01 EKİM, SALI, 2019

Leylâ Erbil: “Türk Hikâyeciliği Üstüne Düşünceleriniz”

Arşivlerin aralandığı yazı dizimiz Sandık’ın konuğu bir kez daha Leylâ Erbil. Soyut Aylık Edebiyat Dergisi’nin 1973 yılında yayımlanan 56’ncı sayısında yer alan, Erbil’in  Türk hikâyeciliği üzerine sözünü esirgemeden kaleme aldığı yazısını sizlerle paylaşıyoruz.

Leylâ Erbil: “Türk Hikâyeciliği Üstüne Düşünceleriniz”

Sunuş niyetine:

Soyut’un Mart, 1973 tarihli 56. sayısını elime aldığımda oldukça heyecanlıydım çünkü elimde tuttuğum Leylâ Erbil yazısı, onun deyiş yerindeyse “tepesi attığında” kaleme aldığı, sert ve doğrudan metinlerinden biriydi. Çoğu zaman hitabını esirgemeden yazdığı açık mektuplarla dönemin iktidar yayıncılığı ve edebiyatı üzerine toparladığı eleştiriler -hatta yergiler- beni her zaman büyülemiştir. Bir yazarın her zaman için çevresindeki diğer sanatçılardan bekledikleri, çıkarları vardır fakat aklına yatmayanı söyleyebilmek adına bu çıkarları hiçe sayıp doğru bildiğinden ayrılmamak -hele de o ödüller, dergiler ve gazetelerin erkekliğinden gelecek hazinelere rağmen- her aydına nasip olmayacak bir meziyettir. İşte yine bir Leylâ Erbil cevabı. Muhataplar ise yine o eleştirmenler, abiler ve erkeklikler… İyi okumalar.

***

Hikâyeciliğimiz denildiğinde söze dergi ve gazetelerin tutumuyla başlamak zorundayız. Bunun için iki örnek verelim:

1. Dost Dergisi’nin Ocak sayısında, Salim Şengil’in <<Yayınlanmayan Bir Yanıt Üzerine>> başlıklı bir yazısı var. Milliyet Gazetesi’nin ricası üzerine bir soruyu yanıtlamış Şengil: Milliyet Sanat Dergisi’nin çıkarılışını eveleme-geveleme bulduğunu, giderek sanatımız için zararlı bulduğunu vb.. belirtmiş. Milliyet’te bu gerçeğin okur kulağına gitmesini engelleyivermiş.

2. Yansıma Dergisi sahibi de, Ocak sayısı için benden bir yanıt rica etti, gönderdim ben de. O da basmayıvermiş yanıtı. Bu yaptığı bir şey değil, ayrıca Aralık sayısında dergisinde <<Tuhaf Bir Kadın>> aslı kitabın eleştirisindeki gülünç yanlışları okura ileten  yazımı da, yüzüme karşı hatanın kendisine ve -henüz pek de genç olduğunu söylediği- eleştirmenine ait olduğunu kabul edip, yazımı yayınlamaya söz verdiği halde, kaypaklık etmiş; yazının işine gelmeyen yerlerini kırpıp ekleyerek, son yıllarda pek moda olan bir uyarlama da o yapmış ve artık benim olmaktan çıkmış bir yazıya kendininki değil de benim imzamı atmış. Böylece yanlışlık sandığımız şeylerin kasıtlı yalanlar olduğunu kanıtlamış ve böylece bazı doğruların okur kulağına gitmesini o da engellemiş. Yayınlamama geleneği yazınımızda pek eskidir ve yazarın artık kanıksadığı bir durumdur, ne ki burada bir gerçeğe parmak basalım. Kimi dergi ve gazete sahipleri, tıpkı politik oyunları halktan saklamak gereğini duyan siyasilerimiz gibi inatla okurlardan bir şeyler saklamak gereğini duyuyorlar. Hele dergi ve kitaplarının ilk yapraklarını devrimci sloganlarla kendilerini tarife ayıran bu kişilerin asıl ahlâklarını burjuvazinin, <<basın ahlâk yasası>>na bile sığmayan bu soy davranışları pek şaşırtıyor insanı. Onlar unutuyorlar ki, kendilerinden kırk elli yıl önce doğmuş ağabeyleri bile bu biçim oyunların daniskasını daha bir incelikle kıvıran çelebi adamlardır!

Evet, hikâyeciliğimiz denildiğinde gazete ve dergilerden iki örnekle söze başlamak gerekiyordu; yazarın onlar aracılığıyla okuyucuya tanıtıldığını, piyasaya sürüldüğünü, Yeşilçam kabiliyetlerinin süzüldüğünü rejisör odalarını andırmaya başlayan ve her çeşit manevî ve maddî rüşvetin geçerli olmaya başladığı bu yerlerin okur gözünden kaçmamasını sağlamak için.[1] Kapitalizmin koynundan çıkmaz parçası olan ve durmadan beyinlerimizi kemiren reklamların avucuna düşmüş yazarın asıl değerlerinin ne olduğu üzerinde uyanır bulunmamız için.

Böylesi bir tablo karşısında hikâyemizin belli tehlikelerle içiçe olacağı açıktır. Bu tehlikelerin en önemlisi, özellikle son on – onbeş yılın emeği ve birikimiyle belli bir yere ulaşmış yazarın ve okuyucunun <<illüzyon>> ya da <<tütsü>> hikâyeciliği aracılığıyla geriye itildiğidir. Şimdilik yıldızı tek gibi görünen bu hikâye biçiminin giderek yaygınlaştırılacağı ve iyice öne çıkarılacağı söz konusudur. Bu anlayış daha önce Türk tiyatrosunun başına tebelleş olduğundan, üzerinde uzun boylu durulmuş tartışılmış ve saptırıcılığı açıklanmıştır. Çağ dışı edilmiş bir insan sevgisi anlayışına sahiptir. Bu sevgi, <<hümanism>> adı altında, mülkiyet ilişkilerinde hiçbir değişiklik yapılmadan yoksullara acımamızı ister. İşçi sınıfının felâketlerine karşı, henüz insanlığının tümünü kaybedememiş, yufka yürekli zenginlerden gözlerinin sulanmasını bekler ve yarı aydınlarca içtenlikle tutulur. Müslümanlığın, <<gelirin %40’ını yoksulara dağıt>> emri paralelindedir ve yaşam sürecinin diyalektiğiyle ilişki kurmaz. Okuru yumuşatma, ısıtma, boyun eğdirme görevini bilerek ya da cahillikten yüklenir. Halk dalkavukluğunda başarılıdır ve halkın kendi kendisine acımasını sağlar. Acımasını ve beklemesini. Yazarları örneğin: yoksul ve fıkırdak kızın ağzını kaç derecelik açılarla büzerek camları hohladığını ve parlattığını 40 sayfada anlatır ve camın ne kadar da parladığını gören eleştirmenleri kendinden geçirir. Okurun dikkati böylece başka yerlere kaydırıldıktan sonra göbekli, kötü ve mutlaka zengin adam tarafından ırzına geçilir bu kızın, ama sadece birkaç satırla. Yazarı söylemez, ama bilinçli okur, arif olduğundan bu kızın olsa olsa sınıf değiştirmek için adamın peşine takılıp ırzına geçilmesine izin verdiğini keşfedecektir! Teverrüm Edebiyatı’ndan, Zavallı Necdetler’den, Aşkım Günahımdır’lardan sonra yazmaya başlamış kuşaklarca değil, daha sonraki kuşaklarca da edebiyata atlattırılan bu tehlikenin şu dönemde boy göstermesi ve okura devrimci edebiyat olarak yutturulmaya kalkılması dikkat çekicidir. Yazarın kendisini kapitalizmin eline bir meta olarak teslim etmesi ise ayrıca bir önem taşır. <<Tütsücü>> hikâyenin ardında, dergi ve gazetelerimizden eleştirmen olarak, edebiyat ödülleri jürileri olarak -bu işleri aynı adamlar görür zaten- kilit noktalara yerleşmiş devlet memurlarıyla, edebiyat piyasasının onların elinde döndüğünü sezmiş yardakçıları bulunmaktadır.

Bir başka ama daha masum bölücülük tehlikesi <<yenilik hikâyesi>> adı altında bir ortaklık kurmak isteyen genç hikâyecilerde görülür. Türk hikâyesi içinde haklarını yedirmemek, bir ayrıcalıkları olduğunu kanıtlamak gereğini duymalarından bir, bir de ucuzun pahalıya satılmaya başladığı bir ortama karşı duydukları derin korkudan doğan bir korunma biçimidir bu ortaklık kanımca. Ama yanlıştır. Kendileri de sürekli olarak ağır değiştirerek, kadro değiştirerek, kadro konusunda ödünler vererek işin içinden çıkamaz oldular. <<İmgenin vurucu gücünü>> yazıyor diye damlarının altına adam çekmeğe uğraşmaları amaçlarının tutarsızlığını gösteriyor. Sözcülerden biri, Yansıma’nın son sayısında, <<yenilik hikâyesi olmasaydı ona yoktur diyenler de olmazdı>> gibi hoş mantık oyunlarıyla kuruluşu <<resmî merci>>lere kabul ettirmeye çalışıyor. İki yılı geçen bu ısrarları insanda merak da uyandırıyor. Hani, varsınız işte! Dense altından ne oyun çıkacak diye. Zira içlerinden iyi tanıdığımız bazılarının kendilerinden epeyi önceki ya da çok yakındaki sanat ürünlerine dadandıklarına bakılırsa belli bir amaçları olmasa da zararlı bir hırsları olduğu belli oluyor. Gene o bazıları, sözcülerinin yazdığı gibi: kendilerinden önceki kuşaklardan hikâye mirasını <<devralmak>> yerine o mirasa <<konmak>> durumundalar. Böylelerini saymasak da, çağımız aydının haksızlıklardan korunmak üzere özel okullar açmak yerine en azından demokratik örgütler kurma yoluna gitmeyi sorumluluk bildiklerini unutmayalım.

Hikâyemizin içinde bulunduğu ve son yıllarda özellikle öne çıkan bu yanlışlara ve tuzaklara karşın hikâyeciliğimizin gene de sağlıklı, bilinçli bir çizgide geliştirildiği inancındayım. Vakti gelince devrimci eleştirmenlerce herhalde daha geniş inceleme ve araştırmalar yapılacak, asıl değerlerimiz ortaya çıkarılacaktır. Şimdilik, Türk sanatçılarına düşen görevin; kendi hikâyelerini, romanlarını, şiirlerini yazmak, oyunlarını oynamak, resimlerini yapmak olduğunca, elbirliğiyle yozlaşımı durdurmaya çalışmak, işbirlikçileri okura sergileyerek bilinçli okurun edebiyat dünyası üzerinde denetimini sağlamaktır. <<Yeni Adımlar>> dergisi, başlarken yazısında bu düşünceyi çok haklı bir biçimde şöyle dile getiriyor: <<Sadece bir yazar ya da bir aydın olarak kalmak isteyenler bizi ilgilendirmiyor..>> Benim öylelerine de sevgim ve saygım var, yeter ki her çıkar taşının altında bitivermeyen ve bu düzenden kârlı çıkmayacak olan uzlaşmazlıklarıyla sanatları tutarlı olsun.

***

Soyut Aylık Edebiyat Dergisi
Mart 1973
Sayı: 56

[1] Dergi konusunda başka yazılar için bak: Soyut Dergisi. sayı 49, 51.

Sandık’ın bir önceki yazısı için: http://www.artfulliving.com.tr/edebiyat/az-gelismis-ulkede-elestirinin-ettikleri-i-18819

"Yazıda hiçbir düzeltme yapılmamıştır, orijinal metindir. İmlâ hatalarının sebebi budur."

Kullanılan resimler Jessalyn Brooks’a aittir.

0
2798
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle