyle katkıda bulundu. Türkçe ve İngilizce olmak üzere iki edisyonu bulunan kitabın Türkçesi İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, İngilizcesi İKSV ve Mousse Publishing ortaklığında yayımlandı.
Oyuk ve Kırık Dökük: Bir Dünya Hâli’ni, Minoa Pera ve Minoa Akaretler’den alabilirsiniz. Kitabın İngilizce edisyonuna, bienalin açılışıyla birlikte, La Biennale kitapçılarından, Mousse web sitesinden ve Mousse dağıtımcılarından ulaşılabilirsiniz. Venedik Bienali 60. Uluslararası Sanat Sergisi’ndeki Türkiye Pavyonu hakkında ayrıntılı bilgiye ise buradan ulaşabilirsiniz.
Fotoğraflar: © Fatih Yılmaz