03 ŞUBAT, SALI, 2015

Unintended Consequences

Tesadüfen elime aldığım kitabın, daha önsöz bölümünün ilk sayfasından itibaren karşı konulmaz biçimde içine doğru çekildiğimi hissettim. Yine de yavaş yavaş ara ara bakar bitiririm diye düşündüğüm bu kitap, avuçlarıma mıknatıs gibi yapıştı ve büyük iştahla, bir araya gelmiş kelimeleri emmeye başladım.

Melida Tüzünoğlu, Artful Living okurları için yazdı…

Unintended Consequences

Hayatımda ilk kez 600 sayfayı 24 saat aralıksız okudum. Tabii, amacım odaklanma kapasitemi ölçen bir deney yapmak değildi. Tesadüfen elime aldığım kitabın, daha önsöz bölümünün ilk sayfasından itibaren karşı konulmaz biçimde içine doğru çekildiğimi hissettim. Yine de yavaş yavaş ara ara bakar bitiririm diye düşündüğüm bu kitap, avuçlarıma mıknatıs gibi yapıştı ve büyük iştahla, bir araya gelmiş kelimeleri emmeye başladım. Tam tamına bir gün geçtiğindeyse, son sayfasına üzülerek bakıyor, ‘daha fazla, daha fazla’ okumak istiyordum.

Bahsettiğim kitap, 2010’da Amerika’da bestseller olmuş, yakın zamanda Coen kardeşlerin senaryolaştırıp Angelina Jolie’nin yönetmenliğini yaptığı “Unbroken”, Türkçe çevirisiyle "Boyun Eğmez”. Benim gibi bestseller’lara mesafeli hatta uzak biriyseniz, kitapçıda bu kitabın yanından süzülerek geçer Jean Cocteau satın alırsınız. Ne olduysa oldu, Boyun Eğmez beni buldu ve dostum oldu. Onunla gerçekten ilgilendim, okuduktan sonra onu yanımda taşımaya devam ettim, araştırmaya ve üzerine düşünmeye, hatta insanlık adına daha fazla kaygılanmaya başladım. 

Unbroken-afiş

Unbroken-afiş

Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji okuduğum dönemde, en sevdiğim hocalarımdan olan Faruk Birtek’in her dersinde en az on beş kez tekrarladığı ‘unintended consequences’ lafını çok severim. “Niyet edilmeden ortaya çıkan neticeler” gibi hantal bir çevirisini yapabileceğim ifadeyi, tarih sosyolojisi dersinde kullanırdı. Yani, tarihte niyetlendiğimiz neticelerden çok niyet etmediğimiz neticelere ulaştığımızı en pratik haliyle beynimize kazırdı. Başarıların, kazanımların içindeki başarısızlıklara dikkat çekerdi; bu da dogmatik ve idealist düşünceye en kısa yoldan eleştirel bakabilmenin anahtarıydı.

Boyun Eğmez’in, titiz bir okur ve araştırmacı için bolca ‘unintended consequence’lar taşıdığını söylemek gerek. Kitabın en basit haliyle niyeti ‘kahraman hikâyesi okumanın verdiği keyifle hissettirmeden ‘Amerikan propagandası yapmak’sa, bunun çok ötesinde sonuçlar da yaratıyor. Boyun Eğmez’in boyun eğmeyen karakteri II. Dünya Savaşı gazisi Louie Zamperini’nin, geçtiğimiz yıl vefat ettiğini düşünürsek, bu gerçek kahramanın zamansal olarak okura yakınlığı, hikâyenin en kilit noktasını oluşturuyor: okur bu mucize kişilikle öyle bir özdeşleşiyor ki, bu birlikteliği ne uyku ne de yemek ihtiyacı kırabiliyor. Dolayısıyla 600 sayfanın üzerine bir 600 sayfa okutacak kadar büyük keyif veriyor. Kitabın başarısı bu gerçeklik duygusu, seçilmiş olağanüstü hikâyenin eksiksiz, hatasız anlatımı ve anlatıya okuru angaje edebilmesinde yatıyor. Peki, bu müthiş hikâyenin istemeden ulaştırdığı sonuçlar nelerdir?

Louis Zamperini

Louis Zamperini

Önce Louie Zamperini’yi biraz tanımak gerek. Zamperini, 1900’lerin başında California’ya göçmüş yoksul İtalyan bir ailenin küçük erkek çocuğu. Haylaz, yerinde duramayan, okula ilgisi zayıf, hiperaktif bir çocuk. İyi koşabildiğini fark ediyor, maratoncu oluyor. 1930’larda koşudan büyük başarılar kazanıyor, Berlin Olimpiyatları’nda Hitler’le tanışıyor. Spor bursuyla gittiği üniversiteden, II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle Amerikan Hava Kuvvetleri’ne katılmak üzere zorunlu olarak ayrılıyor. Sonraysa Japonların işgali altındaki Pasifik Adaları’na bomba yağdıran bir askere dönüşüyor. Bir gün, kaba fakat hassas, kaza yapmaya meyilli Amerikan uçağı modeli B-24 ile Pasifik’e çakılınca, okyanusta sağ kalan üç askerden biri oluyor ve minnacık bir botta 47 gün boyunca köpek balıklarıyla, açlıkla, yakıcı güneşle ve buz gibi soğukla mücadele ediyor. Sonunda ufacık bir pasifik adasına sürüklenen botun içinden çıkıyor fakat bu kez de Japon esir kampına düşüyor. İki buçuk yıl Japonlardan işkence görüyor ve Amerika’nın savaşı kazanmasıyla memleketine kahraman olarak dönüyor. Devamını kitaptan takip edebilirsiniz. Sorumuza dönelim, bu müthiş hikâyenin istemeden ulaştırdığı sonuçlar nelerdir?

1. Şüphe

Metroda başıboş, siyah bir paketten şüphelenebiliriz; fakat bir edebiyat eserinden şüphelenmek pek rastladığımız bir durum değil. II. Dünya Savaşı’nı dehşet ve merak uyandırıcı çekicilikte anlatan yazar kimdir? 600 sayfa boyunca, kitabın yazarı Laura Hillenbrand’i aradım. Bulamadım. Bu kitap, yazarın görünmediği yalnız ve yalnızca hikâyenin göründüğü bir kitap. Edebiyat adına çıkarımım şu: yazarın görünmemesi hikâyeyi daha güçlü kılabilir bir şey olabilir. Başka bir çıkarımımsa şöyle: kitap CIA gibi bir gizemli güç tarafından yaratılmış olabilir. Çoklu yazarlar olduğunu düşünmüyorum; mantıksal ve yazınsal tutarlılık baştan sona mevcut.

2. Araştırma

Boyun Eğmez, II. Dünya Savaşı’nı bir karaktere yüklediği mücadele ve macera öğeleriyle bir eve dönüş, güncel Odysseus hikâyesi. Ancak, günümüzün ulusaşırı güç dengelerini düşündüğümüzde, savaş dönemi Amerika’nın rolü ve üstünlüğü tartışılmaz bir gerçek olsa da, Japonya’ya tepeden bakan, yenik ilan eden bir diskurun geçerliliği nedir? ‘Little boy’ ve ‘fat man’ adlı atom bombalarının Hiroşima ve Nagazaki’ye atılışını gönül rahatlığıyla tasvir edebilen bir metnin, rahatsız ederek araştırmaya yönlendiriyor olması da, istemsiz bir sonuç. Laura Hillenbrand’ın, kentleri dümdüz eden, binlerce insanı katleden nükleer silah kullanımının ahlaki ve insani boyutlarını tartışmaya açmadığı, ancak okuru buna yönlendirdiği bir gerçek. 

Hiroshima Mon Amour

Hiroshima Mon Amour

3. Daha fazla araştırma

Her ne kadar Türkiye’nin dolaylı etkilendiğini düşünsek de, II. Dünya Savaşı’nı daha fazla tartışmamız gerektiği gerçeği, Boyun Eğmez’in ‘unintended consequence’ları arasında. Bu global savaş, dünyadaki ulus-devlet politikaları ve iktidar alanlarını belirleyen dönüm noktasını oluşturdu. İtalyan göçmeni haylaz çocuk Louie Zamperini karakterini tanıyarak başlayan, oradan atom bombalarına giden, oradan da Hollywood’a hatta Coen kardeşlere uzanan bu hikâyenin önemi, bize sunduğu şifrelerde saklı. Bu şifreler yalnızca okuyarak, araştırarak çözülecek. Örneğin, Marguerite Duras’nın senaryosunu yazdığı ve Alain Resnais’nin yönettiği ‘Hiroshima Mon Amour’un sanatsal yaklaşımını hatırladıktan sonra, hemen Wikipedia’da ‘atom bombası sonrası Hiroşima’ maddesinde yer alan, Amerikan ordusu kamerasıyla çekilmiş arşiv görüntülerine bakınca, bir içsel bölünme yaşamamak mümkün değil. Son araştırma teşviki ise şurada: Amerikalıların kahramanı vardı, ya Japonların? Japonya’da, hem Hiroşima hem de Nagazaki saldırılarını atlatmış ve 2010 yılına kadar yaşamış, Tsutomu Yamaguchi’nin de hikâyesine bakmak gerekiyor.

Dediğim gibi, Boyun Eğmez’de tılsımlı bir şeyler var. Belki CIA kitaba büyü yapmıştır, belki de bilginin her türlüsüne çok açızdır. 

0
2183
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle