24 AĞUSTOS, ÇARŞAMBA, 2016

“İnsana Dair Ne Varsa, Şiirin İçindedir”

Hayatının merkezine şiiri konumlandıran; öykü, deneme, inceleme ve romanlarına rağmen “Şiir, sokağa çıkarken yedeğimize alacağımız en büyük güçtür” diyen Altay Öktem ile yeni kitabı Fazla Elli üzerine konuştuk…

“İnsana Dair Ne Varsa, Şiirin İçindedir”

7 yıl aradan sonra yeni şiir kitabınız yayımlandı. Bu uzun süreden sonra Fazla Elli’nin raflarda yerini alması ile beraber okurlardan gelen tepkiler nasıl oldu? 

Henüz çok erken bunu söylemek için ama sosyal medyadan yapılan paylaşımlara ya da gelen maillere bakılacak olursa fena değil. Şiirin her zaman özel bir okuru vardır. Benim şiirimi de uzun yıllardır takip eden kemik bir okur kitlesi var. Bu da yeterli. Eğer şiirin okuru bir anda ciddi oranda artarsa, ortada şiir dışı etkenler var demektir. Bu da şiire yarar değil, zarar getirir. Sonuçta yedi yıl boyunca şiirleri demlendirdim, ben de demlendim. Artık bir silkineyim dedim.

Şiire bu kadar ara vermenizin ülkemizdeki şiir okuyan kitleyle bir alakası var mıydı, yoksa bir olgunlaşma, biriktirme süreci miydi bu yedi yıl?  

Türkiye’de ciddi bir değişim var. Hem politik, hem ekonomik, hem kültürel anlamda ciddi bir çöküş döneminde yaşıyoruz. Sadece şiirde değil, bütün yazı serüvenimde ciddi bir duraksama oldu. Çünkü umudu değil belki ama coşkuyu kaybettik. Doğal olarak bundan en çok şiir etkileniyor. Roman, öykü gibi kurgusal metinler, bir şekilde adapte olabilirsen, düzenli çalışırsan yazılabilir. Oysa şiirin temel besini coşkudur. Gündelik hayattaki coşkumuzu bile kaybettik. Kendi içimizde direnme halindeyiz hepimiz. Varolmak için direniyoruz. Benim açımdan handikap daha büyük: Sert, pervasız bir üslubum var. Ama gündelik hayattaki sertlik, pervasızlık benim üslubumu geçti. Uzun yıllar önce Şiddet, Elbet demiş, şiirin bir karşı-şiddet unsuru olmasını gerektiğini iddia etmiş, hatta seri cinayet şiirleri bile yazarak başlamıştım şiir serüvenime. Şimdi şiddet gündelik hayatın parçası haline getirildi. Barış isteyenler hapse atılıyor, katliamlar alkışlanıyor, tecavüzcüler el üstünde tutuluyor. Bu ortamda benim bahsettiğim şiddetin yaşanan vulgarlıktan farklı olduğunu, ahlakı geri plana atıp etiği öncelememiz gerektiğini falan anlatacak lüksüm kalmadı. Toplum o kadar hızla ahlaksızlaştırılıyor ki, şu anda yapılabilecek en doğru hareket, şiddete karşı çıkmak, ahlakı savunmak. Yani felsefi anlamda gerilememiz gerekiyor. Korkarım, topluma faydalı olabilmek için aşk şiirleri, tabiat şiirleri falan yazmamız gerekecek. Bunca engebeli yolu aştıktan sonra pastoral şiirler yazabileceğimi de sanmıyorum. Coşkuyu kaybettim derken kastettiğim buydu.

  • Osman Palabıyık ve Altay Öktem ©Nazlı Erdemirel
  • Osman Palabıyık ve Altay Öktem ©Nazlı Erdemirel

Osman Palabıyık ve Altay Öktem ©Nazlı Erdemirel

Yani toplumsal olay ve çatışmalardan ağır yaralı olarak çıkan şiir oluyor. Öykü, roman ve diğer türler çok etkilenmiyor…

Tabii ki etkileniyor ama şiir kadar değil. Şiir her zaman toplumun önünden gider. Şu anda gidilecek yer yok. Önümüz karanlık ve ışık da görünmüyor. O yüzden şiir değilse bile, şairler içine kapandı. Ama şunu da unutmamak gerek toplum olarak dibe çok yaklaştık. Dibe vurduktan sonra şiir bir çıkış noktası, bir umut ışığı olarak tekrar filizlenebilir. Dibe vuruşumuz çok sert olacak ve tutunabileceğimiz dallar gerekecek bize. Şiir o zaman önem kazanacak asıl. Çünkü uçurumdan düşerken tutunabileceğimiz tek şeydir şiir.    

Peki, Fazla Elli’nin yazım sürecinde çok etkilendiğiniz, kitaba da dâhil ettiğiniz bir olay oldu mu?

Olay anlamında olmadı. Benim doğrudan bir olayı, kişiyi ya da yaşamışlığı anlattığım şiirim yok. Ama yaşadığımız her şey içimizde damıtılır ve şiirimize sızar. Sadece benim için geçerli değil; genel anlamda şiir bir aynadır aslında. Bir dönemde yazılan şiirlerden, o dönemin toplumsal yapısını anlayabilirsiniz. Aşk şiiri bile politik bir göstergedir bu anlamda. Bundan sonra, şairlere düşen sadece daha dik durabilmeleridir. Belki yanılıyorum ama son dönemde şairlerin arasında da içe kapanma, hatta daha somut anlamda eve kapanma eğilimi arttı. Aslında silkinip sokaklara çıkmanın tam zamanı. Çünkü şiirin ana vatanı sokak aralarıdır ve sokak aralarını terk edersek, geri çekilirsek kaybederiz. Sokakları bırakmazsak, belki yeniliriz ama kaybetmeyiz, kazanırız. Şiir kazanır!

Sokağa çıkmak için şiir yeterli bir sebep…

Şiir, sokağa çıkarken yedeğimize alacağımız en büyük güçtür.

Altay Öktem ©Nazlı Erdemirel

Altay Öktem ©Nazlı Erdemirel

Kitabın adının Fazla Elli olmasında elli yaşına basmış olmanız ve geçmişe dönüp bakmanız mı etkili oldu, yoksa başka bir isim düşünmüş müydünüz ilk başta?

Kitapta Altay, Çek Git Başımdan! diye bir bölüm var, önce kitap adı olarak onu düşünmüştüm. Aysel Çek Git Başımdan’ı birebir çağrıştırmasını göze alarak… Sonra kararımı değiştirdim. Elli yaşımı geçeli iki sene oldu. Artık bu elli bana fazla geldi, elli yıllık yaşanmışlık biraz yük gibi; çünkü gereğinden fazla şey biriktirdim. Ruh çok fazla doluyor ve ruhun arada bir fazlalıkları atabileceği bir deliği yok. Ruhun ağırlığını taşımanın getirdiği trajediyi Fazla Elli daha iyi veriyor. Altay, Çek Git Başımdan yakarışını da kapsıyor zaten. 

Kitapta Kısaca göz attım dünya atlasına /Kadınların kapısına /Overlok makinesi gelen başka ülke yok / "Ham elmayı kopardılar dalından" /Diye bir türkü yok Kenya dahil /Hiçbir coğrafyada diye bir bölüm var. Buradan hareketle Fazla Elli’nin geçmişten günümüze yaşadığımız coğrafyanın bir önizlemesi olduğunu söyleyebilir miyiz? 

Elbette. Şiir politik ve sosyolojik olduğu kadar coğrafiktir de aynı zamanda. “İnsan yaşadığı yere benzer” diyor ya Edip Cansever, sadece yüzü, hatları, dış görüşüyle değil, psikolojisi, davranış biçimleri ve kişilik özellikleriyle de yaşadığı yere benzer. Şiir, yaşanan coğrafyayı da yansıtır. İnsana dair ne varsa, şiirin içindedir. Bir insanı tanımak için onunla yolculuğa çıkmak gerekir denir ya, bunu genişletebiliriz. Yolculuk, sevişme ve şiir… Bir insanı en iyi bunlarla tanırız. Sadece yolculukta değil, sevişirken de gerçek kişiliğini gizleyemez insan. Şiirde hiç gizleyemez. Zaten kutsal kitapta bu yüzden şair lanetlenmiştir. Şair yalan üzerine kuramaz hiçbir şeyi. Yaşadığı coğrafyayı belli etmek için özel bir çaba harcamasa bile, ağzından kaçırır.

Mizah ve hüznü bir arada tutuyorsunuz. Bu durum okuru biraz daha rahatlatmak için mi, yoksa ikisini de ayırmayacak kadar sevdiğiniz için mi? 

Okuru rahatlatmak için değil, çünkü hiçbir zaman okuru baz alarak yazmadım. Okuru düşünerek yazmaya başladığınız an popülizmin kucağına düşersiniz. Mizah ve hüzün konusuna gelince, o benim kişiliğimin bir özelliği. Aslında çoğu zaman hüzün ve karanlık ağır basıyor yazdıklarımda ama hep ince bir mizah da sızıyor içlerine. Hatta bazen absürde, bazen kara mizaha yakınlaşıyorum. Bu bir tercih değil, bir doz ayarlaması da yapmıyorum yazarken; zaten mümkün değil bunu yapabilmek. Mizah, hüznü hafifletmek için kullandığım bir araç. Hayatı daha katlanılır hale getirmek için… Bu bakış şiire de yansıyor sanırım. 

Fazla Elli hüznü ve mizahı bir arada bulundurduğu için yerini yadırgayan bir kitap diyebilir miyiz peki? 

Benim kitaplarımın hepsi yerini yadırgıyor. Çünkü hayatım boyunca ben yerimi yadırgadım. "Neden yazıyorsun?" diye sorsanız da aynı cevabı verirdim: "Yerimi yadırgadığım için yazıyorum!"

Ayrıca ilgi çekici de bir kapak tasarımı var Fazla Elli’nin. Elin üzerinde bir güvercin, ardında bir kadın ve göz. Kapak için neler söylemek istersiniz?

Kitap kapağındaki deseni Pulbiber çizerlerinden Ayça Ünüvar çizdi. Şiirlerin onda bıraktığı etkiyi kağıda döktü. Ben de çok sevdim. Ayça’ya teşekkür ederim bu arada.

Şiir, öykü, roman türlerinde eserleriniz var. Ayrıca dergi ve fanzinlerde de yer aldınız. Düzenli çalışma vakitleriniz var mı? Bu çeşitliliği nasıl sağlıyorsunuz?

DDüzenli çalışma vakitlerim yok. Hatta tamamen düzensiz çalışıyorum. Aslında kıskandığım bir şeydir bazı yazarların çalışma odasının, çalışma saatlerinin olması. Benim öyle bir lüksüm hiç olmadı. Belki şartları zorlasam olabilirdi ama farklı ortamlarda ve çok yoğun bir iş hayatım oldu hep. Sokakları da hiç ihmal etmedim. Masaya kurulacak zamanım olmadı o yüzden. Hastanelerde, polikliniklerde, nöbetlerde, bazen de barlarda, konserlerde yazdım durdum. İlk kitaplarımdaki şiirlerin çoğunu reçetelerin arkasına yazmıştım. Ama şunu söyleyebilirim: Yazmakla gündelik hayattaki işler zamanı paralel kullanabilir. Ben bir hastamı muayene ederken, alt beyinde, daha önce başladığım bir şiir yazılmaya devam eder. Ya da yazmakta olduğum bir romanın kahramanları kendi hayatlarını yaşamayı sürdürürler. Boş kaldığımda, kendini oluşturan, olgunlaşan dizeleri ya da hikayeyi kağıda dökerim yalnızca. Zaten böyle olmasa, sadece yazmak için değil, kurguyu ve metni oluşturmak için de özel bir zamana ihtiyacım olsa, ya çok az yazardım ya da işi gücü bırakıp sadece yazarak yaşamak zorunda kalırdım. Beyninizi ve algılarınızı nasıl yönlendirirseniz öyle çalışırlar.  

Bu çeşitliliğin merkezinde de şiir duruyordu tabii.

Kesinlikle. Şiirle başladım ve uzun yıllar sadece şiir yazdım. Öküz dergisinde yazmaya başlamam kırılma noktası oldu. Daha sonra Hayvan ve Penguen dergilerinde devam ettim düzyazılara. O yıllarda fanzinler ve underground kültür üzerine de araştırmalar yapıyordum. Derken fanzin incelemesi, antoloji ve derlemeler yayınlandı, söz ettiğim dergilerde yazdığım denemeler kitaplaştı. Öykü, roman derken yelpaze genişledi iyice. Ama merkezde hep şiir vardı.   

Altay Öktem ©Nazlı Erdemirel

Altay Öktem ©Nazlı Erdemirel

Günümüz okurlarını gözlemlediğimizde, özellikle şiir kitlesi zayıf duruyor. Yakın yıllarda yeni bir şiir kitabı daha düşünür müsünüz? 

Yazmamak gibi bir ihtimal olmadığına göre, zamanı gelince yeni bir kitap daha çıkacak elbette. Şiir bir tercih değil, zorunluluk benim için. Şiir okurunun az olması ve giderek şiirden uzaklaşmaları bugüne özgü bir şey değil. Her dönemde “şiir eskisi kadar okunmuyor” ya da “şiir öldü mü” tartışmaları yapılır. Aslında şiirin hiçbir zaman çok fazla okuru olmadı. Belli dönemlerde bazı şairlerin şiirleri ön plana çıktı ama birebir şiir ön plana çıkmadı. Önemli olan şiirin okur sayısından çok etki gücüdür. Şiirin okur sayısının biraz daha azalmış olması bir şey ifade etmez; etkisini yitirdiyse o zaman fena! Açık söylüyorum, bu durumda bütün suç şairlerindir. Şiir neden okunmuyor, diye sormak kolay. Şiir neden okunsun? Şairlerin şapkayı olmasa da kendi şiirlerini önlerine koyup bu soruyu bütün samimiyetleriyle yanıtlamaları gerek. 

Umarım kitabın da derginin de okuru bol olur. Son olarak okurlara ne söylemek istersiniz?

Şiirden umudu kesmeyin. Hayattan da umudu kesmeyin, çünkü ikisi iç içe. 

0
7536
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle