22 OCAK, SALI, 2019

Sait Faik’in Paris’teki Bilinmeyen Beş Günü

Kıymetli bir arşivin aralandığı yazı dizimiz Sandık’ın bu ayki konuğu Sait Faik Abasıyanık. Yazar ve gazeteci Naim Tirali’nin 1975 yılında Milliyet Sanat Dergisi’nde yayımlanan ve Sait Faik’in Paris’te geçirdiği beş günü anlatan yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz. 

Sait Faik’in Paris’teki Bilinmeyen Beş Günü

Sunuş Niyetine

Sait Faik’in karaciğer problemleri ilerleyince Burgazada’da artık tam zamanlı kaldığını, tedavi için Fransa’ya gittiğini, hepimiz biliriz -kitaplarının biyografi kısmında yazanlar ezberimizdedir-. Wikipedia’yı açabilirsek şu bilgiyle karşılaşabiliriz: “Yazara, 1948 yılında siroz teşhisi kondu. Sık sık doktorlara da görünmesine rağmen hastalığının kötüye gitmesi üzerine 1951 yılında Fransa'ya gidip orada tedavi olmaya karar verdi. 31 Ocak 1951'de amcası ve Samet Ağaoğlu'nun desteği ile gittiği Paris'te sadece beş gün kalıp, İstanbul'dan uzakta öleceği ve tedavinin ağırlığının korkusu ile geri döndü. Sait Faik, daha sonra amcasına yazdığı bir mektupta geri dönüş sebebini doktorlarla olan konuşması ile hastaneye yatması kararı verildikten sonra düştüğü panik ve yaşadığı kriz olarak açıkladı. Paris'teki doktorlar, Sait Faik'e ciğerinden parça almaları gerektiğini söyleyince yazar paniğe kapılmıştı. Fransa'dan döndükten bir hafta sonra pişman oldu. Annesinin de baskısıyla Paris'e tedavisine geri dönme arzusunu ölene kadar muhafaza etti. Paris yolculuğunun ardından büyük bir umutsuzluğa düşen Abasıyanık, aynı zamanda yazarlık kariyerinin en verimli günlerini geçirmeye başladı.[1]” Peki gerçekten ne olmuştu o beş günde Sait Faik’e? Onu Paris’ten kaçarcasına uzaklaştıran sadece ciğerinden alınacak parçanın verdiği panik miydi? Ne hissediyordu Sait Faik? Ne yiyor, ne içiyor, kendine dar ettiği o beş günde aslında ne yapıyordu?

Değerli aydın, yazar ve gazeteci Naim Tirali’nin Sait Faik’in bu beş gününe ait ilk elden tanıklığına tozlu raflarda rastladığımda, hissettiğim yürek sıkışmasıydı. Kıyafetinden utanan bir Sait Faik… Tirali, anılarını kitaplaştırmış mı diye araştırdım fakat bir şey bulamadım. Belki çok eskiden yapmıştır bunu Tirali. 2009’da aramızdan ayrılan Tirali’yi saygıyla anıyorum ve ona bizi Sait Faik’imizin bilinmeyen günlerinden haberdar ettiği için şükranlarımı sunuyorum. İyi okumalar!​

**

1951 yılında “tedavi” amacıyla Paris’e giden Sait Faik burada ancak beş gün kalarak İstanbul’a dönmüştü ama, bu kısa yolculuğun bir “hikâye” olmadığına kimse inanmak istememişti. Sait Faik’in yakın arkadaşı Naim Tirali, büyük hikâyecimizin 21. ölüm yıldönümünde bu olaya ilişkin anılarını anlatıyor.

Sait Faik “Hotel de l’Océan”ın döner kapısından içeri girdiği vakit, tesadüfen otelin holünde idim. Elinde küçük bir valiz, başında yana kaymış bir kasket vardı. Öyle bitkin bir haldeydi ki kendisini tanımak için kısa bir tereddüt anı geçirdiğimi hatırlar gibiyim. Kucaklaştık. “Hayrola, nereden çıktın böyle?” diye, hayret ve şaşkınlık içinde sordum. O sabah İstanbul’dan uçağa bindiğini ve işte hava kararırken Paris’e geldiğini kısaca anlatıverdi… Benim adresimi almış, hareket etmeden. Oteli kolaylıkla bulmuş.

Otel kâtibesine pasaportunu verdik. Kâtibe önündeki fişin ad ve soyadı kısmını doldururken: “Sait Faik Abasıyanık” dedim. Sait telâşlandı. “Dur yahu, ne yapıyorsun. Sen benim öbür adımı bilmiyor musun?” Doğrusu bilmiyordum. Sait’in nüfus kütüğünde bir başka adı daha olduğunu o gün, orada öğrendim.

Sait’i odasına çıkardım. Bir doktor arkadaşının (galiba Fikret Ürgüp) tavsiyesi üzerine, uçağa binmeden birkaç tane aktedron yutmuş. Yolculuğu boyunca gözünü yummamış tabii. Asabı müthiş bozuk. “Ben bir banyo yapayım. Sinirlerim yatışır biraz. Uyumam lâzım.” diye söylendi. Sonra birden, sağ salim geldiğine dair annesine telgraf çekmek lüzumunu hatırladı. Telgraf için nöbetçi telgrafhaneye gitmek gerekiyordu. Nöbetçi telgrafhane de hayli uzaktaydı. Nasıl olsa yarına kalacak filan dediysem de Sait’i inandıramadım. Annesine çekilecek telgrafın ne suretle olursa olsun gecikmesine tahammül edemiyordu. “Sen merak etme, dinlenmene bak, ben telgrafı şimdi gider çekerim” diyerek yanından ayrıldım. Pardesümü giyip, aşağı indim. O günlerde parasızlıktan gecelerini otelin küçük salonunda oturmakla geçiren talebe arkadaşlar etrafımı sararak: “Kim o garip adam yahu?” diye sordular, “Tanımadınız mı?” dedim. “Sait Faik”. Yalnız kitap meraklısı biri: “Hikâyeci değil mi?” diye sordu. “Hikâyeci ya” dedim “Hiç okumadınız mı hikâyelerini… En büyük hikâyecimiz işte.” Birkaçı beni biraz iddialı bulmuş olacaklar ki, haydi canım der gibi gülümsediler… Ama benim de hikâyeler yazdığımı aylardır devam eden arkadaşlığımızdan ötürü bildikleri için sözüme güvenir görünerek seslerini çıkarmadılar. Ancak şöyle konuşmalar oldu, “Ben hep Beyoğlu’nda rastlardım o adama” “Çok kalenderce giyinmiş, existantialiste mi o da yoksa?”, “Amma tip adam be!” Ben otelden çıkarken hepsi de Sait Faik adlı ünlü yazarımızı “Hotel de l’Océan”ın müşterileri arasına katıldığını münakaşasız kabul etmişlerdi.

Ertesi gün, Sait erkenden uyanmıştı. Otelde beklemekten sıkıldı. Ona dışarıda metro çıkışındaki kahvede beklemesini, kahvaltı etmesini söyledim. Yarım saat sonra Sait’i kahvenin önünde buldum. “Nerde kaldın birader” diye çıkıştı. “Neye sinirlendin” demeye kalmadan kahveciyle çırağının kendisini alaya aldıklarını anlattı. Amerikan barda ayaküstü kahvesini içerken kahveciyle sohbet etmek için: “İstanbul’dan dün geldim.” demiş “Uçakla.” Tam o sırada kahvecinin çırağı yukarı kata çıkmak için asansöre biniyormuş. Kahveci mütebessim bir eda ile önce Sait’e bir bakmış, sonra çırağına dönerek: “Galiba sen de mösyö gibi uçak yolculuğuna merak sardın İstanbul’a mı gidiyorsun yoksa?” diye söylenmiş. “Ulan herif benimle düpedüz alay etti.” diyordu Sait. “Kılığımı kıyafetimi mi beğenmedi. Kasketim mi tuhafına gitti yoksa.”

Herhalde kahvecinin sözleri etkilemişti. Doğruca Galéri La Fayette’e gittik. Oradan Sait bir palto, bir kadife pantolon, bir siyah kazak ve bir de fötr şapka aldı.

Daha sonra bir gece Sait’le dört beş kişilik bir grup halinde çıktık. Paris’in görülecek birkaç semtini dolaştık. Montparnasse’ta bir kabarede oturacaktık güya. Saat gece yarısını geçmişti. Sait: “Ben otele dönüp yatacağım” diye tutturdu. Biz, onu gezdirmek için çıkmıştık. “Siz dönmeyin” diye ısrar etti. “Ben içemiyorum biliyorsunuz, canım sıkılıyor.” dedi ve bizden ayrıldı.

Birkaç kere de Sait’in yalnız başına çıkıp gittiği oldu. Böyle yalnız dolaştığı günlerin birinde nereye gittiğini sordum. “Sinemaya gittim” diye cevap verdi. “Güzel bir film miydi bari?”, “Yok canım. Zaten ne filmi oynadığına bile bakmadan girdim sinemaya. Sokaklarda sürtüyordum. Kalabalık, hareket canımı sıktı. Sakin bir yer, yadırgamayacağım rahat bir köşe arıyordum. Önüme ilk çıkan sinemanın karanlığına sığındım.” Sait o kalabalık korkusunu anlatırken, kendisini bir Beyoğlu akşamında görür gibi oluyordum. Yakaları kalkık, boynunu omuzları arasına çekmeye çalışıyor, kaçamak ve kısık bakışlarla etrafını süzüyordu sanki.

​Sait Faik’in Paris’teki beş günü, kalabalık ve gürültülü bir büyük şehre uyamayışın sıkıntısı içinde geçti. Uçağa binerken aldığı ilaç asabını hep bozmuş, Paris’te bir gece bile rahat bir uyku uyuyamamıştı. Niyeti birkaç ay kalarak karaciğerini tedavi ettirmekti. Hattâ bu konuda o kadar azimliydi ki Prof. Kazım İsmail’den, ünlü Doktor Besançon’a bir mektup bile getirmişti. Talebeler arasında “Avanta” adıyla mâruf, Doktor Zeki’yle birlikte hastaneye gittiler. Sait, hastaneden hoşlanmadı. Hele karaciğerinden parça alınarak tahlil edilmesi için ortaya çıkınca korkmaya başladı. Bir de baktık, daha geldiğinin üçüncü günü İstanbul’a dönmekten bahsediyor. Oteldeki bütün arkadaşlar onu oyalamağa gelmişken bir müddet kalmaya iknaa çalıştık. Biz üzerine düştükçe bazan kabul edip peki diyor, bazan da daha fazla sıkılıyordu. Cumartesi gününe kadar kesin kararını vermemişti. Öğle yemeğinde otelin lokantasında buluştuğumuz zaman uçak biletini göstererek: “Bu gece gidiyorum” dedi. Aman Sait dedik, anan yahşi, baban yahşi. Paris’e gelinir de beş günde kaçılır mı? Daha tek bir müzeye bile gitmedin. Hiçbir gezilecek yerini gezmedin Paris’in. Eyfel Kulesi’ni bile öyle uzaktan olsun görmedin. “Sahi,” dedi “Amma da çocukluk ettim. Hem Paris’te kalmam şart değil ya. Giderim şöyle Grenoble’e. Orada yirmi yıl önceki ahbapları ararım. Açılırım biraz. Sonra yine döner gelirim canım isterse.”, “Tabii değil mi?” diye tasdik ettik. Hep memnunduk. Fakat bu defa yine Sait atıldı: “Peki ama bileti aldım bir kere. Nasıl yaparım?” Güya bir imkansızlıkla bize cevap veriyordu. “Sen bırak bize. Biz bilet işini hallederiz.” dedik ve hallettik de. Air France acentasına gidip söyledik. Pekâlâ dediler. Elinde biletle, daha önceden haber vermek suretiyle, birkaç ay içinde istediği Air France uçağına binebileceğini öğrenince, Sait çocuklar gibi sevindi. Gözlerinin içi gülüyordu. Hepimiz memnunduk. Birlikte otobüse binerek Quartier Latin’e gittik. Nihayet el birliğiyle Sait’i bir çılgınlık yapmaktan alıkoymuştuk ya… Keyifle birer kahve içebilirdik. Daha ziyade kaçak lise öğrencilerinin uğrağı olan “Café Dupont”a oturduk. Kahvelerimizi içtik. Sait’i neşeli görmek herkesin hoşuna gitmişti. Onun manalandıramadıkları hareketlerini bir sanatkâr kaprisi olarak kabul ediyorlardı. Büyük bir yazar olduğunu duydukları bir insanla -meşhur bir sporcu veya sinema yıldızıyla olduğu gibi- beraber bulunmaktan zevk aldıklarını her hallerinden anlamak mümkündü. -Tabii bunun Sait Faik’i sıktığını da zaman zaman hissetmiyor değildim.-

Sait, bir ara, evi otelimiz civarında olan bir yahudi doktora telefon etti. Ve bize: “Çocuklar gitmekten vazgeçtiğimi söyledim doktora,” dedi. “Muayenehanesine çağırdı beni. Akşam otelde buluşuruz.” Önceden konuşulmuş, karar verilmişti. Sait dansinglerden, kabere ve müzikhollerden hoşlanmadığı için, o gece sirke gidilecekti. Sait: “Eyvallah!” dedi ve gitti. Gidiş o gidiş.

Ben gece başka bir yerdeydim. Gece yarısı otele döndüğümde henüz yatmamış olan çocuklara: “Nasıl bakalım, Sait sirkten memnun kaldı mı?” diye sordum. “Sait’in selamı var,” dediler. “Bizimle gelmedi ki. Gitmiş yeniden kendine uçakta yer ayırtmış. Aldı çantasını gitti. Yarın sabah İstanbul’da olacak. Bu iki kitabı da senin için kâtibe kıza bırakmış.”

Kitapları aldım. Zaten ikisi de vardı bende. Açtım baktım. Havada Bulut’un ilk sayfasında:

Yaptığım deliliğe ne zaman ah vah diyeceğimi bir kestirebilsem, o zaman
Paris’te beş günün romanına başlardım. 4-2-951. İmza.

Lüzumsuz Adam’ın ilk sayfasında ise:
Paris’teki anlaşılmaz günlerin tahlilini sana bırakıyorum Naim. Anlayabilirsen anla. 4-2-951. İmza.

satırları, Sait Faik’in o tipik kaligrafisiyle yer almıştı.

Bir pazartesi gecesi geldiği Paris’ten haftasonunda kaçıp gitmesi elbet bir gün bir hikâyesine konu olur. Edebiyatımız güzel bir hikâye daha kazanır diye düşünmekten başka yapacak iş kalmamıştı. Aradan bir hafta geçmeden Sait’ten bir kart aldım: “Ne halt ettim de hemen döndüm. Annem kızdı. Siz orada yaşıyorsunuz. Ama yaşadığınızın farkında değilsiniz. Boşverin, eğlenmenize bakın, gözlerinizden öperim.” diyordu.

Dokuz ay sonra Türkiye’ye dönmüştüm. Sait Faik 1951’in kasım ayında Varlık Yayınları arasında çıkan yeni kitabı “Kumpanya”yı bana armağan ederken, yine Paris’ten söz açmadan edememişti:

“Naim oğlum, artık bir daha göklerden Cadet’deki otele düşemeyeceğim (Dönemeyeceğim de olabilir) sanma. Ölmezsem, sen nasıl olsa oraya gidersin. Ben de seni bulurum.”

Söylediği gibi oldu. Ben birkaç aylığına yeniden Paris’e gittim. Ölmezsem ben de gelirim demişti. Gelemedi. Raslantıya bakın ki Altan Erbulak’la birlikte Paris’e hareket ettiğimiz gün, Sait Faik’in cenazesi kaldırıldı. 11 mayıs 1954 salı günü Sait’in cenaze töreninde bulunduktan sonra Altan’la Samsun vapuruna zor yetişmiştik. Marsilya’ya kadar yol boyunca hep ondan, “Koca Dülger Balığı”nın çocuksu, huysuz, alıngan tabiatından, büyük sanatçılara has garipliklerinden söz etmiştik.

Naim Tirali

Milliyet Sanat Dergisi
16 mayıs 1975
Sayı: 132

**

"Yazıda hiçbir düzeltme yapılmamıştır, orijinal metindir. İmlâ hatalarının sebebi budur"

[1] https://tr.wikipedia.org/wiki/Sait_Faik_Abas%C4%B1yan%C4%B1k#Hastal%C4%B1%C4%9F%C4%B1,_son_eserleri_ve_%C3%B6l%C3%BCm%C3%BC

0
8103
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle