02 OCAK, PERŞEMBE, 2014

Kâğıttaki Karabasan: Sevim Burak

Arş. Gör. Özge Şahin Uğurel* yazdı... Sevim Burak’ın metinleri, okurunu rahatlatan,
kolaylıkla takip edilebilecek bir zaman dizgesine sahip değildir. Post-yapısalcıların dil’e atfettiği anlama yakın düşen biçemiyle, anlamlı bir bütüne ulaşma imkânını yıkan, kayıp giden,
sürekli akış hâlindeki parçalardan oluşan metinler kaleme almıştır Sevim Burak.
Hiç şüphesiz bu durum, okur tarafından bakılınca takibi güç, dikenli bir yolda,
her an değişen şartlarla boğuşmayı gerektirir.

Kâğıttaki Karabasan: Sevim Burak

Sevim Burak (1931-1983), 30 yıl önce, 30 Aralık 1983'te aramızdan ayrılmıştı. Kuzguncuk’ta küçük bir kalabalık tarafından son yolculuğuna uğurlanan, Türk edebiyatının en özgün yazarı, geride iki öykü kitabı (Yanık Saraylar, Afrika Dansı), üç tiyatro oyunu (Sahibinin Sesi; Everest My Lor; İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar) ve yarım kalmış bir roman (Ford Mach I) bıraktı. Etkisini hiç kaybetmeyecek bu metinler, diliyle ve biçemiyle Türk edebiyatının yenilikçi eserleridir.

Sevim Burak’ın metinleri yayımlandığı yıllarda, dönemin toplumcu-gerçekçi edebiyat eleştirisinin etkisiyle yazık ki anlaşılamamış, yazar, özellikle diliyle yarattığı devrim niteliğindeki dönüşümün anlaşılması için neredeyse yirmi yıl beklemek zorunda kalmıştır.

Büyük yazarların makus talihlerinden biri de yaşadıkları dönemde anlaşılamamalarıdır. Sevim Burak da ilk öykü kitabı Yanık Saraylar 1965 yılında yayımlandığında benzer bir durumla karşılaşır. Kuzguncuk’ta yaşayan gayr-ı müslimlerin hayatlarını anlattığı öykülerinde, yeni dilsel ve sessel söyleyişler deneyen yazar, kitabıyla büyük ilgi göreceğini düşünerek Sait Faik Öykü Ödülü’ne başvurur. Ancak Sevim Burak, yazarlık hayatının belki de en şaşırtıcı sonuçlarından birini yaşar, hak ettiği halde ödülü kazanamaz. Bunun üzerine Memet Fuat ödülü protesto eder ve jürilik görevinden ayrılır. Sevim Burak hiç beklemediği sonuç karşısında derin bir üzüntü yaşar ve on yedi yıl boyunca metinlerini yayımlamayarak Türkiye’deki edebiyat ortamına rest çeker. Şüphesiz bu onurlu duruş yıllar içinde Sevim Burak’ın haklılığını kanıtlayacak ve her büyük yazar gibi onu da zamana karşı kazanılan bir zaferin sahibi yapacaktır.

“Kâğıttaki Karabasan” Nedir?

Sevim Burak’ın metinleri, okurunu rahatlatan, kolaylıkla takip edilebilecek bir zaman dizgesine sahip değildir. Post-yapısalcıların dil’e atfettiği anlama yakın düşen biçemiyle, anlamlı bir bütüne ulaşma imkânını yıkan, kayıp giden, sürekli akış hâlindeki parçalardan oluşan metinler kaleme almıştır Sevim Burak. Hiç şüphesiz bu durum, okur tarafından bakılınca takibi güç, dikenli bir yolda, her an değişen şartlarla boğuşmayı gerektirir. Sevim Burak’ın metinlerinde bir yandan nesnelerin canlanması ve konuşmasına şahit olurken, diğer yandan aynı nesnelerin yazarın kendisiyle yer değiştirdiğini de görürüz. Hayatla derdi olan karakterleri; ölümden, korkudan, şüpheden, düş kırıklıklarından paylarını alırken, yani ötekileşirken anlamlı bir bütünün parçası olmayı reddederler. Böylesi bir edebiyatın dili de parçalı ve çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Hal böyleyken başı sonu belli, ele gelen metinleri okumaya alışkın bir okurun Sevim Burak’ı okuduğunda irkilmesi, canlanması ve dirilmesi kaçınılmazdır. Hem bir türlü yakalayamadığınız karakterler sizi kemirir hem de tekrar tekrar kendilerini okutarak sembolleri, şifreleri çözme işini size bırakırlar. Sadece okur değil yazar tarafında da “Kâğıttaki Karabasan”ı yaşama durumu söz konusudur. Sevim Burak kâğıda yazmaya başladığı anda, yazma eyleminin içindeyken mücadelesi başlamış demektir. Yazdıklarını çengelli iğnelerle perdelere dikmesi, yan yana, üst üstte dizdiği sözcüklerin yerlerini sürekli değiştirmesi bu mücadelenin sonuçlarıdır. Okurken okuru dürten karabasan, yazarken de yazarın ensesindedir, onu hiç bırakmaz.

“Sevim Burak’ın ‘Ana’karası”: “Ah Yarab Yehova”

Sevim Burak edebiyatının bir özelliği de yayımlanmış bir metnin yazar için aslında hiç bitmemesidir. Yazı, kâğıda düştükten sonra, Sevim Burak cephesinde hikâyesini sürdürmeye devam eder. Bu yeniden yazma sürecine en tipik örnek, Sevim Burak edebiyatının âdeta çekirdeğini oluşturan “Ah Yarab Yehova” öyküsünün farklı öykü ve oyunlarında yeniden yazılmasıdır. Kendisi de bir röportajında aynı hikâyenin peşinden gitmesini şöyle açıklar: “Ben gerçeği bir kere yazıp ortaya çıkarabilen bir yazar değilim; yazarlık tecrübelerime göre söyleyebilirim ki yirmi kere yazarak elde ettiğim gerçek çok alelade bir gerçekti. Bir gerçeği ancak yüzüncü kez yazdığım zaman, gerçeğin o olmadığını, değişerek başka bir görünüm aldığını ve başka bir gerçeğe dönüştüğünü anladım.” (“Sevim Burak Yazarlığını Anlatıyor”, kitap-lık, sayı 71, s. 101.)

“Afrika Dansı: Balwalwa’larla Ölüme Direniş”

1976-1978 yılları arasında ikinci eşi ressam Ömer Uluç’un resmi görevi sebebiyle Nijerya’da kalan Sevim Burak, bir maceraperest gibi Afrika’yı keşfe dalar. Gündelik yaşamı, âdet ve görenekleri karşısında büyülendiği Afrika, Sevim Burak’ın o yıllarda nükseden kalp rahatsızlığıyla birlikte ölümle korkunun kol kola dans ettiği yeni metinlere ev sahipliği yapar. Nitekim bu dönemde yazdığı öyküler, ölümünden bir yıl önce 1982 yılında Afrika Dansı adıyla yayımlanır.

“Sahibinin Sesi: Bir Yer Değiştirme Biçimi Olarak Edebiyat”

“Ah Yarab Yehova” öyküsünün oyunlaştırılmış ve yeniden yazılmış biçimi Sahibinin Sesi ise 1982 yılında yayımlanır. Birçok kere sahnelenen oyunda, Sevim Burak’ın annesinin uzun yıllar aile içinde gizlenen yahudi kimliğinin, zengin bir edebiyat malzemesine dönüştüğü görülür. Yazar kimlik meselesini mesaj verme kaygısından uzak, dolaylı bir biçimde sorgular.

“Everest My Lord/İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar”

Sevim Burak, ‘bir dil çalışmasıdır’ dediği Everest My Lord’u 1970’li yıllarda yazmaya başlar. “Ah Yarab Yehova” öyküsünün kişileri olan Bilal Bey, Melek ve Nıvart üzerinden kadın, evlilik, ölüm, korku temalarını işlediği ve 1967 yılında tamamladığı İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar’la birlikte iki metin, yazarın ölümünden sonra 1984 yılında yayımlanır.

“Ford Mach I: ‘Son Gençliğin ve Aşkın’ Yarım Kalmış Romanı”

1970’li yıllarda yazmaya başladığı Ford Mach I’ın yazım süreci, Sevim Burak’ın yazar olarak portresini okuma imkânı veren bir metindir. Ölümüne kadar, neredeyse on üç yıl yazmayı sürdürdüğü bu romandan, Palyaço Ruşen’i, Everest My Lord’u çıkaran Sevim Burak, bir metnin içinden başka metinlere gider. Memet Fuat’ın da dediği gibi Sevim Burak ‘etiyle, kanıyla yazan’ bir yazardır. Öyle ki Ford Mach I’ı yazabilmek için evindeki eşyaları satıp bir Colver satın alır ve araba yarışlarına katılır. 1980’li yıllarda Bağdat Caddesi’nde yapılan çılgın araba yarışlarıyla, esasında sadece bir yarışı değil, yaşanan kültürel ve kentsel dönüşümü vurgular. Ford Mach I’la mücadele ederek onu istediği biçime dönüştüreceğini uman anlatıcı kişi, zamanla kendisini onun yerinde bulur. Sürekli bir biçimde yaşanan bu yer değiştirmeler bir süre sonra iç içe geçer. Ford Mach I, Sevim Burak’ın ölümüyle yarım kalsa da, yirmi yıl sonra 2003 yılında psikanalist Nilüfer Güngörmüş Erdem’in titiz çalışmasıyla derlenip YKY tarafından yayımlanır.

Henüz 52 yaşında aramızdan ayrılırken, ardında sayfalar dolusu metin bırakan Sevim Burak, ölümünün 30. yılında daha çok okunmayı hak ediyor. Yazdıklarıyla okurun edebiyat algısını değiştiren Türk edebiyatının güçlü kalemi Sevim Burak’ı keşfetmek ve şifrelerini çözmekse gayretli okurlara kalıyor.

(*MSGSÜ Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü)

0
3136
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle