25 TEMMUZ, CUMA, 2014

Öykü yaşamın içinde

Öykü, her şeyden önce adının kaynağını, öykünmek eyleminden alır. Kim kime öykünür? Yazar, Tanrı’ya öykünür öykülerde. Tanrısallığın yaratıcılığını, kendi yarattığı kişilere, kurguladığı olaylara söz geçirmenin, onlara egemen olmanın büyülü yaşantılarını yüreğinin içinde duyumsar. Aslında insanın yazgısına karşı koymasının, direnmesinin ve yeni bir dünya kurmasının bir başka anlatımıdır öyküler. Hülya Soyşekerci yazdı…

Öykü yaşamın içinde

Bakışlarımızı ne zaman yaşama yöneltsek, mutlaka bir öykü ile karşılaşırız. Yaşamın kendisinin bir öyküler yumağı olduğunu da belirtebiliriz. Yaşamın içindeki çelişkiler, çatışmalar yeni dönüştürümlere götürür bizi. Çelişkilerin dönüşümlerinden, gerçekliğin üst katmanlarına açılırız. Bu yazınsal gerçeklik, en yoğun biçimiyle edebiyatın tümünde; özellikle öykülerde kendini ifade eder.

Biz insanlar birbirimizin yaşamlarına dokunarak, birbirimizin yaşamlarına tutunarak bazen de birbirimizin yaşamlarını çoğaltarak yaşarız. Bu buluşma noktalarında tüm duyarlılığı ile öykü vardır. Yaşam ne denli karmaşık ilişkiler dizgesinden oluşuyorsa, yaşamın içinde birbirine dolanan öyküler de karmaşık bir yaşam örgüsü oluştururlar. Yaşam, öykülerin sayfalarında sesiyle, canlılığıyla, çelişkileriyle, gürül gürül yankılanır. Yaşam öyküdür; öykü yaşamdır bir bakıma.

Öykü, her şeyden önce adının kaynağını, öykünmek eyleminden alır. Kim kime öykünür? Yazar, Tanrı’ya öykünür öykülerde. Tanrısallığın yaratıcılığını, kendi yarattığı kişilere, kurguladığı olaylara söz geçirmenin, onlara egemen olmanın büyülü yaşantılarını yüreğinin içinde duyumsar. Aslında insanın yazgısına karşı koymasının, direnmesinin ve yeni bir dünya kurmasının bir başka anlatımıdır öyküler.

Bir yazın türü olarak öykünün doğuşuna baktığımızda, insanın düş kurma ve hikâyeler anlatma gereksinmesinin öyküyü yarattığına tanık oluyoruz. Destanlar, efsaneler, halk hikâyeleriyle yüzyıllar boyunca süren bir anlatı geleneği, tüm dünya toplumlarında var olan bir gerçeklik. Bu anlatı geleneği içinde toplumun, insanın gerçekleri ve dramları yer alır. On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde çok önemli bir gerçeklik algılayışı ile karşılaşıyoruz. Bu dönemdeki öykülerin realizmin doruğunda yer aldığı görülüyor. Öyküler her zaman yaşamın içinde bir insanlık durumunu irdeler. Bu insanlık durumu, tüm zamanlar için geçerli bir gerçekliktir.

Yazın türü olarak öykü, özellikle modern zamanlarda bireyin iç dünyasındaki çelişki ve çatışmaları, bunun dış dünyaya yansımaları üzerine kuruludur. Dış dünyanın bireydeki etkileri ve yansımaları bunun başka bir boyutunu oluşturur. İçteki dünyanın dış dünya ile kurduğu diyalektik bir bağdır bu.

Günümüzde kısa öykü yaşamın içinde hem onu yansıtan hem de onun bir parçası olan bir türdür. Günümüzün yazınında amaç artık hikâyeler anlatmak değil, bireye odaklanmak ve yaşamın içinde yer alan bir kesitte bireyin dramını vermektir. Bu dramın kaynağında, toplumsal sistemin araçlarıyla kuşatılmış ve varoluş kapanına kıstırılıp kalmış bireyin sancılı durumu yer alır. Kişi, bu duruma karşı koymaya çalışır ve tepki verir. Öykülerde yansıtılan işte bu insanlık durumudur. Öykünün dramatik yapısı bunun üzerine kuruludur. Öyküde yansıtılmak istenen, insanın yaşamın akışı içinde yer alan ani bir olay sonucunda alt üst olan, değişen günlük yaşamından alınan bir kesittir. Bu kesitte yer alan kırılma noktasında kişinin tüm yaşamı aniden değişebilir. Bu noktada onun yaşamındaki tüm gizler de açığa çıkabilir. Odakta yer alan bu insanın çaresizliği, kırılmaları, yalnızlığı tüm çelişkileriyle aktarılmaya çalışılır. Kendi yazgısı içinde insan… Modern öykünün ele aldığı budur. İnsanın bu yazgıya karşı koyması veya akışa kendini bırakmasıdır anlatılanlar…

Edebiyatımızda geleneksel öykünün kırılma noktası Sait Faik’le başlar. Onun yapıtlarında, yaşamın içinde yer alan insanın tüm hallerini bulmak olanaklıdır. “Semaver” öyküsünü bilmeyen yoktur. Küçük mutluluklarla yaşanan anne- oğul birlikteliğinin bitişi, annenin ani ölümüyle gerçekleşir. Ölüm karşısında insanın çaresizliği, tükenmişliği ve yaşam dengelerinin alt üst oluşu Sait Faik tarafından içe işleyen bir duyarlılıkla yansıtılır. Bu insanlık durumunda tüm insanlığı bulmak da mümkündür bir bakıma.

Kısacık ve yoğun zaman parçasında, karşıtlıklar anlatılır. Öyküdeki kişiyi tam anlamıyla bir karakter bütünlüğü içinde algılayabilmek de zordur artık. Kısa öykü yazarının amacı öykü anlatmaktan çıkar, Heinrich Böll’ün de belirttiği gibi “asıl amacı gerçekliğin bir röntgenini çekmek” olur. Gerçekliğin sanki bir film karesine sığdırılması, anlık görüntülerde yoğunlaşan yaşamlar gerçekliği algılamanın yeni bir yorumudur aslında.

Kısa öykü sürekli bir akış halindedir ve hiçbir zaman tam anlamıyla bir bütün haline gelemez. Tamamlanamaz oluşu tıpkı yaşama benzer. Akıp giden zamanın içinde birdenbire başlayan ve bir sonuç çıkarılmadan birdenbire biten bir yaşam kesitidir o. Öykünün öncesini ve sonrasını kurmak, düşlemek yalnızca okura bırakılır.

Öykü birdenbire yaşamın içine girdiği için uzun hazırlıklar yapmadan okuru kendi dünyasına alıp götürür. Bir anlık kısa izlenimler, görüntüler, düşler, çağrışımlar, imgeler, öykünün kısacık zaman kesitini doldurur. Bir anda parlayan bir ışık gibi yaşamı ve öyküyü aydınlatır. Bu kesitte yoğunluğu ve damıtılmışlığı içinde yaşam yer alır. Bu yoğunluğun öncesinde olanlar ve sonrasında olacaklar okura ve onun yaratıcı düş gücüne bırakılır. Öykü okurda yeniden yazılır, yeniden çoğalır. Yazarın yazmadıkları, söylemedikleri, derin ve geniş boşluklarda yer alır. Bu boşluklarda rahatça hareket edebilmek ve boşluğu anlamlandırmak için okurun elinde sadece yazar tarafından verilmiş birkaç ipucu vardır. Bu ipuçlarından hareket ederek boşluğu anlamlandırmaya ve düğümleri çözmeye çalışır okur. Günümüz kısa öyküsü, yaratıcı okur yetiştirme konusunda en üst noktalara ulaşmıştır denebilir. Düşünen, düşleyen, yeniden kuran, yorumlayan, yapboz’un parçalarını tamamlamaya çalışan etkin okur tipi modern öykünün en büyük kazanımlarından biridir. Sözgelimi, Hasan Ali Toptaş’ın öykülerinde boş bırakılan alanlarda yazarın bize verdikleri ile yol almaya çalışırız. Okurken, yazarla birlikte yaratıcı bir eylemi oluştururuz. Öykünün bitim noktasında ise gerçeğin tamamlanamayan bir şey olduğunu fark eder ve yeniden çoğaltırız içimizde.

Her öykü, okura bir atmosfer sunar. Bu atmosferde öykü kişileri soluk alır ve hareket ederler. Okur da bu sanatsal donanımın içinde yeni bir pencereden bakar yaşama. Öykünün sunduğu dünya içindeki kişileri yorumlamaya çalışırken kendi yaşamını da anlamlandırmaya ve bütünselleştirmeye çalışır. Elbette, öykünün sunduğu atmosfer, yaşamın atmosferinden bağımsız değildir. Yaşamda soluk alınan ortam öyküye de yansır. Ama daha küçük ve yoğun bir atmosferdir bu. Sonuçta öykü kişileri, öyküde yoğunlaşan yaşamın içinde hareket ederek gerçek yaşamın izdüşümlerini gösterirler dersek sanırım yanlış olmaz.

Öteki yazın türlerinde olaylar neden-sonuç ilişkileri içinde açıklanmaya çalışılırken, kısa öyküde genellikle bu yola başvurulmaz. Öykülerdeki bilinç akışı anlatımları, iç konuşmalar ile düşünce süreçlerinin karmaşık bir durum alması, nedenselliğe dayalı bir kurgunun altyapısını yok eder. Öykülerde nedensellik yerine, sorunların karmaşık yumağının anlatımı ön plana geçer. Zaman zaman ussal bağlantılar koparılarak, duyarlılıklarda yoğunlaşılır.

Öykünün tamamlanamayan yapısı tıpkı yaşamın varoluşu gibidir; o da tamamlanamaz ve sürekli oluşur, değişir, dönüşür… Buna göre düşünecek olursak kısa öykü yaşamın herhangi bir yerinde başlar, herhangi bir yerinde sonlanmak gibi bir amaç edinmez ve varoluşun çözümlenemezliğini içinde taşır.

Kısa öyküde geçerli olan, insanın yaşam olayları içindeki durumu ve çaresizliğidir. Yaşamın kırılmaları, ani olaylar, çelişkiler, ölüm, beklentiler, felaketler, korkular, yalnızlık, hüzne tutunmak, çözümsüzlüğü kabullenmek ya da çözümsüzlüğe karşı çaba göstermek… Öykülerin son zamanlardaki izlekleridir.

On dokuzuncu yüzyıl gerçekçiliğinde bireyin kendi yazgısı karşısındaki tutumu farklıdır. İnsan dünyayı değiştirme ve yeni dünya yaratma gücüne sahip tek varlıktır. Bu dönemin anlayışı ile yazılan öykülerde insanın yaşam karşısında bir tavır sergilediği dikkati çeker. İnsan, yazgısını yeniden kurar bu öykülerde; her şeye egemen olmaya çalışır. Kendini güçlü duyumsar.

Günümüzde öykü yazarı ise hiçbir zaman bir çözümü dikte etmez; yalnızca bir durumu tespit etmeye çalışır. Yol gösterici, öneri sunucu değildir artık. O, yaşamın ve toplumun içinde sıkışıp kalan bireyi anlatırken, çözümsüz bıraktıklarının okur tarafından farklı düşünce süreçleriyle dönüştürüleceğini düşünür. Yaşamın gerçekliği içinde yer alan çelişkilerin yazınsal gerçeklikten farklı bir düzlemde yer aldığının bilinciyle hareket eder. Öykü, yaşamdaki gerçekliğin sanatsal kurgulanması ve dönüştürümü olduğuna göre, bir noktada yeni bir bilinçle gerçekliğin diyalektiğini de içinde taşır.

Modern çağda bireyin algılarında da büyük değişiklikler yaşanmaktadır. Sonsuz teknolojik olanaklar ve hızlı yaşam süreçleri bireyin gerçekliği bir bütün olarak algılamasının önündeki en büyük engellerdir. Bütünsel bakışı yok olan birey, her şeyi parçalanmış olarak algıladığı için dünyayı değiştirme gücünün artık kendi elinde olmadığı gibi bir yanılsamaya doğru sürüklenmiştir. O, çapının giderek küçüldüğünü, zayıfladığını düşünerek tam bir çaresizliğin penceresinden bakmaya başlar bir noktada.

Ütopyaların terk edildiği modern çağın bireyi, yalnız, kırılmış, tedirgin, bunalımlı ve hatta şizoid’tir. Günümüzün öyküsü işte bu kırılmış ve parçalanmış bireyi işleyerek yaşama sokulmaktadır. Öykü, bir yanda bu parçalanmışlığı küçük film kareleri, kısa fragmanlar halinde gösterirken, bir yandan da okura sonsuz bir yaratma gücünü bağışlar; yaratıcılığın kapılarını açar. Okurda yeniden çoğalan öyküler, yaşamı da yeniden çoğaltırlar bir bakıma. Okurun etkinleşmesi, okurun bir birey olarak yaşam karşısındaki edilgen tutumuna darbe indirir. Yaşam yeniden üretilebilen, değişip dönüştürülebilen bir olgular bütünü durumuna gelir. Öykünün yaşama kattığı en önemli güzellik de bu üretimdir bence. Artık dünyayı değiştirebilmenin kapıları da açılmış olur öyküler yoluyla. Bir paradoks gibi görünse de aslında bu, gerçekliğin üst katmanlarına açılan yeni bir yaratım ve dönüştürümün potansiyelini içinde saklayan bir süreçtir.

Dil de yaşamın yansımasıdır. Öykünün yoğun dili, imgelerle genişleyen anlamları, yaşamdan özümsediklerini yeniden yaşama sunması, dil aracılığıyla yaşamı dönüştüren süreçlerin de kapısını aralar.

Öykünün yaşamın içinde yer alması, onun, medya haberi gibi gerçek yaşamın tüm çıplaklığı ve tedirgin edici boyutlarıyla anlatımını ve aktarımını gerektirmez. Dümdüz, ruhsuz ve düşsüz bir anlatım, öykünün güzelliğini yok eder. Gerçekliğin örtük anlatımı ve imgeler yoluyla yeni anlamlara büründürülmesi, öyküye sanatsal yönden ayrı bir değer kazandırır. Bu bağlamda toplumsal şiddet, cinsellik, toplum yapısındaki çürüme ve bunların bireye etkileri, bireyde yarattığı kırılmalar yazınsal bir söylemle öykünün içinde yer alabilir. Bireyin yalnızlaşması, parçalanmışlık, içe evrilen dünyaların çaresizliği, yer yer fantastiğe taşınan anlatımlar, günümüzde yaşamın öykülerde yansımasını oluşturmaktadır.

Son olarak Tomris Uyar’ın Gündökümü’nde öykü üzerine yazdığı birkaç sözü aktarmak istiyorum:

“Gerçek bazen gerçeğe tıpatıp benzemeyebilir. Gerçekçi sanatçı, eğer sanatçıysa bize yaşamın sıradan bir fotoğrafını sunmaya çalışmaz, tam tersine gerçekten daha üstün, daha çarpıcı, daha inandırıcı bir gerçek önsezisi aşılar bize. Sanatın özü, önsezinin belli bir biçimde kullanılışı, ustalıklı, bulgucu geçişler aracılığıyla ve yalnızca kurgu becerisiyle, önemli olaylara güçlü bir ışık tutup geri kalanları arka plana alarak vermektir. Kısa öykü tek başınalığa dayanan kişisel bir sanattır. İnsanoğlunun yazgısına yöneltilmiş içli bir çığlıktır.”

0
1189
0
Yazar:
Fotoğraf: Javier Guevara
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle