02 EKİM, ÇARŞAMBA, 2013

Bir Otobüs Penceresi…

Ömer Erdem yazdı… İşte hızla kırmızı bir araba geçti. Kim bilir nereye ve kime yetişecek? Kederli miydi önde oturan kadın? Elinde beyaz bir mendil mi vardı? Artık geçti. Hız kucakladı onu. Götürdü. Ötede, bir fabrika. Hemen yolun üstündeki yamaca kurulmuş.
Dışarıda üst üste yığınla araba, traktör, otobüs lastiği.

Bir Otobüs Penceresi…

İşte hızla kırmızı bir araba geçti. Kim bilir nereye ve kime yetişecek? Kederli miydi önde oturan kadın? Elinde beyaz bir mendil mi vardı? Artık geçti. Hız kucakladı onu. Götürdü. Ötede, bir fabrika. Hemen yolun üstündeki yamaca kurulmuş. Dışarıda üst üste yığınla araba, traktör, otobüs lastiği. Güneşten tuzlanmış gibi ağarmış yüzeyleri. İçerisinde çalışanlar, hemen yukarıdaki fındık ağaçlarına doğru yürüyüp hayal kurarlar mı öğlenleri? Kim bilir? Sonra bir çatı. Kırmızı kiremitli. Uzaktan görünen terk edilmiş bir leylek yuvası mı yoksa ben mi yakıştırdım? Çoktan göçtü leylekler. Ben yoldayım.

Hemen sağ yanımdaki koltukta oturan daha doğrusu hep uyuyan seksenlik teyze de düşünür mü bunları? Benim gördüklerimle ilgilenir mi? Hem neden ilgilensin. Herkesin derinliği kendisine. Çıkabilen olmuş mu şimdiye kadar şu insan denilen varlığın kuyusundan yukarı! İşte bir yaşlı kadın. Kendisini hangi basamakta sayıyordur? Ben hangi basamaktayım! O buruşuk bir tohum gibi. Daha da büzülmüş bedeni sanki onu zamanın dışına çıkarıyor, şu normal otobüs hızının bin katı büyüklüğünde bir çeviklikle çocukluğun bahçelerine bırakıyor. Bu yaştaki bir insanı, çocukluğun bahçelerinden, geçmiş senelerin ayrıntılı yumuşaklığından başka bir şey dindirmez diye düşünürken ben, birden otobüs sarsıldı, hemen önündeki Burbery taklidi çantası yere düştü. O da kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle uyandı, yerden kaldırdı ve tekrar rüyasına daldı. Kim kimin umurunda…Hem sen misin yaştan, yaşlılıktan söz eden!

‘Beş dakika erken söylüyoruz kalkış saatini’ demişti, bana bileti satan genç görevli. Servis aracımız tam sabah 9.20’de hareket edecek ama siz 9.15’de burada olun. Madem heveslendik, nicedir de olsun olsun isterdik, bir otobüs seyahati yapalım da, tek ve tenha kalalım derdik, işte gözünü kırptı kader. Bizi buraya, otobüsün çok camlı dünyasına saldı.Ben otobüs yolculuklarını tek başıma kalmayı sağladığı için severim. Sanki içimizde vaktini bekleyen bir tenhalık fikri hep vardır da zaman zaman onun beslenip doyurulması, sevilip hatırlanılması gerekir. Çok mu acıkmıştı o hayvan? O kuş kendi meyvesini gagalamayı çok mu özlemişti!

Ama bu imkanı veren, insanı şehirlerin daralan çemberinden çıkarıp yolların nehrine sürükleyen asıl şey otobüs penceresidir. Kişinin türlü türlü takıntıları, çeşit çeşit zevkleri vardır ya, benimkisi de önünde direği olmayan geniş bir cam kenarı koltuğuna oturmaktır. Otobüs pencereleri uçaklardaki, insanı boynundan tutup da karakola götürülüyormuş havası veren sıkışmadan, tren camlarının hız ve mekan mağruru genişliğinden ayrı, daha bir insan ve hayat derecesinde dururlar. Yola hakim yükseklikleri,  gözü ve dikkati yormayan hız açılarıyla idealdirler. İşte gidiyorum, bütün bir yaz sıcağının eritip ezdiği asfalt, sonbaharın eşiğinde sanki biraz belini doğrultmuş yazın yorduğu ağaç kümeleri, güzün elvanına hazırlanırcasına kıpırtılı, gökyüzü inadına bulut yüklü, yol kenarlarında gecenin neminden yüz bulmuş ot yeşertileri, hemen her şey, şu otobüsün uslu bir kamusallık havası taşıyan koridorlarına

yansıyıp doluyorlar. Sonra da, bir hoşluk esintisi olarak bilinmeze savruluyorlar.

İkide bir girilen tüneller, mezar boşluğu karanlığı gibi hızla geçiliyor. Üstelik ne beni bekleyen birisi var ne bir yere yetişmek durumundayım. Kaderin çarşafı hangi rüzgarla dalgalanırsa dalgalansın ona razıyım. Zaten buraya, bu 21 numaralı tek koltuğa bundan razıyım. Sebepsizlikten.Terminalleri, onların sosyoloji ile halk felsefesi kokan havalarını, her bir firmanın özel kalkış noktalarındaki bıçkın şoför bağırlarını, karmaşa ve sinir bozucu keşmekeşi, çocuktan kadına, ihtiyardan hastaya akışan salkım saçak koşuşturmaları bir yana bırakırsanız şehirlerarası otobüsler ilginçtirler. O güven ve barış gemisinde saatlerin bakir zamanlarını yoklayabilir, yaşınıza, psikolojinize, emelinize göre gittiğiniz yere doğru değil asıl kendinize doğru yolculuk edebilirsiniz. İster içiniz hep sussun ister ha bire konuşsun. Bir usta, bir tamirci, bir anne, bir aşk, bir baba tokadı, bir devlet merdiveni, bir çocuk gülüşü hep çalışır hep çalışır. Fotoğraf çeker. Bir savcı soru sorar. Bir kadın saçlarını tarar. Bir ebemkuşağı rüzgarda çözülür.
 
İşte yine gözüm ormanın içinde kaybolan bir patikaya takıldı. Yola yakın bir tarlada patates ve soğan çuvalları dizilmişti. Gökyüzü derin mavi, ufuk keskindi. Bu an bana neyi getirdi? Vurulmuş kuş başı gibi bir hüznü mü? Böyle sorar böyle hisseder, böyle deşerken içimi, bir otobüs yolculuğunun en can sıkıcı gerçekliğiyle baş başa kaldım. Bacaklarım. Evet, bacaklardır yolda insanı bezdiren, bükülmez bir kama gibi iyice sertleştiren. Önce nazik bir gülümseme ile çay ve ikram servisi gelir. Siz yerinize alışırsınız. Çaktırmadan sağı solu gözden geçirirsiniz. Sanki bin yıl oturacakmışçasına koltuğunuzu benimsersiniz. Bazen fark etmez, dışarıda yağan kar da ruhunuzu açar, yağmur da müziklenir. Ne iyi ettim ah ne ala ne ala diye iç geçirip duygu bezerken birden bire bacaklarınızı duymaya başlarsınız. Unuttuğunuz beton harcı çoktan donmuş sizi kımıldayamaz hale getirmiştir. Çaresiz ilk mola yerine kadar gah bacaklarınızı alabildiğine ileri uzatacak, gah üst üste atacak gah önünüzdeki plastik yüzeye diz kapaklarınız acıya ağrıya yaslayacaksınız.
 
Fakat yine de, yine de bir otobüs penceresine oturan adam bir sandalyeye oturup da sağa sola nizam verip emirler yağdıran adamdan farklıdır. Abartmadan, onun içten içe rahatladığını, daha insanileştiğini, hasret ile kalp yumuşaması arasında gidip geldiğini düşünürüm. Dakikalarca zırlayan bebeklere insani gerekçelerle gülümsemek, muavinlerin(şimdi hostest ve host hatta asistan deniyor onlara) bir tül perde gibi içlerini gizleyen nezaketlerine hoş gözle bakmak da cabası. Diyeceğim ki etrafınızda bunalan, sağa sola saldırıp geçimsizleşen, bir paslı kilit gibi cümlelerini sofraya döken kim varsa bir yolunu bulup tatlı dile bağlayıp yolculuğa çıkarın. Bir pencere kenarına otursun. Dünyanın ve insanın tükenmediğini, yaşamaya değer daha güzel cümleler kurulabileceğini keşfetsin. Bir otobüs penceresi kadar dünyası olsun…

0
1190
0
Yazar:
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle