23 EKİM, ÇARŞAMBA, 2013

Beyoğlu’nun En Güzel Abisi

Ahmet Ümit okurlarının sabırsızlıkla bekledikleri yeni romanı Beyoğlu’nun En Güzel Abisi Beyoğlu’na çıkıtı. Ahmet Ümit 23 Ekim Çarşamba günü saat: 14:00’de Mephisto Kitabevi’nde okurlarıyla bir araya gedi. Hayat kurşun hızıyla yaşamın içinden geçerken Tarlabaşı’nın arka sokaklarını avuçlarınıza bırakıyor Ahmet Ümit.  “Aşk yaşamı; cinayet, ölümü sıradanlıktan kurtarır alt başlığıyla Everest Yayınları’ndan çıkan Beyoğlu’nun En Güzel Abisi’ni  polisiye roman sevenler ellerinden bırakamayacaklar.
Artful Living okurlarına özel olarak kitaptan bir "tadımlık" ilk kez sayfalarımızda...

Beyoğlu’nun En Güzel Abisi

Arka Kapak

Yılbaşı gecesi işlenen bir cinayet...

Tarlabaşı’nın arka sokaklarında bulunan bir erkek cesedi. Öldürülmüş erkeklerin en yakışıklısı, belki de en kötüsü. Karanlık sırların ortaya çıkardığı utanç verici bir gerçek. gururlarının kurbanı olmuş erkekler, onların hayatlarını yaşamak zorunda olan kadınlar. Bu cinayetler yatağında, bu kötülükler bahçesinde, bu insan eti satılan can pazarında masumiyetini korumaya çalışan bir adam. Bir zamanlar İstanbul’un en gözde yeri olan Beyoğlu’nun hazin hikâyesi.

Karanlık...

Soğuk havayla iyice ağırlaşan bir karanlık. Uzaklardan şarkılar geliyor kulağına, neşeli kadın çığlıkları, ayarını yitirmiş sarhoş naraları, biri küfrediyor belki ana avrat, belki ağlıyor biri hıçkıra hıçkıra, belki biri sessizce ölüyor bu gürültünün, bu hengâmenin ortasında. Umurunda değil. Hepsinden sıyrılmış, sadece öfke... Nereye gittiğini bilmeden yürüyor, nefret tarafından kuşatılmış olarak. Kıskançlık denen o canavar, çelikten pençesine almış yüreğini, habire sıkıyor.

“Kadınlar,” diyor bir ses zihninin derinliklerinden...

“Kadınlar, onlarla ooysa ynayamazsın... Oynadığını zannedersin ama bir de bakmışsın, asıl oyuncak sen olmuşsun.” Hayatına giren kadınların yüzleri beliriyor sokağın zemininde. Birer birer düşüyor görüntüleri ayaklarının dibine. Hepsinin boynu bükük, hepsinin gözlerinde keder. Hepsi üzgün... Aldırmıyor, bir su birikintisiymiş gibi basıp geçiyor üzerlerinden ama yeniden düşüyor görüntüler zemine. “Kadınlar,” diyor o ses yine, “Kadınlardan asla kurtulamazsın, hayaletleri hayatın boyunca seni takip eder.”

Kitaptan Artful Living için tadımlık:

“Katili daha çabuk davranmış anlaşılan”

Polisin kâbusu, yılbaşı geceleridir. Herkesin gülüp eğlendiği, mutlulukla dans ettiği o gece, bizim için korkunç saatler demektir; öğleden sonra başlayıp yeni yılın ilk günü ışıyıncaya kadar süren, bir türlü bitmek bilmeyen kanlı, karanlık bir kâbus… Hiç şaşmaz, mutlaka bir vukuat çıkar. Mutlaka birileri ateş eder, birileri bıçağını çeker, birileri birilerini öldürür. Bugüne kadar hep böyle olmuş, bundan sonra da böyle olacaktır. İşte bu yüzden izinler kaldırılır, bütün teşkilat diken üzerindedir. İnsanlar lüks restoranlarda, gece kulüplerinde, ama çoğunlukla da evlerinde aileleriyle, sevdikleriyle baş başa eğlenirken biz polisler sıkıcı karakollarımızda güya küçük kutlamalarla yeni yılın gelişini karşılarız, hepimizin canı sıkkındır, dahası telsizden her an gelebilecek anons nedeniyle hepimiz tetikteyizdir. Ama tuhaftır, bu gece zaman akıp gitmiş, birkaç yaralama olayının, özellikle Taksim’de her yılbaşı görülen taciz rezaletlerinin dışında kayda değer bir vukuat olmamıştı. Belki de bu gece istisnaydı, bu yılbaşı  gecesi kimse kimseyi öldürmeyecekti. Belki katiller ara vermişlerdi bu gece işlerine… Tam da umutlanmaya başlarken geldi anons; Ali ayakta, masanın üzerinde unutulmuş frambuazlı pastanın son kırıntılarını atıştırırken, ben kahvemi yudumlarken... İşte tam o anda bildirdi yeni yılın ilk cinayetini telsiz.… Tarlabaşı’nda bir erkek cesedi bulunmuştu.
Beyaz bulutların arasında bir görünüp bir kaybolan ayın solgun parıltısıyla aydınlanan sokakta ayrıntıları seçmek güçtü. Devriye arabasının yanıp sönen kırmızı, mavi ışıkları olmasa ne cesedi ne de başında dikilen iki polisi görmek mümkün olacaktı. Birkaç adım yaklaşınca görüntü iyice belirginleşti; Tarlabaşılılar Kulübü yazan ışıksız tabelanın altında yatıyordu ceset, Beyoğlu’nun sıvaları dökülmüş, şu yorgun binalarından birinin önünde. Göğsünün sol tarafında, tam kalbinin hizasındaki kan lekesi, açık renk paltosunun üzerinde kocaman bir çiçek gibi duruyordu. Sağ elinde sımsıkı tuttuğu Beretta’nın gümüş kaplaması, polis arabasının ışığında belli belirsiz parıldıyordu. Geldiğimizi fark eden üniformalı iki meslektaşımız hazır ola geçmişlerdi bile, ama onları umursamadı Ali, gözleri yerde yatan adamın elindeki tabancaya kilitlenmişti. Hiçbir açıklama yapmadan, cesede doğru eğildi, ellerini yere koyarak tabancaya dokunmadan namlusunu kokladı.
“Ateş etmeye fırsat bulamamış,” diye mırıldandı başını kaldırmadan. “Katili daha çabuk davranmış anlaşılan.” Şimdi maktulün göğsündeki kan lekesine bakıyordu. “Tek darbede bitirmişler işini.”
Böyle sonuçlara varmak için çok erkendi. Kurbanın başında dikilen polislere döndüm:
“Siz mi buldunuz?”
“Biz bulduk.” Çelimsiz olanıydı konuşan; bir adım öne çıkmıştı. “Biz bulduk Nevzat Başkomiserim.” Demek tanıyordu beni. “Bir saat kadar önce… Buraları kontrol ediyorduk. Geçen yılbaşı bir tecavüz olayı yaşanmıştı da… Bu yıl da aynı vaka olmasın diye… Gezerken gördük… Sızıp kalmış sarhoşlardan biri zannettik… Yaklaşınca anladık öldüğünü…”
Meslektaşımızın açıklamalarını dinlerken maktulü izlemeyi sürdürüyordum. Kan mı, salya mı olduğunu kestiremediğim koyu bir sıvı ağzının kenarından süzülerek boynuna kadar inmişti. Yakışıklı bir adamdı; düzgün bir burun, kalın, biçimli kaşlar, koyu renk bir bıyık, kirli bir sakalın süslediği genişçe bir çene. Ölünün solgun çehresinden, bizim memurun yorgun gözlerine döndüm.
“Kimseyi gördünüz mü yanında?”
“Yok, görmedik, kaçan birilerine de rastlamadık. Gecenin üçünde kim olur ki burada?”
Hiç düşünmeden, soluk bile almadan ardı ardına sıralamıştı kelimeleri.
“Ya şurada?” dedim Tarlabaşılılar Kulübü yazan tabelanın asılı olduğu birinci katı göstererek. “Orada da kimse yok muymuş?”
“Yokmuş.” Yine hiç tereddüt etmeden konuşuyordu, o dakikalarda burada bulunmadığı halde olan bitenden son derece emin biri gibi. “Bu gece de saat birde kapanmış kulüp.”
İnanmayan gözlerle süzdü adamı, ayağa kalkan Ali.
“Ne kulübüymüş bu?”
“Kulüp işte…”
Rahat görünmeye çalışıyordu, ama sesindeki tedirginlik, onu ele veriyordu.
“Anladık da ne yapıyorlar bu kulüpte?”
Zayıf meslektaşımız yutkundu, az önceki güveni kaybolmuştu.
“Semt sakinleri akşamları bir araya geliyorlar işte… Eğlenmek için yani. Okey, briç filan da oynuyorlar…”
“Okey, briç, poker…” diye sarakaya aldı yardımcım. “Kumar desene şuna.”
Artık muhabbete katılma zamanım gelmişti.
“Yoksa kumar oynanmasına göz mü yumuyorsunuz?”
Süt hırası polisin dili damağına dolaştı.
“Yok Başkomiserim, ne kumarı?”
“Kumar değil Başkomiserim,” diyerek yardıma yetişti uzun boylu arkadaşı. Vücudunun orantısız bir görünümü vardı; bacakları kısa, gövdesi iriydi ama dengeyi bozan asıl uzvu kafasıydı. Taktığı resmi şapkayla iyice irileşen başı o kadar kocamandı ki, sanki omuzlarının ortasına sonradan yerleştirilmiş duygusu veriyordu. “Öylesine, eğlence amaçlı oynuyorlar. Kumar olsa izin verir miyiz!” Konuşurken küçük bir mağara gibi açılan karanlık ağzından, kül rengi buharlar çıkıyordu.
“Vermez misiniz?” diye üsteledi Ali. Üşümüş olacak ki ellerini lacivert paltosunun cebine sokmuştu.
“Vermeyiz.” Bakışlarını bir an olsun kaçırmamıştı iri kafalı polis. Az önceki üflesen yıkılacak meslektaşı gibi çekingen değildi, hesaplı bir soğukkanlılık içindeydi. “Niye verelim Komiserim?”
Mesele çıkarmak için bahane arayan yardımcımın beklediği fırsat ayağına gelmişti ama sorum durdurdu onu.
“Bu kulüpte daha önce benzer bir vukuat oldu mu?”
“Cinayet mi? Yok Başkomiserim, hiç olmadı. Ufak tefek kavgalar çıkıyor tabii, her yerde olduğu gibi. Ama öyle silahla yaralama filan, hele ölümle sonuçlanan vukuatlar olmadı hiç.”
Nedense inandırıcı gelmedi sözleri, ama şimdi üsteleyecek halim yoktu. Yeniden cansız bedene çevirdim bakışlarımı.
“Kimliği belli mi?”
“Evet, Başkomiserim.” Konuşmaya başladığına göre, rahatlamış olmalıydı zayıf polis. Plastik koruması yıpranmış bir nüfus kâğıdı uzattı. “Engin Akça.”
Kimliği alırken sordum.
“Tanıyor muydunuz adamı?”
Duraksadılar, yutkundular, birbirlerine baktılar, ama açıklama yapmadılar.
“Sizin karakola gelmişliği filan yok yani…”
İlk toparlanan koca kafalı oldu.
“Yok, gelmişse bile hatırlamıyorum. Burası Beyoğlu Başkomiserim. Siz de görev yaptınız, bilirsiniz. İpsizi sapsızı, nelerle uğraşıyoruz her gün.” Arkadaşına sordu yalandan. “Sen hatırlıyor musun?”
“Hayır. Belki de gasp kurbanı filandır… Parası için öldürmüşlerdir…”
“Peki, bu tabanca ne?” Sağ elini cebinden çıkarmış, silahı gösteriyordu Ali. “Süs olsun diye mi taşıyormuş bunu yanında?”
Asla sinirlenmeyen polisin elbette buna da bir cevabı vardı:
“Nerden bilelim Komiserim? Kim bilir neden taşıyordu?”
Eh, artık patlayacak derken, bu kez de sokağın öteki ucundan gelen sesler durdurdu Ali’yi. Darbuka, keman sesleri… Neşeli ama yetersiz bir koronun ağzından dökülen eğlenceli bir şarkı:
“A be kaynana, n’aptın bize… N’aptın bize… Kaçıyoz işte… Kaçıyoz işte…”
Yakınlardaki bir meyhaneden çıkmış olmalılardı. Yılbaşı eğlencesini abartan bir müşteri çalgıcıları önüne katıp eğlenceye sokakta devam etmek istemişti anlaşılan. Ama âlem çok sürmedi, devriye arabasını görünce çalgılar sustu, şarkı söndü. Bizi fark etmişlerdi. Hayır, müşteri filan yoktu, on altı, on yedi yaşlarında üç sokak çocuğuydu bunlar… En az iki beden büyük bir paltonun içinde kaybolan, kıvırcık saçlının elinde keman; üzerinde sadece dizlerine kadar inen büyükçe bir kazak olanın koltuğunda bir darbuka vardı, kırmızı deri ceket giyenin enstrümanı yoktu, yine de en ilginç görünen oydu: Kırmızı ceketi kadar, sağ gözünü kapatan siyah bant da hemen dikkat çekiyordu. Sağ gözü görmüyor olmalıydı. Belki de değildi, sadece aksesuvar olsun diye takmıştı bu korsan bandını. Belki de bu küçük grubun şarkıcısı oydu, ama iki arkadaşı gibi o da derin bir sessizliğe bürünmüştü. Öyle ya, yılbaşı da olsa sabahın üçünde bir arka sokakta şarkı söyleyip göbek atarken polise yakalanmak hiç de hoş bir durum değildi. Gözlerine far tutulmuş ürkek tavşanlar gibi oldukları yerde kalakalmışlardı. Ayaza dönüşen sert rüzgâr, Taksim Meydanı’nda hâlâ çılgınca eğlenen insanların uğultuya dönüşmüş seslerini taşıyordu sokağa. Ama hareketsizlik çok sürmedi, usulca kıpırdanmaya başladı çocuklar. En cesurları kırmızı ceketliydi, tek gözünü üzerimize dikerek, küçük adımlarla bize yöneldi, arkadaşları da onu izlediler. Kırmızı ceketli önde yürüyordu, ama cesedi ilk fark eden kemancı oldu. Hiç korkmadı, aksine büyük bir merakla yaklaştı ama görür görmez şaşkınlıkla bağırdı.
“Engin… Engin Abi ya bu…” Panik içinde darbukacıya döndü. “Keto lan, baksana Engin Abi’yi öldürmüşler!”
Keto kesin bir ifadeyle başını salladı.
“O değildir. Engin Abi’yi vurmak kolay mı oğlum? Ona kimse bir şey yapamaz.”
Çocukları fark eden kocabaş polis ters ters baktı.
Bana sorma zahmetine bile katlanmadan, ellerini havaya kaldırdı.
“Hoop, girmeyin lan bu sokağa. Hadi bakalım, toz olun. Yallah!”
Çocuklar hiç takmadılar uyarıyı.
“Size söylüyorum, duymuyor musunuz?”
Omzuna dokundum.
“Bırak gelsinler. Belki bir şey görmüşlerdir.”
Şaşkınlıkla baktı yüzüme.
“Ne görecekler Başkomiserim, baksanıza, hepsi hayal âleminde. Tineri çekmiş uçuyorlar. Ne gördüklerinin farkında bile değiller.”
“Olsun,” dedim kararlı bir sesle. “Onlarla konuşmak istiyorum.”
Kendilerine arka çıktığımı gören çocuklar iyice yaklaşmışlardı cesede.
“Ha siktir,” diye bağırdı Keto dedikleri. “Doğru lan, valla Engin Abi be!”
Ettiği küfür de, şaşkınlığı da samimi olmasına rağmen, ağzında sahicilik kazanamıyordu bir türlü.
“Vay amına koyayım,” diye söylendi kazağının koluna burnunu silerek. “Harbiden vurmuşlar Engin Abi’yi.” Düş kırıklığı içinde arkadaşına baktı. “Lan Musti, hani muskası var diyordun… Cevşen duası var diyordun… Hani ölmezdi. Kurşun işlemezdi.”
Sanki Engin Abilerini kendisi öldürmüş gibi suçlu suçlu boynunu büktü Musti, sonra birden bana baktı.
“Neyle öldürmüşler, Engin Abi’yi?”
“Bıçakla,” dedim onlarla sohbetin yolunu açmak için. “Biri bıçaklamış Engin Abi’nizi.”
Temize çıkmış bir zanlı gibi rahatlayarak arkadaşına seslendi.
“Duydun mu Keto? Bıçakla öldürmüşler Engin Abi’yi. Muska kurşuna karşı yazılmış oğlum, bıçağa tesir etmiyor demek ki…”
“Tanıyor musunuz onu?” Ses tonum ne buyurgandı ne de uyarıcı; onların sesi gibi şaşkın ve kederliydi. Belki de bu yüzden yanıtlamakta bir sakınca görmediler.
“Tanımaz mıyız?” Yutkunarak, koltuğunun altındaki darbukayı eline aldı Keto. “O bizim abimizdi, babamızdı. O…”
“Kıyak adamdı,” diye tamamladı Musti. “Bir daha onun gibisi gelmez buralara.”
“Kim vurmuş olabilir?”
Uzun bir uykudan uyanmış gibi, irkilip yüzüme baktılar. Önce beni, sonra yanımdaki üniformalı polisleri süzdüler. Üniformalı polislere bakarken gözlerinde korkuya, çekingenliğe benzer bulut kümeleri belirmişti.
“Bakın çocuklar, benim adım Nevzat, Başkomiser Nevzat… Cinayet masasından. Size bir kötülüğüm dokunmaz. Engin’i öldüren adamı yakalamak istiyorum. Mademki maktulle aranız iyiydi, bana yardım etmeniz gerek. Yoksa gözleri açık gider abinizin.”
Üçünün de bakışları yerde yatan kurbanın cam parlaklığındaki mavi gözlerine takıldı.
“Orospu çocukları,” diye söylendi Keto. “Tuzak kurmuşlar Engin Abi’ye.”
Musti öfkeyle başını salladı.
“Arkadan yaklaşmıştır ibneler. Gözlerine baksalar bıçağı kaldıramazlardı ki.”

Sanki katilleri biliyorlarmış gibi konuşuyorlardı. Eğer öyleyse şansımız yaver gidecek demekti.
“Kimden bahsediyorsunuz? Kim kaldıramazdı bıçağı?”
Sözbirliği etmiş gibi yeniden üniformalı polislere baktılar. Adı Keto olan, yanıma yaklaştı, leş gibi kokuyordu, aldırmadım. Parmaklarının ucunda yükselip kulağıma fısıldadı:
“Abi, sen bu bölgenin polisi değil misin?”
Güven veren bir sesle mırıldandım.
“Değilim.”
Açıklamam onu rahatlatmış gibiydi, ama ürkek bakışları hâlâ devriye polislerinin üzerindeydi.
“Hadi, şöyle bir turlayalım,” dedim az önce geldikleri tarafı göstererek. “Orada daha rahat konuşuruz.”
Çocukların yüzündeki gerginlik kaybolurken üniformalı polislerin gözlerine bir tedirginlik gelip oturmuştu, umursamadım, Ali’ye seslendim:
“Sen burada kal, savcıyla Olay Yeri İnceleme’den Şefik damlar az sonra. Aman dikkat, cinayet mahalli bozulmasın.”

“Oysa bu çocuklar evsizdi,
umutsuzdu, geleceksizdi”


Çocukların arasında yürürken garip bir duygu sardı içimi; babaları gibi hissettim kendimi. Ölmeseydi kızım Aysun da onların yaşında olacaktı. Üzüntüyle baktım yanım sıra ilerleyen bu üç çocuğa. Aslında hiç de tuhaf görünmüyorlardı; yaşlı apartmanların sırt sırta vererek güçlükle ayakta durduğu bu eskimişlik ve küf kokan sokağın bir parçası gibiydiler. Sadece sokağın mı? Vicdanını yitiren bu şehrin, neşeyle vahşetin birbirine karıştığı bu yılbaşı gecesinin, çelişkilerle dolu insanlık hâlinin de bir parçası gibiydiler.
“Sigaran var mı?” diyen Keto’nun sesi dağıttı düşüncelerimi. “Acayip harmanım be Başkomiserim?”
Sigara kullanmıyorum, siz de içmesiniz iyi olacak demek geçti içimden, sonra bu lakırdının ne kadar hafif kaçacağını fark edip vazgeçtim. Cebimden bir yirmilik çıkarttım, daha uzatmadan, büyük bir maharetle parmaklarımın arasından kaptı Keto.
“Eyvallah Başkomiserim, Allah razı olsun…”
“Hooop hop, para hepimizin.”
Sağ gözü korsan bandıyla kapatılmış çocuktu itiraz eden; Keto’yu bileğinden yakalamış sarsalıyordu. Çelimsiz bedenine aldırmadan çıkıştı Keto:
“Bırak lan elimi… Bırak diyorum Pirana, bak fena olur sonra.”
Öyle kolay tırsacak birine benzemiyordu Pirana.
“Yok öyle hemen cebellezi. O mangiz hepimizin oğlum. Başkomiserim hepimize verdi parayı.”
Davasının haklılığına inanan birinin kararlılığı vardı bakışında.
“Arkadaşınız haklı,” diye onayladım bu tekinsiz sokak çocuğunu. “Para hepinizin, ama sigaradan önce gidip karnınızı doyuracaksınız.”
“Duydun değil mi?” Pirana bir kez daha sarsaladı Keto’yu. “Bak geçen seferki gibi iç edersen, sikerim belanı…”
Ehlileştirilmesi imkânsız, yabanıl bir hayvan gibi vahşice ışıldıyordu tek gözü.
“Küfretme!” diye payladım. “Adam gibi konuşamıyor musun?”
Suçüstü yakalanmıştı, tek gözünü kırptı.
“Konuşurum da Başkomiserim, sen bu Keto’yu bilmezsin…”
“Ne bilmeyecekmiş lan. Duyan da seni si…” Son anda yuttu kelimeyi. “Sana bir kötülük ettik zanneder. Bizde yanlış olmaz oğlum, olursa da yanlışlıkla olur. Tamam, uzatma işte para hepimizin…”
Sonunda iş tatlıya bağlanmıştı ya da en azından öyle görünüyordu. Bir zamanlar, muhtemelen bir Ermeni ya da Rum vatandaşımızın evi olan ama şimdi viraneye dönmüş, Tarlabaşı’ndaki o derme çatma binalardan birinin önündeki sokak lambasının hemen altında durduk.
“Evet.” Sanki bir emir komutu duymuş gibi üçü de etrafımı sardı. “Evet, şimdi anlatın bakalım, kim öldürmüş olabilir Engin’i?”
Hiç duraksamadan yanıtladı Keto.
“Kim olacak, Barbut İhsan...”
Öteki ikisi de başlarını sallayarak onayladılar arkadaşlarını.
“Evet, Barbut İhsan…”
“Kim bu Barbut İhsan?”
Darbukasını bacaklarının arasına koyup, üşüyen ellerine hohladı Keto.
“Barbut İhsan’ı bilmiyor musun? Buranın en pis kumarbazıdır. Hem ahlaksız hem de korkaktır…”
“Mekânı neresi bu İhsan’ın?”
Kirli eliyle, önünde maktulü bulduğumuz binayı gösterdi.
“İşte şurası, Tarlabaşılılar Kulübü…”
“İhsan niye öldürsün ki Engin’i?”
Üçü de küçümseyen bakışlarla süzdüler beni.
“Sen de hiçbir şey bilmiyormuşsun be Başkomiser.” Musti’ydi böyle paldır küldür muhabbete dalan. “Engin Abi, Öztarlabaşılılar Kulübü’nün adamıydı. Yani Kara Nizam’ın…”
Aklım karışmıştı.
“Bi dakka, bi dakka, kulübün adı Tarlabaşılılar değil miydi?”
Üçü de aynı anda kıkırdadı.
“İki kulüp var Başkomiserim,” diye güya durumu açıklığa kavuşturmaya çalıştı Keto. “Barbut İhsan’ın kulübünün adı Tarlabaşılılar, Kara Nizam’ın kulübünün adı da Öztarlabaşılılar… Kara Nizam, bu Barbut puştuna pislik olsun diye açtı kulübü.”
“Niye? Ne yaptı ki İhsan, Kara Nizam’a?” diyecektim ki yüzüme konan soğuk zerrecikleri hissettim. Başımı kaldırınca, gökyüzünü kaplayan bembeyaz bulutlarla karşılaştım. Bulutların eteğinden belli belirsiz zerrecikler üzerimize doğru savruluyordu.
“Kar!” diye haykırdı neşeyle çocuklar. “Kar! Kar yağıyor lan, kar…”
Sevinçle oldukları yerde zıplamaya başladılar. Onlarla birlikte benim de içimi nedensiz bir heyecan doldurdu. Oysa bir cinayet işlenmişti, oysa bu çocuklar evsizdi, umutsuzdu, geleceksizdi. Ama bir anlığına da olsa kar sevinci üstün geldi, bir anlığına ben de kaptırdım kendimi çocukların coşkusuna. Fakat sadece bir anlığına, çünkü az ötemizde, katili belirsiz bir ceset yatıyordu.
“Neyse,” diye bastırdım sonunda neşeli çığlıklarını. “Neyse, hadi işimize bakalım artık.”
“İşimize?” Şaşkın, yinelemişti Musti. “İşimiz ne yaa?”
Dirseğiyle dürttü arkadaşını Pirana.
“Cinayet çözüyoruz ya öküz. Çakozlamadın mı, Başkomiserime yardım ediyoruz burada.”
“Yardım ediyorsunuz tabii… Şimdi anlatın bakalım. Şu Kara Nizam, neden gıcık oluyordu Barbut İhsan’a?”
“Karı meselesi Başkomiserim,” diye sürdürdü Pirana. “Bir kadın birbirine düşürdü Tarlabaşı’nın oturaklı kabadayılarını… Ama manita da öyle böyle değil ha, cillop gibi valla…”
Manita dediği kadın, kim bilir kaç yaş büyüktü ondan. Külhanbeyi gibi konuşmayı marifet sanıyordu ya da güçlü görünmek amacıyla böyle bıçkın tavırlar takınıyordu.
“Cillop gibi diyorsun da karı yolluymuş zaten.” Meydan okur gibi konuşuyordu Keto. “Bir Barbut’a, bir Nizam’a… Bildiğin orospu yani…. Zaten ne demişler, İstanbul’un karısıyla havasına güvenmeyeceksin…”
“Kiminkine güveneceğiz?” diye güldü Pirana. “Önce sen kendi memleketinin kevaşelerine bak.”
Keto’nun dişlerini sıktığını, kavgacı bir horoz gibi öne doğru eğildiğini gördüm.
“Ne olmuş lan benim memleketimin kadınlarına? Ne demek istiyorsun sen?”
Ortalıkta bir şeyler dönüyordu, ama anlayan beri gelsin.
“N’oluyor çocuklar?” diye aralarına girdim. “N’apıyorsunuz siz?”
Kirli dişlerini göstererek pis pis sırıttı Pirana.
“N’olacak Başkomiserim, arkadaşın anası esnaf da… Şehir kerhanesinde çalışıyor teyzem…”
Benim kadar etkilenmedi Keto.
“Hiç değilse benim anamın kim olduğu belli oğlum. Senin o da belli değil. Bu kadar puşt olduğuna göre, muhakkak ibneler doğurmuştur seni.”
Orospu neyse de ibne lafı nedense çıldırtıyordu onları.
“Sensin lan ibne,” diye saldırıya kalktı Pirana ama hazırlıklıydı Keto,

hızla geri çekildi ve punduna getirip elindeki darbukayı arkadaşının kafasına indiriverdi.
“Ah!” diye inledi ama çabuk toparlandı. “Şimdi siktim belanı.”
Gelecek saldırıya karşı gardını almış bekleyen Keto’nun üzerine atlayacaktı ki kollarından yakaladım.
“Durun bakalım.” İkisine birden çıkıştım. “N’apıyorsunuz siz yahu… Bak tepemi attırmayın, şimdi ikinizi de tıkarım içeri.”
“Ama Başkomiserim önce o vurdu…”
“Bak hâlâ konuşuyor…”
Öfkeyle birbirlerini süzmelerine rağmen, sıkıyı görünce ikisi de yelkenleri suya indirmişti.
“Beni iyi dinleyin,” diye gürledim. “Artık zırıltı, dırıltı istemiyorum. Anladınız mı? Ne sorarsam ona cevap vereceksiniz… Tamam mı?”
Yan sokaklardan gelen bir sarhoş narasından başka ses duyulmadı.
“Tamam mı dedim…”
“Tamam,” dedi Keto yere düşmüş darbukasını almak için eğilirken. “Tamam, Başkomiserim.”
Darbukanın başına gelenlerden sonra korkup kemanını paltosunun içine sokan Musti de arkadaşını onayladı.
“Tamam.”
Keto’ya vuramadığı için deli danalar gibi olduğu yerde eşinen Pirana’ya döndüm.
“Seni duyamadım.”
Yenilgiyle mırıldandı:
“Tamam.”
Tek tek süzdüm üçünü de.
“İyi, anlaştık o zaman. Şimdi anlatın bakalım, kim, kimin karısını ayartmış?”
Burnunu çekti Pirana.
“Karısını değil Başkomiserim, dostunu, kevaşesini… Kadın önce Barbut İhsan’la berabermiş, sonra Nizam’a gitmiş. Ama Nizam ihtiyar ya, kadın yeniden ötekiyle işi pişirmiş. Halbuki Kara Nizam’ın çok kıyağı vardı bu İhsan’a. Bir sürü müşteri göndermiştir onun kumarhanesine…”
Ayrıntıları öğrenmek istediğimden, ilk kez duyuyormuş gibi sordum:
“Ne kumarhanesiymiş bu?”
“Tarlabaşılılar kumarhanesi dedik ya Başkomiserim,” diye lafı kaptı aceleci Keto. “Ne yapıyorlar zannediyorsunuz o kulüplerde?”
“Kumar mı oynatıyorlar?”
Bir kez daha o küçümseyen bakış belirdi üçünün de yüzünde.
“Hem de tillahını… Bir gecede bütün servetini bırakıp gidenler var orada.” İtham eden gözlerle sokağın öteki ucuna baktı, Ali’nin yanında sıkıntıyla dikilen polislere. “Sizinkiler de bilir bunu. Anlatmadılar mı?”
Meslektaşlarımı suçlamak içimden gelmedi.
“Neyse,” diye konuyu geçiştirdim. “Biz cinayete dönelim… İhsan’ın ayarttığı kadının adını biliyor musunuz?”
“Çilem diye bir orospu…”
Orospu lafının üstüne basa basa söylemişti Pirana. Keto’nun başını önüne eğmesi dikkatimden kaçmadı.
“Hani küfür yoktu,” diye çemkirdim. “Lafına dikkat et.”
“Tamam Başkomiserim, tamam. İşte o Çilem denen karı, İhsan’la mercimeği fırına vermiş. Ama Kara Nizam uyanık, meseleyi çakozlamış. Bir gece basmış bunları, silahını çektiği gibi boşaltmış üzerlerine. Fakat tutturamamış, İhsan da boş adam değil tabii. O da asılmış tetiğe. Kimse ölmeden ikişer şarjör mermiyi ziyan etmişler. Neyse işte, o akşam paçayı kurtarmış İhsan. Ama kanlı bıçaklı olmuşlar tabii. O olaydan sonra Kara Nizam Öztarlabaşılılar Kulübü’nü açtı alt sokağa, İhsan’ın kulübüne karşı. Sık sık burada arbede çıkar. Daha bir hafta önce gözümle gördüm, bizzat Barbut İhsan silah sıktı kulübün önünde.”
“Anlamadım, neden İhsan silah sıkıyor? Nizam’ın sevgilisini elinden almış ya. Daha ne istiyor?”
Üçü de konuşmak için can atıyordu ama Keto kaptı bayrağı.
“Çünkü Çilem onu bırakıp Kara Nizam’a geri döndü. Dedik ya Başkomiserim, karı yolluymuş diye…”
Durum giderek ilginç bir hal alıyordu.
“Peki, Nizam kabul etti mi kadını?”
Sanki bu işi kendileri yapmış gibi utançla kaçırdılar bakışlarını.
“Ben olsam etmezdim Başkomiserim,” dedi sonunda Pirana. “Şimdi gene kızacaksınız ama bu Kara Nizam’da biraz godoşluk varmış anlaşılan…”
“Öyle deme be.” İtiraz eden Musti’ydi. “Kara Nizam merhametli adam, onun için affetti Çilem’i…” Sözlerinin yeterince etkili olmadığını düşünmüş olacak ki, paltosunun altındaki kemanını yokladıktan sonra sesini yükselterek sürdürdü açıklamasını. “Seviyor oğlum, kadını… N’apsın lan?”
Olduğu yerde sallanan Keto da aynı fikirdeydi.
“Doğru söylüyor Başkomiserim, Yapacağı başka bir şey yoktu Kara Nizam’ın. Adam âşıktı Çilem’e. Kadın kötü yola düşmesin diye affetti zaten. Engin Abi de akıl vermiştir biraz…”
İki arkadaşının da kendine cephe alması öfkelendirmişti Pirana’yı.
“Lan Engin Abi, Engin Abi deyip duruyorsunuz, duyan da evliyadan bahsediyorsunuz sanacak. O da puştun teki değil miydi?”
“Doğru konuş lan,” diye yine kükredi Keto. “Engin Abi öyle bir insan değildi.”
“Yalan mı söylüyorum? Şu kulampara berberin en yakın arkadaşı değil miydi abiniz? Evet, İnce Ziya’dan söz ediyorum. Sizi de götürüyordu ya İnce Ziya’nın dükkânına…”
“Nankörlük etme!” Bu kez Musti çıkıştı Pirana’ya. “Engin Abi kaç defa sana da para verdi. Çorba içirdi. Öyle bir adam değildi o. Hem o Ziya pezevengi Engin Abi’nin yanında tırnağını bile dokunduramazdı bize…”
Aldırmadı Pirana, tek gözünü yüzüme dikip anlatmayı sürdürdü.
“İnanmayın bu denyolara Başkomiserim, Engin önlerine kemik attığı için anlatmıyorlar gerçekleri. O kadar matah bir adam değildi. Yiğitliği filan da palavra. Barbut İhsan gözümün önünde tükürdü suratına da gıkını çıkaramadı.”
“Utanmadan bi de yalan söylüyorsun,” diye araya girdi Keto. “İki hafta önce, Engin Abi, bu İhsan ibnesiyle bir adamını, şu tekel bayiinin önünde evire çevire dövmedi mi? Biz de orada değil miydik?”
Sinirli sinirli soludu Pirana, iri burun deliklerinden buharlar çıkıyordu.
“Ordaydık, ama senin abin değil, Nizam’ın yeğenleri dövdü İhsan’la adamını. Tamam, Engin de bir iki yumruk salladı ama o kadar.”
Sakince bana çevirdi tek gözünü.
“Sallıyorlar Başkomiserim, Engin kalıbının adamı değildi. Başka bir numara vardı o herifte. Nedir derseniz bilmem, ama bir şey vardı.”
“Nerede oturuyordu bu Engin?”
“Caddenin öteki tarafında,” dedi Pirana.
“Caddenin öteki tarafında yüzlerce ev var.”
“Ben söyleyeyim Başkomiserim.” Sokağın sonunu gösteriyordu Keto. “Böyle yürü, sağdan aşağıya dön. Dereye doğru in. Kilisenin arkasında… Üçüncü sokak galiba. Bir numaralı bina.”
“Evet bir numaralı, ama sokak değil, çıkmaz.” Güldü Musti. “Adı da matrak, Kadın Çıkmazı.”
“Sık mı giderdiniz Engin’in evine?”
“Evine gitmezdik. Karnımızı doyurur, sigara verirdi ama evine girmezdik.”
İğrenç bir kahkaha attı Pirana.
“Anlat anlat, heyecanlı oluyor.”
Öteki iki çocuk aldırmadı ama ben sormadan edemedim.
“O zaman nereden biliyorsunuz evini?”
“Kulüp kapanınca, onunla birlikte evine kadar yürürdük.”
“Neden?”
“Konuşmak hoşumuza giderdi. Engin Abi bize başından geçenleri anlatırdı.”
“Yalan Başkomiserim,” diye atıldı Pirana. “Engin para verirdi bunlara.” Aşağılayan bir ifadeyle iki arkadaşını süzdü. “İçeri girmezdik filan diyorlar ya, o da yalan. Bazen sabaha kadar çıkmazlardı içeriden… Gerçeği anlatsanıza oğlum, Başkomiserime…”
Keto’nun titrediğini fark ettim, soğuktan değil, öfkeden, belki utançtan.
“Evet lan,” diye bağırdı. “Evet, giderdik Engin Abi’nin evine. Sen de berber Ziya’nın evine gitmiyor muydun? Yalan mı lan? Engin, abimizdi, kötü gözle hiç bakmadı bize, ama sen kapatması değil miydin lan Berber Ziya’nın… Tabii gözün patlamadan önce, daha parlakken. Ziya, seni kucağında…”
Sözlerini tamamlayamadı, benim de bir an boş bulunmamdan yararlanan Pirana, yumruğu indirdi çocuğun suratının ortasına.
“Kimmiş lan kucağa oturan?”
Ters bir yere gelmişti yumruk. Darbukası bir kez daha düştü yere.
“Ah,” dedi eliyle burnunu tutarak. “Ah, ananı sikeyim.”
İki büklüm olmuştu, parmaklarının arasından akan kan, elinin üstünden bileklerine doğru sızmaya başlamıştı. Ama kan bile Pirana’nın öfkesini dindirmemişti, yeniden saldırmaya hazırlanıyordu.
“Yeter,” diyerek tokadı patlattım yanağına. “Yeter artık be!”
Galiba benim tokadın ayarı da fazla kaçmıştı, Pirana sol tarafına doğru yıkıldı. Görüntü hazindi, tokadım korsan bandını kaydırmış, sağ gözünün yerindeki karanlık çukur ortaya çıkmıştı. Telaşla göz bandını düzeltti, Keto ise eliyle akan kanı durdurmaya uğraşıyordu, Musti’nin durumu da hiç iç açıcı değildi, olduğu yerde korkuyla titremeye başlamıştı. Zalim biri gibi hissettim kendimi. İçim acıdı, elimi Pirana’ya uzattım.
“Hadi, kalk!”
Tek gözü nefretle baktı uzattığım ele, sonra çevik bir hareketle doğruldu ve daha ne oluyor dememe bile kalmadan ok gibi fırladı sokağın alt tarafına doğru.
Ayak seslerini Ali de duymuştu.
“Başkomiserim,” diye bağırdı geriden. “Başkomiserim?”
Gergin görünüyordu, Pirana’nın ardından koşmamak için kendini zor tutuyordu. Sakin olmasını işaret ettim.
“Orada kal.”
Paslı elektrik direğinin ucundan sarkan lambanın aydınlatmaya yetmediği karanlık sokakta kaybolan o bıçkın çocuğu kovalamanın hiçbir yararı yoktu, Keto’nun kanını durdurmak daha anlamlı olacaktı.

“Bir tür düello mu diyorsun?”

Sokağın zemini, bembeyaz bir örtüyle kaplanmaya başlamıştı. Etraf, şimdi biraz daha aydınlık görünüyordu gözüme; tutmaya başlayan kardan değil, cesedi götürmek için gelen ambulansın farlarından yayılan güçlü ışıktan. Genç savcı Oğuz, kurbanın başında not alırken, Olay Yeri İnceleme’nin acar komiseri Şefik, farlardan yayılan ışığın altında, maktulün birkaç metre gerisinde ayakta durmuş, sağ elini bıçak atar gibi boşlukta sallıyordu. Nükleer tesislerde çalışan görevlileri andıran plastik giysilerinin içindeki iki adamından tombul olanı, elindeki fenerle cesedin etrafını santim santim taramayı sürdürürken, kısa boylu olanı cinayet mahallinin ardı ardına fotoğraflarını çekiyordu. Bu hâlleriyle başlarında Şefik’in olduğu üç kişilik uyumsuz bir orkestrayı andırıyorlardı. Omzumda biriken kar tanelerini silkeleyerek orkestra şefine yaklaştım.
“N’apıyorsun Şefik?”
Uykudan uyanmış gibi irkildi.
“Hııı, şey Başkomiserim… Şeye bakıyordum.” Bastığı yeri gösterdi. “Katil burada durmuş olmalı. Yani yaklaşık olarak diyorum. Sanırım bıçağı buradan savurdu.” Maktulün elinde ateşlenmeden öylece kalmış olan Beretta’ya çevirdi bakışlarını. Düşen tanecikler silahın namlusuna değer değmez eriyor, belli belirsiz bir ıslaklık kalıyordu parlak metalin üzerinde. “Müthiş bir silah,” diye mırıldandı. “Bu silaha karşı bıçak. Hiç adil değil. Tabancanın kazanması lazımdı. Fakat işe bakın ki, bu olayda bıçak, tabancayı yenmiş görünüyor.”
Doğrusu hiç aklıma gelmeyen bir ihtimalden bahsediyordu.
“Bir tür düello mu diyorsun?”
“Öyle de denebilir Başkomiserim ama karşı karşıya gelip biri bıçağına, öteki silahına davranmış olamaz. Öyle olsaydı, tabanca bıçağı yenerdi. Bıçağı kullanan gafil avlamış tabancası olanı. Belki adamın sırtı dönüktü, katil arkasından seslendi. Adam döndü, elini tabancasına attı, ama geç kalmıştı, katil bıçağı savurmuştu bile... Tam isabet…”
Hızlı adımlarla maktule doğru yürüdü. Komiserlerinin geldiğini gören iki eleman cesedin başından çekildiler. Şefik kurbana doğru eğildi, karın tam olarak kapatamadığı, paltonun sol göğsünden, hayali bir bıçağı çeker gibi yaptı.
“Çok da soğukkanlı olmalı,” diye mırıldandı doğrulurken. “Adamı vurduktan sonra paniklemiyor. Kaçmaya çalışmıyor. Yaklaşıyor, bıçağını alıyor. Kimsenin onu görmediğinden emin olunca da sırra kadem basıyor.”
Üşüyen ayaklarımı yere vurarak ısınmaya çalıştım.
“Profesyonel biri diyorsun yani. Bu kadar kusursuz işi ancak bir kiralık katil yapabilir.”
“Neden olmasın Başkomiserim? Kurbanın elindeki silah da gösteriyor ki, bunlar pek sağlam ayakkabı değilmiş. Olayın bu sokaklarda olması da manalı zaten. Katil, bıçağı çok iyi kullanan biriymiş, adamın tetiği çekmesine bile izin vermeden, uzaktan avlamış onu.”
“Uzaktan olduğunu nereden biliyoruz?” İtiraz bir adım geride dikilen Ali’den gelmişti. “Ya katil adamın hemen yanındaysa? Bir anda bıçağını çekip kurbanına sapladıysa?”
Usulca başını salladı Şefik.
“Bu da bir ihtimal tabii.” Yeniden maktule doğru eğildi. “Yalnız, palto oldukça kalın. Bıçak, kaşe kumaşı parçalayıp derinlere saplanmış. Muhtemelen kalbe. Otopside daha iyi anlaşılacak ama katil maktulün yanında olsaydı bıçak bu kadar derine girmezdi. Katil bıçağı uzaktan savurmuş olmalı. O hızla bıçak bedene iyice gömülmüş.” Kana bulanmış paltonun üzerindeki lekenin en koyu yerini gösterdi. “Ayrıca eğer katil, bıçağı yakından saplasaydı, adam ölene kadar cinayet silahını oynatmak zorunda kalırdı. Biz de bıçağın paltoya girdiği yerde tırtıklı kesikler görürdük. Oysa bak, son derece düzgün bir kesik var. Görebiliyor musun?”
Şefik’in sözleri mantıklıydı, ama bizimki ikna olmadı elbette.
“Görüyorum görmesine de… Ama ya katil çok güçlü biriyse? İlk darbede adamı öldürdüyse? O zaman bıçağı oynatmasına gerek kalmaz ki.”
Şefik ısrar etmedi.
“Mümkün tabii, kesin sonuç otopsiden sonra anlaşılır. Zeynep Komiserimden öğreniriz sonucu.” Şimdi hatırlamış gibi etrafa bakındı. “Sahi, o nerede?”
“Bu gece izinliydi. Yılbaşı ya...”
“İyi olmuş,” dedi içten bir gülümsemeyle. “Hiç değilse o ailesinin yanında geçirsin yılbaşını.” Bakışları yeniden maktule kaydı. “Bu da bahtsızmış, millet yeni bir yıla girerken sen hadi öteki dünyaya.”
Omuzlarını silkti Ali.
“Başka bir gün ölse n’olacaktı ki? Yılbaşı dediğin ne ya Şefik! Bildiğimiz gecelerden biri işte. Aklı evvelin biri çıkmış, yıl bugün başlıyor demiş, vatandaş da ona uymuş.”
Belki de kimsesizler yurdunda kutlanan yılbaşlarını hatırlamak istemediği için böyle tepkisel konuşuyordu. Şimdi yılbaşının pagan kültürle, Hıristiyanlıkla filan ilgisini anlatmaya kalkmak en hafif tabirle yersiz kaçacaktı. Ayrıca söylediklerinde pek de haksız sayılmazdı. Şefik de hak verdi zaten.
“Doğru söylüyorsun Ali. N’oluyor yılbaşı oluyor da…” Hâlâ uğultuların geldiği Taksim yönünü gösterdi. “Bir de bunlar var. Sabaha kadar tepiş dur…. Hiç de yorulmuyorlar…” Sanki duyabilirlermiş gibi sesini yükseltti. “Yeter artık be, yeter!”
Sesi yorgun ve çatlak çıkıyordu. Belki de sitemi yılbaşını kutlayan insanlara değil de böyle bir günde sevdiklerinin yanında olması gerekirken, ona cesetlerin başında katil izi arattıran mesleğineydi. O anda çalmaya başladı cep telefonum. Bilmediğim bir numara, açtım.
“Merhaba Başkomiserim, ben Zeynel… Burnunda bir şey yokmuş çocuğun. Doku zedelenmesi diyor doktor… Kanaması da durdu zaten.”
Kocabaş polisti. Keto’nun burnu kanayınca, çocukları devriye arabasına doldurup, iki üniformalı polisi de yanlarına katıp Taksim İlkyardım Hastanesi’ne yollamıştım.
“Film çektiler mi?” diye sordum. “Öyle baştan savma bakmadılar değil mi? Bu gece onların telaşı çoktur.”
“Yok Başkomiserim, olur mu öyle? Çocukların yanında biz varız. Çok alakadar oldular. Emrettiğiniz gibi film de çektiler, inceden inceye muayene de etti doktor. Zaten tanıyormuş oğlanı. Daha önce iki kere gelmiş hastaneye. Birinde falçatayla yaralanmış, birinde de yanmış…” Derinden bir iç geçirdi. “Sahi Başkomiserim, ne yapacağız bu çocukları?”
“Bırakın gitsinler, ama önce kaldıkları yeri öğrenin. Aradığımızda bulabilelim. Belki yeniden ifadelerine ihtiyaç duyarız. Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı...”
Saygılı davranmaya çalışıyordu, ama sesi gergindi, nereden başlarına bela etmiştim bu veletleri! Sabahın bu saatinde, bu soğuk havada bir de bu serserilerin uyudukları yeri bulmak zorunda kalacaklardı şimdi.
“Zeynel,” diye uyardım. “Çocuklara iyi davranın tamam mı?”
“Elbette Başkomiserim.”
Artık hiçbir duygu okunmuyordu sesinde, bir makinenin çıkardığı gürültü gibi tekdüze ve ruhsuzdu. Biliyordum, uyarmama rağmen tersleyeceklerdi çocukları, belki onlardan uzaktayken neler konuştuğumuzu soracaklardı, belki değil mutlaka azarlayacaklardı, ama hiç değilse tartaklamaya kalkışmayacaklardı artık.
Telefonu cebime koyarken “Bizim işimiz bitti Başkomiserim,” dedi genç savcı. “Arkadaşlar görevlerini tamamladılar. Sizin için de uygunsa maktulü kaldıralım artık.”
“Tamam Oğuz Bey.” Ambulansın yanında sıkıntıyla bizi izleyen iki hastabakıcıya işaret ettim. “Kaldırabilirsiniz.”
Anında harekete geçti görevliler, hevesle açtılar ambulansın arka kapısını. Kaşla göz arasında indirdikleri sedyeye, büyük beceriyle yerleştirdiler zavallı adamın bedenini. Yine aynı el çabukluğuyla, aynı marifetle araca yüklediler talihsiz yüklerini. Belki de hastanede yarıda bırakıp geldikleri partiye yetişmeyi umuyorlardı hâlâ. Şefik’in yaktığı sigaradan çektiği ikinci nefesin gri dumanları dolana dolana yükselirken, önce ambulans, hemen ardından da Savcı Oğuz’un makam aracı sokaktan çıkmıştı bile.
“Hadi, gelin,” dedim bizim çocuklara dönerek. “Şurada birer çorba içelim. İçimiz ısınır.”
Çaresizce ellerini yana açtı Şefik.
“Biz gidelim Başkomiserim, malzemeler var.”
“Senin çocuklar götürsünler…”
Çaresizce bir adamlarına, bir bana baktı.
“Yok, ben de gideyim… Başka zaman içeriz çorbayı.”
İyi polisti, adamlarını yalnız bırakmak istemiyordu. Saygı duymak lazımdı.
“Tamam, o zaman yarın merkezde görüşürüz.”
“Görüşürüz Başkomiserim.”
Şefik ve iki kişilik ekibi Olay Yeri İnceleme’nin minibüsüne malzemeleri taşımak için kolları sıvarken, biz de savcının makam aracının çıktığı yöne doğru yürümeye başladık. Köşeyi dönünce, daha geniş, daha aydınlık bir sokak karşıladı bizi. Tarlabaşı’na açılan uzunca bir sokak. İstanbul’un göbeğinde yer alan ve bir zamanların en nezih semtlerinden biri olan, ama yıllar önce birilerinin kışkırtmasıyla, galeyana gelip, Rum, Ermeni, Yahudi hemşerilerimizin evlerini basan, dükkânlarını yağmalayan barbarların kalkışmasıyla ağır ağır terk edilen, terk edildikçe tuhaf bir ıssızlık ve yoksunlukla kaplanan o sokaklardan biri. Zamanla, çok uzaklardaki mezralarından, köylerinden zorla ta buralara kadar savrulup ayakta kalma mücadelesi veren yoksul kadınların, erkeklerin, yani hayatın çiğneyip tükürdüğü insanların sığındıkları bu düşmüş semtin köhne sokaklarından biri. Elbette uyuşturucu satılan bir yer, elbette kendi etini satarak ayakta kalmaya çalışan insanların yalancı renklerle süslü mezbahası, elbette suçun her türünün boy attığı bir bataklık. Ama kar altında olduğundan mıdır nedir, daha bir güzel görünüyordu gözüme; kederli ama daha vakarlı, daha sakin. Şenlik erken bitmişti bu sokakta. Evlerde tek tük ışıklar yanıyordu, belki televizyonlar da açıktı, ama duyulan tek ses Taksim Meydanı’nda eğlenen o çılgın kalabalığın uğultusuydu. Etraf o kadar ıssızdı ki elli metre ötede birinin öldürüldüğünü bilmesek, sağlı sollu sıralanan sokak lambalarından süzülen sarı ışıkların altında uçuşan kar taneciklerinin yaydığı bu sahte huzura bile inanabilirdik. Ama yalancı sükûnet önünden geçtiğimiz cumbalı evin penceresinden gelen arsız bir gülüşle bozuldu.
“Hey, gençler.”
Başımızı çevirince, yağan kara aldırmadan, pörsümüş memelerini pencerenin pervazına dayayarak teşhir eden en az altmışında bir kadının davetkâr bakışlarıyla karşılaştık. O kadar ağır bir makyaj vardı ki yüzünde, cinsel istekten çok, keder uyandırıyordu insanda.
“Hey, size diyorum… Baksanıza ya…”
İkimiz de sesimizi çıkarmadan yürümeyi sürdürdük.
“Heey size diyorum,” diye yineledi. “Size diyorum yaa…”
“Ne var!” diye terslendi Ali. “Ne istiyorsun be?”
“Kızma civanım. Niye hiddetleniyorsun öyle. Biraz eğlenmek istemez misiniz?”
“Yuh be teyze… Gecenin bu saatinde, bu havada…”
Zavallı kadıncağız gecenin bu saatinde, bu havada sokaktan geçenleri kollayıp müşteri devşirmeye çalıştığına göre işler kesat olmalıydı.
“N’olacak,” diye ısrar etti kadın. “Bugün yılbaşı, herkes eğleniyor işte. Hem fena mı olur… Herkes yeni yıla girerken siz de bana girersiniz…”
Kadının pervasızlığı benim gibi Ali’nin de yüzünü kızarttı.
“Tövbe tövbe,” diye söylendi. “Biz polisiz yahu, git işine.”
Hiç tınmadı penceredeki kadın, usulca omzunu silkti sadece.
“Daha iyi ya, rahatlarsınız biraz. Bu gece çok yormuşlardır sizi.”
Bağırıp çağırmamak için kendini güç tutuyordu yardımcım.
“Hadi hanım, hadi içeri,” dedim tatlı sert bir tavırla. “Bizden sana ekmek çıkmaz. Başka birilerini bul.”
Kim bilir kaçıncı reddedilişiydi bu gece. Öfkeyle kapattı penceresini, ama kapatmadan önce de yüksek sesle söylenmeyi ihmal etmedi.
“Herkes ibne olmuş bu âlemde. Polisi de ibne, sarhoşu da ibne, esrarkeşi de ibne. Hiç erkek kalmadı mı lan bu şehirde?”

“Yaşlı erkeklerin aşkı fenadır Komiserim”

Sabaha birkaç saat kalmış olmasına rağmen, Tarlabaşı Bulvarı hâlâ insan kaynıyordu. Birbirinin üzerine yığılmış gibi art arda, yan yana dizilmiş araçlarla doluydu cadde. Arabanın penceresinden sarkıp nara atanlar, kaldırımlarda neşeyle şarkı söyleyen gruplar, ayakta güçlükle durmaya çalışan sarhoşlar. Hiçbirine şaşırmadım da önümüzden siyah bir atın üzerinde fosforlu beyaz giysilere bürünmüş bir palyaço geçti, ona inanamadım. Uzaklaştıkça siyah at kayboluyor, beyaz giysiler içindeki palyaço sanki rüzgârın üzerindeymiş gibi hızla öne arkaya sallanıyordu. Tam anlamıyla bir gösteri alanına dönmüştü burası. Elbette bizim Mehmet Usta’nın Lezzet Lokantası da nasibini alacaktı bu hengâmeden.

Beyoğlu’nda görev yaptığım yıllarda sık sık giderdim bu küçük lokantaya. Tarlabaşı Bulvarı’na açılan şu güdük sokağın girişinde, pavyonla meyhane karışımı batakhanenin hemen karşısında her zamanki yerinde, gösterişsizliğiyle müşterilerini ağırlıyordu yıllardır. Beyoğlu’nun gece uyumayan sakinlerini… Lokantanın kim bilir kaç yıldır değişmeyen gösterişsiz tabelasının altındaki basık kapıdan içeri girince anasonla karışık yemek ve ucuz parfüm kokusu çarptı burnumuza. Dışarının insanın nefesini kesen soğuğundan sonra doğrusu hiç de rahatsız edici gelmiyordu bu ağır hava. Hatta gözümüzü alan şu çiğ ışık bile itici değildi. Asıl mesele, oturacak yer bulmaktı. Lokantadaki bütün masalar doluydu. Arkadaki küçük masaya iki kız oturmuştu. İkisi de balıketinden halliceydi, bildiğiniz tombul yani. Birinin gözleri inadına yeşil, inadına ışıklı, öteki ise ölgün ölgün bakıyordu etrafa, ama ikisinin de makyajı abartılıydı. O yolun yolcusu derdi babam bu bahtsızlar için. O yol hangi yolsa... İştahsızdı kızlar, ellerinde çatalları, fırın makarnayı didikleyip duruyorlardı. Yanlarındaki masada iki bıçkın, edepsiz gözlerle onları süzüyordu, bu meteliksiz delikanlılardan iş çıkmayacağını bilen kızlar umursamıyordu bile. Hemen sağlarındaki masada, siyah

ceketleriyle olduğu kadar beyaz gömlekleri ve kırmızı kravatlarıyla bir örnek giyinmiş Dolapdereli dört müzisyen, hiç kimseye aldırmadan sanki birileri önlerindeki tabakları alacakmış gibi neredeyse nefes almadan yemeklerini mideye indirmekle meşguldü. Arkalarında, muhtemelen civardaki barların kapısında bodyguard olarak görev yapan üç genç irisi, sessiz sakin oturmuş siparişlerinin gelmesini bekliyorlardı. Pencere kenarındaki iki masa birleştirilmişti. Lokantanın en eğlenceli insanları oradaydı; rengârenk saçları, abartılı giysilerinin derin dekolteleriyle altı kişilik bir travesti grubu. Sanki bütün gece sokakta değillermiş gibi hiç yorgunluk belirtisi göstermeden heyecanla bir şeyler tartışıyor, bir yandan da iştahla çorbalarını kaşıklıyorlardı. Onları gören Ali’nin kedi sürüsüyle karşılaşmış bir köpek gibi kuyruğunu diktiğini, hırlamaya hazırlandığını fark ettim. Aslında bu alışılmadık küçük topluluğun da bizim Ali’den hazzedeceklerini hiç sanmıyordum, her an bir tatsızlık çıkabilirdi, belki de en iyisi geldiğimiz gibi sessizce çıkıp gitmekti buradan.
“Başkomiserim,” diyen bir ses engel oldu. “Başkomiserim…”
İriyarı bir adam, masalardan birinden bize sesleniyordu. Önce tanıyamadım, biraz dikkatli bakınca çıkardım. Bu semtin en namlı muhabbet tellalıydı seslenen. Süleyman, namı diğer Saltanat Süleyman. Dört karısı olduğu ve dört karısını da kendi eliyle pazarladığı için almıştı bu lakabı. Suratının yarısını kaplayan kuzgun siyahına boyanmış pala bıyıklarının gerisindeki ışıklı, minik gözlerini bana dikmiş, ısrarla çağırıyordu.
“Gelin Başkomiserim, böyle gelin…”
Başkomiser lafını duyan herkes şöyle bir dönüp baktı, en çok da o parıltılı giysiler içindeki travestiler, ama sonra herkes kendi dünyasına döndü. Artık lokantadan ayrılmak olmazdı, biz de mecburen Süleyman’ın masasına yöneldik. Karşısında bir kadın oturuyordu; ne güzel, ne çirkin, erken yaşlanmış bir kadın… Yorgun, çok yorgun bir kadın. Eve gitsek de uyusak diyordu, düşük gözkapakları. Masaya yaklaşınca, önünü ilikleyerek ayağa kalktı Süleyman. Unutmuşum ne kadar iri olduğunu; görkemli cüssesi karşısında bir adım gerilemekten kendimi alamadım. Kocaman kafası nerdeyse tavana değecekti, kolları bir masayı kavrayacak kadar genişti. Ali bile dayanamadı.
“Oha!” diye mırıldandı. “Bu ne be?”
O cüsseyle bir de eğilmez mi önümde.
“Tamam Süleyman, tamam,” deyip zor kurtardım elimi öpülmekten. Dostça omzuna vurdum en az bir baş kadar benden uzun adamın. “Çok oldu görüşmeyeli değil mi?”
“Olmaz mı Başkomiserim? Haftada en az bir iki kez görürdük sizi bu lokantada. Beyoğlu’ndan ayrıldığınızdan beri ne arayıp ne sordunuz. Gidiş o gidiş.”
Konuşması sitem doluydu, ama altın dişlerini gösteren gülümseyişi öyle olmadığını söylüyordu.
“Bizim işleri bilirsin Süleyman.”
Uysalca salladı başını.
“Bilmem mi Başkomiserim… Zor zanaat, Allah yardımcınız olsun…”
“Bu da Ali,” dedim, hâlâ şaşkınlıkla Süleyman’ın kalıbını inceleyen bizim şaşkalozu göstererek. “Beraber çalışıyoruz.”
Yine hazır ola geçti Süleyman.
“Memnun oldum Ali Komiserim.”
“Ben de…” dedi Ali, eğlenceli bir gülümsemeyle. “Ben de, Süleyman…”
Tepesinde dikilen üç adamın bu kadar konuşmasına rağmen, yüzünde tek bir mimik olsun kımıldamayan kadına çevirdim bakışlarımı.
“Merhaba…”
Avuç içi kadar yüzünde, iyice büyüyen kara gözleri şöyle bir değdi geçti yüreğime. Nedense Büyükada’da faytonları çeken güzel gözlü, yaşlı atlar belirdi zihnimde.
“Merhaba Abi…”
“Bizim Naciye’yi hatırlıyorsun değil mi Başkomiserim?”
Yapay bir gayretle canlandım.
“Hatırlıyorum tabii, nasılsın Naciye Hanım?”
Bıkkın, bezgin ellerini açtı kadın. Hepsi bu; ne bir söz, bir heyecan, ne bir aşinalık belirtisi, zaten mahmur gözleri anında eski haline dönmüştü yeniden. Naciye’nin umursamazlığından rahatsız oldu Süleyman, abartılı bir nezaketle boş iskemleleri gösterdi.
“Oturmaz mısınız Başkomiserim?”
“Rahatsız etmeyelim sizi…”
“Yok Başkomiserim, biz de kalkıyorduk.” Karısına dik dik baktı. “Naciye oturduğu yerde uyuyor zaten.”
Hiç alınmadı kocasının sitemkâr sözlerine Naciye. Çoktan unutmuştu alınmayı, ne söylerlerse söylesinler, ne yaparlarsa yapsınlar, umurunda bile değildi. Öylesine kanıksamıştı ki yaşadığı dünyayı, her şeyi itirazsız kabul etmişti. Belki de itiraz etmenin artık hiçbir işe yaramayacağını bildiği için böyle sessiz, böyle aldırmaz, böyle umursamaz olmuştu.
Sırtımızdakileri çıkardıktan sonra karşılıklı çöktük Ali’yle sandalyelere. Masanın üzeri gösterişsiz bir akşam yemeğinden geri kalanlarla doluydu; boşalmış dört tabak, biri yarı yarıya suyla, öteki kolayla dolu iki bardak. Süleyman’ın boş tabağında kırılmış birkaç kürdan göze çarpıyordu.
“Hayrola Başkomiserim?” diye içtenlikle sordu Süleyman. “Hangi rüzgâr attı sizi Beyoğlu’na?”
“Pek hayır değil,” dedim bakışlarımı masanın üzerindeki teferruattan kopartarak. “Birini öldürmüşler, aşağıdaki sokakta…. Tarlabaşılılar Kulübü’nün orada.”
Geniş yüzü gerildi, pala bıyıkları titredi.
“Kimmiş ölen?”
O anda düştü jeton, Süleyman hiç uzak sayılmazdı kumar işlerine. Belki bize yardımı bile dokunabilirdi.
“Engin diye biri, Engin Akça…”
Sevinçli bir haber duymuş gibi yüzü aydınlandı.
“Almancı Engin mi?”
“Almancı olup olmadığını bilmiyorum, Kara Nizam’ın adamıymış.”
“Ta kendisi… Vurmuşlar mı Engin’i?” Yanıtını bile beklemeden iri bir balyozu andıran sağ yumruğunu, bir ekmekçi küreği kadar geniş olan sol avucuna indirdi. “Olacağı buydu tabii…”
Karnımızı doyurmak için geldiğimiz lokantadan cinayet malumatı almak… Şans diye buna denirdi işte. Hiç ummadığı mağarada hazine bulmuş bir madenci gibi aceleyle toprağı eşelemeye başladı yardımcım.
“Niye öyle söyledin? Çok mu düşmanı vardı Engin’in?”
Boyalı, kalın kaşları çatıldı Süleyman’ın.
“Olmaz mı? Milletin karısına, kızına asılırsan…”
Bir an bakışlarım Naciye’ye kaydı, yoksa… Hadi canım, çok saçma bir düşünceydi.
“Kimin karısına asılmış?” diye kurcalamayı sürdürüyordu Ali. “Bildiğin birileri var mı?”
Geniş omuzlarını silkti Süleyman.
“Mesela Barbut İhsan, hatta Kara Nizam, uçkuruna sahip olamıyordu ki adam.”
“Bir dakika, bir dakika…” diye kestim sözünü. “Bizim duyduğumuz İhsan’la Nizam arasında bir kadın meselesi olduğu…”
Sessizce güldü, florasanın çiğ ışığı, öndeki altın dişinde parlayıp söndü.
“Çilem hikâyesi mi? Barbut İhsan, kızı Nizam’ın elinden almışmış da…”
“Yalan mı?”
Şöyle bir süzdü beni.
“Doğru olsa ne yazar Başkomiserim? Çilem’i Nizam’a getiren kim?”
Olay giderek ilginç bir hal alıyordu.
“Engin mi?”
Taşı gediğine koyduğundan emin, iri kafasını usulca salladı.
“Engin tabii. Herif yakışıklı ya, aklını alıyor kadınların. Tabii Çilem de eline erkek eli değmemiş, temiz aile kızı değil. Barbut’un kapatması… Yani alan razı, satan razı. Barbut’tan iş çıkmayacağını anlayan kız, Engin’de bir istikbal görüyor. Belki benimle evlenir, beni bu bataklıktan çekip çıkarır diye düşünüyor. Halbuki adam onu çirkefin en derinine gömecek. Gömüyor da zaten. Engin’den sonra Kara Nizam giriyor devreye. Nizam’ı gördünüz mü Başkomiserim?”
“Görmedik, yaşlı bir adammış, öyle mi?”
“O kadar yaşlı değil, ama çirkin.” Yüzünü buruşturdu. “Erkeğin güzeli çirkini olmaz derler, ama oluyor be Başkomiserim. Nizam hakikaten çok çirkin.”
Daha fazla dayanamayıp tamamladı aceleci yardımcım.
“Adam çirkin olunca Çilem de onu İhsan’la aldattı öyle mi?”
Konuşmaktan öyle zevk alıyordu ki neredeyse ağzını şapırdatarak sürdürdü Süleyman.
“Hepsi bu olsa iyi Komiserim... Çilem aynı zamanda Engin’le de düşüp kalkıyordu. Kokainli toplu seks partileri filan… Bir ara benden bile kız istedi bunlar. Anla yani… Çilem hiçbir zaman da bırakmıyordu Engin’i. İhsan’la beraberken de, Nizam’la birlikteyken de Engin hep vardı. Bence İhsan’ın kadını kovmasının nedeni de oydu zaten.”
“Nasıl?” diye ikimiz de aynı anda tepki verdik, Ali sustu, ben sürdürdüm. “Kadın adamı terk etmedi mi? İhsan mı kovdu Çilem’i?”
“Tabii İhsan kovdu. Hapse düşmüştü bu, ruhsatsız silah yakalatmış kulüpte. O hapse düşünce, kadın da gizlice pişirmiş işi Nizam’la. Barbut çıkınca anladı meseleyi. Ağzını burnunu kırıp sokağa attı Çilem’i.”
Kafamı kurcalayan konuyu Ali dile getirdi.
“Bütün bunları Nizam bilmiyor muydu?”
“Bilmez mi, ama âşık olmuştu Çilem’e. Yaşlı erkeklerin aşkı fenadır Komiserim. Bu âlemin en korkulan adamı, acımasız Nizam, gururunu, şerefini bir kenara koyup kızı kabul etti. Yeğenlerinin itirazlarına kulak asmadan…”
“Anlamadığım bir şey var,” diyerek bu kez ben kaptım lafı. “Nizam kızı seviyordu tamam, Engin’i niye tutuyordu yanında?”
Zorlu bir meseleyle karşılaşmış gibi gözlerini kıstı Süleyman.
“Valla bunu ben de çok düşündüm Başkomiserim, ama işin içinden çıkamadım.”
Söylemek mi istemiyordu yoksa gerçekten de bilmiyor muydu?
“Kulağına çalınan bir şey de yok mu?” diye ısrar ettim. “Millet ne diyor?”
“Rivayet çok… Kimileri, gizli ortağıymış Nizam’ın diyorlar… Güya Almanya’dan yüklü parayla gelmiş. Öylece ortak olmuş Nizam’a. Şimdi burada büyük inşaatlar yapılıyor. Ermenilerden, Rumlardan kalan köhne binalar yenileniyor. O işe girmişler birlikte. Kimileri alakası yok diyor, Nizam’ın hayatını kurtarmış bu Engin diyor. Karşılığı ödenmez bir iyilikmiş yaptığı. Kimileri de Engin’in yukarıda bağlantıları var diyor…”
“Yukarıda derken?”
“Mafya içinde diyorum. Kürt mafyası mı, Laz mafyası mı derseniz o kadarını bilmem ama Engin’in sırtını güçlü bir yerlere dayadığı muhakkak. Yoksa Kara Nizam yaşatmazdı onu.”
Belki de yaşatmadı diyecektim ki omzuma dokunan bir el, bütün düşüncelerimi dağıttı. Başucumda, o incecik bedeniyle lokantanın sahibi Külbastı Mehmet dikiliyordu.
“Aşk olsun Başkomiserim,” diye anında başladı siteme. “Var mı böyle saklanır gibi kuytulara köşelere oturmak, insan gelince bir selam verir. Yoksa kaçacak mıydınız, bana görünmeden?”
Eh, mahcup olduk tabii. “Merhaba Mehmet Usta,” dedim uzattığı eli sıkarak. “Biz de yeni gelmiştik. Kasaya baktık yoktun. Süleyman’ı da görünce buraya çöktük, konuşuyorduk,” dedim, bizi yalnız bırakır umuduyla ama gitmedi.
“Mutfağa gitmiştim, orayı da teftiş etmek lazım,” diyerek Süleyman’a hadi artık kalkını ima eden bir bakış attı, sonra da güya boş sandalye arar gibi etrafa bakındı. Sadece bu lokantada bulunanların değil, belki şu anda İstiklal Caddesi’nde eğlenen insanların en iriyarısı olan Süleyman mesajı almıştı.
“Gel Mehmet Abi, sen böyle otur,” dedi anında yekinerek. “Biz de gidiyorduk zaten.” İtiraz etmemize bile izin vermeden karısına çevirdi bakışlarını. “Hadi Naciye, hadi anam, hadi güzelim, gidelim artık.”
Ne sevindi, ne heyecanlandı Naciye, sadece yorgun gözleri biraz aralandı. İncecik belini tutarak doğruldu usulca. Biçimsiz bacaklarını açıkta bırakan siyah elbisesinin üzerine, parlak, gümüş renkli gocuğunu giydikten sonra, ünlü bir markanın taklidi kocaman çantasını taktı çelimsiz omzuna… Mahmur gözlerini kocasına dikerek, “Tamam,” dedi çatallanan bir sesle. “Tamam, gidelim hadi.

“Eşkıyanın eskisi yenisi olmaz”

Süleyman, giydiği yüksek topuklu ayakkabı yüzünden bırakın yürümeyi, ayakta durmakta bile güçlük çeken sıska karısı Naciye’yi koluna takıp gece yorgunu insanlarla dolu masaların arasından geçerken, “Düşmez kalkmaz bir Allah,” diye mırıldandı Külbastı Mehmet. “Bu oğlanın yirmi yıl önceki halini bilirim. Benim diyen delikanlı önünden geçemezdi. Öyle cesur, öyle gözü kara, öyle bileğine sağlam. Bir kuru saldırmayla beş kişiyi önüne katıp kovaladığını gördüm şu caddede. Nerdeyse racon kesmeye başlayacaktı ağır abilere…. Bir de şu haline bakın…”
Üçümüzün de bakışları bir kez daha bu tuhaf çifte takıldı. Bir bozgun şarkısı eşliğinde yapılan hazin bir dans gibi, karısıyla birlikte hafifçe sallanarak çıktı lokantadan, bir zamanların namlı kabadayısı Süleyman. Emin olduğu halde belki de konduramadığından sordu Ali.
“O kadını satıyor değil mi?”
Ne Mehmet’ten ne de benden çıt çıktı.
“Yazık ya, halbuki iyi bir adama benziyor.”
Ayhan Işık tarzı ince bıyıklarını eliyle düzeltti Külbastı Mehmet.
“İyi bir adamdı. Belki hâlâ iyidir. Bana hiçbir kötülüğü dokunmadı.”
“Bana da dokunmadı,” diye destekledim onu. “Ama bu, Süleyman’ı iyi bir adam yapar mı bilmiyorum.” Sandalyeye yaslandım. “Neyse, boş verelim Süleyman’ı, insanları yargılamak bize düşmez.”
Bitkin yüzü aydınlandı Mehmet’in.
“Haklısın Başkomiserim. Zaten yerlerde herif, bir de biz kötü konuşmayalım arkasından.” Sanki kendisi acıkmış gibi iştahla sordu. “Ne yersiniz?”
“Çorba içeriz.” Yardımcıma baktım. “Yoksa başka bir şey mi isterdin?”
“Yok Başkomiserim çorba iyi… Mercimek çorbası var değil mi?”
Adeta heyecanlandı Mehmet.
“Olmaz mı? Başkomiserim iyi bilir, Beyoğlu’nun değil, bütün İstanbul’un en iyi mercimek çorbası burada.”
Onaylamamı bile beklemeden, arkadaki üç bodyguardın masasına yemek götüren siyahi çocuğa seslendi.
“Namadi oğlum, buraya da baksana…”
Bembeyaz dişlerini göstererek güldü Namadi.
“Tamam Mehmet Abi, şimdi geliyorum.”
Sözcükleri kırık dökük söylüyordu ama söyleneni gayet iyi anlıyordu.
Alaycı bir tavır takındı yardımcım.
“Kunta Kintelere de mi iş veriyorsunuz?”
Yok, bu bizim Ali’den adam olmayacaktı, şimdi şu masada ağzının payını versem diye geçirirken, Külbastı Mehmet daha usturuplu yaptı o işi.
“Öyle demeyin, çok iyi çocuktur Namadi. Çok da yakışıklı baksanıza. Televizyon dizisi için istediler bunu. Geçen hafta bir yönetmen gelmişti lokantaya. Görür görmez iş teklif etti. Ama vefalı çocuk, hemen atlamadı, bana sordu. ‘Mehmet Abi gidebilir miyim?’ diye. Ben de ‘Git, ama bunlar gelip geçici işler. Lokantadan ayrılma, çekim olduğu gün, ben sana izin veririm,’ dedim. Sevindi zavallım. Bunların hayatı çok zor Başkomiserim. Bizim fakirlerimizden daha fena durumları. Bu bölgedeki çakallar peşlerinde hep. Dolapdere baronları filan, uyuşturucu işine sokmaya çalışıyorlar garibanları. O yola giren de var, ama çoğu namuslu, çok da çalışkanlar. Kaç kişi aldıysam işe, hepsi sağlam çıktı.” Bodyguardların yemeğini bırakıp yıldırım hızıyla yanımızda biten siyahi delikanlıya döndü. “Hah Namadi, şu boşları al önce.”
Yüzünde yine o aynı ışıklı gülümseme belirdi.
“Tamam Mehmet Abi, hemen alıyorum.”
En az bir seksen boyunda, atletik yapılı delikanlı, çevik bir hareketle üst üste yığdı masadaki tabakları.
“Aferin Namadi, bir de sil şurayı güzelce. Evet, işte böyle… Şimdi iki mercimek çorbası istiyoruz, limonunu filan unutma, ha, bak kırmızıbiber de kalmamış… Hadi evladım, açlıktan ölüyor Başkomiserim.”
Başkomiserim lafını duyunca şöyle bir irkildi Namadi. Ali’nin gözünden kaçmadı bu irkiliş. İşgüzarlığı tuttu yine bizim serserinin.
“Ne oldu Namadi? Niye durakladın öyle?”
Delikanlının iri siyah gözlerinin akları korkuyla büyüdü.
“Yok abi, yok bi şey.”
Yardımcımın eline dokundum.
“Çocuğu rahat bırak.” Ürkek gözlerle bizi süzen delikanlıya döndüm. “Tamam Namadi, tamam evladım, hadi sen çorbaları getir.”
Delikanlı boş tabakları alıp hızla uzaklaşırken Ali açıklamaya çalıştı.
“Kusura bakmayın ama siz de gördünüz, oğlan, başkomiser lafını duyunca panikledi…”
“Siz de polissiniz değil mi?” diyen Mehmet’in sorusuyla yarıda kaldı yardımcımın gevelemesi.
“Evet.”
N’olmuş polissem havalarındaydı bizim kopuk.
“Ali Komiser, yardımcımdır,” dedim kabalığını yumuşatmak için. “Birlikte çalışıyoruz.”
Sıkıntıyla mırıldandı Mehmet.
“Anladım.” Görmüş geçirmiş bir adamın ağırbaşlılığı çökmüştü bakışlarına. “Şöyle izah edeyim Ali Komiserim. Sizin Kunta Kinte dediğiniz bu çocuklardan biri geçen yıl karakolda öldü. Sizinkiler adam silahı almaya çalıştı dediler, kaza dediler, ama Afrikalı göçmenler inanmadı bu açıklamalara. Onlar arkadaşlarının bilinçli olarak öldürüldüğünü düşünüyorlar. O sebepten polis lafını duyunca ürküyor zavallılar. Yoksa yasadışı bir işi yoktur Namadi’nin. Ben her türlü kefilim.”
Masanın tadı kaçmıştı, belki toparlarım umuduyla lafı yeniden Saltanat Süleyman’a getirdim.
“Sahi, şu bizim Süleyman nasıl oldu da böyle birden düştü? Ben görev yaparken şanı şöhreti yerindeydi.”
Sanki düşen kendisiymiş gibi derinden bir iç geçirdi Mehmet.
“Siz ayrılalı yedi yıl oldu Başkomiserim. Az mı? Öyle birdenbire de düşmedi zaten Süleyman.” Neyse, Mehmet yeniden havaya girmeye başlamıştı galiba. “Ağır ağır gitti saltanat, bizim Osmanlı’nın çöküşü gibi. Yaşlanınca, eski güç, kudret de kalmadı. Bir de vicdanı, merhameti olmayan yeniyetmeler çıkınca piyasaya…”
Yaptığı hatayı anlayan Ali de konunun değişmesinden ziyadesiyle memnun olmalı ki bir heves o da katıldı muhabbete.
“Eski kabadayılardandı değil mi Süleyman?”
“Tam onlardan, belki onların son temsilcisi… Elinde ne var ne yok, sağa sola dağıtır dururdu. Fakir babasına çıkmıştı adı. Biraz da o sebepten iflah olmadı ya.” bana döndü yeniden. “Siz daha iyi bilirsiniz o âlemi

Başkomiserim. O eski usul kabadayılar kayboldu. Yeniyetmeler de eski racona riayet etmez oldu. Vefayı, saygıyı, hürmeti unuttular.”
O âlemi iyi bildiğim doğruydu, ama Mehmet’le aynı fikirde değildik. Üstelik o eski kabadayıların, matah insanlarmış gibi ballandıra ballandıra anlatılmasından da nefret ederdim. Bu memlekette kıyıcı adama duyulan hayranlığı anlayabilmiş değilim. Zaten onlar hakkında anlatılanların nerdeyse hepsi palavraydı. Zenginden alıp yoksula dağıtmalar, cesaret gösterileri, büyük kahramanlıklar filan, çoğu yalandı. Zorla gasp ettiklerinin birazını dağıtsalar ne olur, dağıtmasalar ne olurdu?
“Eşkıyanın eskisi yenisi olmaz,” diyerek itiraz ettim. “İkisinin de yaptığı zorbalık değil mi? Artık bırakalım bu edebiyatı. Yumrukla, tabancayla, bıçakla sağlanan üstünlüğün saygı duyulacak nesi var? Güce değil, adalete itibar etmek lazım.”
Mehmet’in gözlerinde kuşkulu bir ifade belirdi.“Doğru da Başkomiserim, devlet adaletten uzaklaşınca bu eşkıyalar dolduruyor boşlukları.”
Söylediklerinde hiç haksız değildi. Biz kapıyı aralık bırakıyorduk, eşkıyalar da pervasızca dalıyorlardı içeriye.
“Nasıl olursa olsun,” dedim uzlaşmaz bir tavırla. “Bunlar yanlış işler Mehmet. Eskiden de yanlıştı, şimdi de yanlış. Asıl kahramanlık senin yaptığın. Kaç yıldır buradasın, kaç yıldır nafakanı şu küçük lokantadan çıkartıyorsun. İtin, uğursuzun, soysuzun arasında. Evet, delikanlılık diyorsanız tam da budur. Öteki yalan... İmrenilecek bir yanı da yok. Acınacak insanlar aslında. Hep korkuyla yaşarlar, hep ihanet beklentisiyle. Ya bir köşede öldürülürler ya elindeki paralarla gıllıgışsız yeni bir hayat kurmayı başarır, kendilerini değil, ama hiç değilse çocuklarını kurtarmayı becerirler ya da Süleyman gibi böyle rezil rüsva olurlar.”
Eliyle masaya üç kere vurdu Mehmet.
“Allah kimsenin başına vermesin, en kötüsü de Süleyman’ınki be Başkomiserim. Düşmanın elinden ölmenin bile bir şerefi, bir namusu var. Naciye öldüğünde muhtemelen sokaklarda yatacak.”
O anda aklıma geldi.
“Sahi ya, bu Süleyman’ın üç karısı daha yok muydu?”
Adeta oturduğu yerde zıpladı Ali.
“Yok artık, dört karısını birden mi satıyordu?”
Sessizce güldü Mehmet. Biz erkeklerdeki o hoyrat, alaycı gülüşlerden biri.
“Aslında öteki kadınlar karısı değildi. Kız Yahya’nın sermayeleriydi kadınlar. Kız Yahya’yı hatırladınız mı Başkomiserim? Küçük Bayram Sokak’ta genelev çalıştırırdı. Neyse işte, Kasımpaşalı Nebil tebelleş olmuş buna, kızları alacak elinden. O zaman devreye Süleyman girdi. Belli bir haraç karşılığında koruması oldu Yahya’nın. Fakat Kız Yahya Nişantaşı’nda bir kokain partisinde bıçaklanıp öldürülünce, kadınlar Süleyman’a kaldı. Bazıları kadınların gönüllü olarak geldiklerini söylüyor, bazıları da Süleyman’ın kadınları zorla tuttuğunu. Vebali söyleyenlerin boynuna, ama o zamanlar Süleyman’ın parlak yılları. Astığı astık, kestiği kestik. Sözleri kanun hükmünde kararname, ne dilerse anında yerine getiriliyor bu sokaklarda. Ama sonra Barbut İhsan bozdu fiyakasını bunun. Kavgaya çağırmış Süleyman’ı, bu da delikanlı ya, tek gitmiş. İhsan’la adamları, eşşek sudan gelinceye kadar dövmüşler bunu, arkada Süryani Kilisesi’nin orada. Fena korkutmuşlar gözünü. Yine de hemen düşmedi Süleyman. Barbut İhsan pis herif, ama içinde bir parça insanlık olmalı ki kadınları almadı elinden. Böylece dört sermayeli bir pezevenge dönüştü bizim Saltanat Süleyman. Ama rahat durmadı, gerçi rahat dursa da onu kendi haline bırakmazlardı ki... Neyse zaten Süleyman da kaşınıyordu, eski alışkanlığına döndü, yani kumara. Bir koyup on alacak ya, tabii tersi oldu. Bir gece yeşil masada dört karıyı da aldılar elinden. Ama Naciye’yi müşteri tutmaz diye Süleyman’a bıraktılar.”
“Barbut İhsan mı yaptı bu işi?” diye atıldı Ali.
Kırlaşmış, dalgalı saçlarla kaplı başını usulca salladı.
“Hayır, Kara Nizam… Daha doğrusu Nizam’ın bir çakalı var, o.”
Aynı isim döküldü ikizimizin de ağzından.
“Engin Akça mı?”
Yılların esnafı Mehmet bir şeyler döndüğünü anlamıştı.
“Siz nereden tanıyorsunuz Engin’i?” Açık kahverengi gözlerini bana dikti. “Sahi Başkomiserim, gecenin bu vaktinde ne işiniz var Beyoğlu’nda?”
Söylemenin ne sakıncası olacaktı ki?
“Engin’i öldürmüşler.”
Hiç şaşırmadı, sadece gürültüyle çekti burnunu.
“Su testisi su yolunda… Sonunda oldu demek.” Sanki anlamak ister gibi biraz sessiz kaldı. Sonra, hiç heyecan belirtisi göstermeden sordu: “Kim öldürmüş?”
“Belli değil. Sence kim?”
Masanın üzerine dayadığı ellerini aşağıya çekti.
“Herkes olabilir. Evet, Engin’i herkes öldürmüş olabilir. Barbut İhsan, kendi patronu Kara Nizam, hatta bizim Saltanat Süleyman ve daha bir sürü insan…”
“Çapkınmış, milletin karısına kızına sarkarmış.”
“Öyle derlerdi. Yakışıklı, küstah, vicdansız. Herkes çekinirdi ondan, herkes nefret ederdi. Ölünün arkasından konuşulmaz ama ben de sevmezdim. İtici bir şey vardı o herifte... Yüzü düzgün de. O mavi gözleri bir tuhaftı…”
“Ne zaman geldi Engin, Beyoğlu’na?”
Kirpiksiz gözkapaklarını açtı kapadı, gözleri boşlukta gitti geldi.“Bilmiyorum ki, bir iki senedir buralarda. Ama hep Kara Nizam’ın yanındaydı. Sağ kolu gibi. Bazıları Nizam’a karı kız buluyor derdi, olabilir de. Herif yakışıklı, altında son model araba.”
“Yalnız mı yaşıyordu?”
Dar alnı kırıştı.
“O kadarını bilmiyorum, ama son zamanlarda genç bir kızla görüyordum. Hiç öyle işleri konduramazsın, temiz yüzlü bir kız. Dersin bir melek.”
“Çilem mi?” diye atladı Ali.
“Yok, Çilem’i tanıyorum. Kara Nizam’la beraber o. Buraya da geldiler bir gece yarısı çorba içmeye. Dördü birlikte, yani Nizam, Çilem, Engin ve o kız… Belki o kızla birlikte yaşıyordur.”
“Tarlabaşı’nda oturuyormuş öyle mi?”
“Dolapdere’ye yakın… Bir keresinde hasta olmuştu bu, yemek göndertmişti Kara Nizam. Üç gün yemek taşımıştık, sabah akşam… Aşağıda Rum kilisesinin orada. Şu köhne binalardan birinde oturuyordu. Bir çıkmaz sokağın girişinde. Onu da anlamış değilim, çok daha iyi yerlerde yaşayabilirdi.”
Köhne bina deyince Tarlabaşı’ndaki inşaat faaliyeti geldi aklıma.
“Nizam’la ortaklık yapacaklarmış diye bir şey duyduk. Kentsel dönüşüm varmış burada.”
Omuzları düştü, neşesi kaçtı.
“Hiç sormayın Başkomiserim, her yeri yıkıyorlar, her şeyi altüst ediyorlar. Güya eski haline getireceklermiş. Milleti evinden barkından edecekler. Yakında bizi de atacaklar. Otuz yıllık kiracıyım şurada.” Umutla baktı yüzüme. “Sahi Başkomiserim, siz bir şey yapamaz mısınız?”
Meslek hayatım boyunca yüzlerce kez karşılaşmışımdır bu tür isteklerle. Üstelik bazıları bu kadar masum da değildir, ama haklı bile olsa bunlar benim boyumu fersah fersah aşacak meseleler.
“Biz ne yapabiliriz ki Mehmet?” dedim boynumu bükerek. “Biz basit birer devlet memuruyuz. Elimizden bir şey gelmez. Belediyeyle konuşsaydın, sana başka bir yer gösterirlerdi belki.”
Alt dudağını sarkıttı.
“Konuştuk Başkomiserim, olmuyor. Benim durumumda olan o kadar çok esnaf var ki. Hangi birine yetişelim diyorlar. Emir yukarıdan geliyormuş. Büyük komisyonlar dönüyormuş ortalıkta. Herkes buradan bir bina kapmanın peşinde. Sokağı blok blok kapatanlar bile var. Dizi oyuncuları, adlı sanlı zenginler, büyük otel sahipleri…”
Külbastı Mehmet’in hali fenaydı, ama benim de çözmem gereken bir cinayet vardı.
“Yani Engin’le Nizam da bu işe girmiş olabilir,” diye konuya döndüm. “Ortalıkta bu kadar çok para varsa.”
“Niye olmasın Başkomiserim. Herkesin iştahını kabartan para, Kara Nizam’ın da ilgisini çekmiş olabilir… Engin’i de yanına aldıysa… Belki de Engin çelmiştir aklını… En doğrusu Kara Nizam’la konuşmanız. Anlatırsa tabii…”

“Sen onu vurmasaydın o bizi vuracaktı”

Külbastı Mehmet’in lokantasından ayrıldığımızda mahşeri kalabalık epeyce azalmıştı. Caddede hâlâ arabalar olsa da o sıkış tıkış trafik son bulmuş, kaldırımlardaki insan kümeleri seyrelmişti. Kar yağmıyordu artık, sadece keskin bir ayaz. Belki de bu dondurucu soğuk kaçırmıştı sokaklardaki ateşli kalabalığı. Evet, eğlence bitmiş, şölen dağılmıştı, parlak kâğıttan şapkalar, yerlere saçılmış konfetiler, çiğnenmiş çiçekler, boş şişeler, yiyecek artıkları kalmıştı ortalıkta sadece. Birazdan sökün edecek çöpçüler, yılbaşı gecesinin son kanıtlarını da toplayınca, eski haline dönerdi bu yaşlı semt. Evet, artık yaşlanmıştı Beyoğlu. Üstelik güzel bir yaşlanma değildi bu. İnsanlar iyi bakmamışlardı ona, yabancı seyyahların bir zamanlar dünyanın en çekici kadını olarak tarif ettikleri bu benzersiz yerin, vakitsiz çökerek adeta bir acuzeye dönüşmesi için ellerinden geleni yapmışlardı. Ancak barbarlara yakışır bir açgözlülükle, yüzyıllık binalarını yıkmış, zarif sokaklarının canına okumuş, zaten küçük olan meydanlarını iğrenç apartmanlarla doldurmuşlardı. Hâlâ cazibesini koruması, bırakın korumayı, ayakta durması bile mucizeydi.
O tarihi binalardan artık eser miktarda kalmış olan Kalyoncukulluğu Caddesi’nin köşesindeki Beyoğlu Emniyeti’ne uğramadık bile. Adım gibi emindim ki içerisi zanlı kaynıyordu, bırakın meslektaşlarımızın bizimle ilgilenmesini, zavallıların başlarını kaşıyacak halleri bile yoktur. Kalyoncukulluğu’nun dik yokuşundan aşağıya vurduk. Külbastı Mehmet, maktulün kız arkadaşıyla aynı evde kalabileceği ihtimalinden bahsedince, kapısını çalıp şansımızı denemek istedik. Belki kız, cinayetin çözümünde işe yarar şeyler söyleyebilirdi. Aslında kitaba uygun davransaydık, savcılıktan izin almak gerekirdi, bu zaman kaybı demekti. Üstelik kızı bulursak maktulün evindeki eşyalara, belgelere de göz atma fırsatımız olacaktı ki bu da soruşturma için mücevher değerindeydi.
Beyoğlu’nun eski günlerinden kalma Aya Konstantin Kilisesi’nin arkasında yer alıyordu Engin’in yaşadığı yer. Keto’yla Musti eksiksiz tarif ettiklerinden değil, bu semtte görev yaparken Dolapdere’yi avucumun içi gibi öğrenmiş olduğumdan elimle koymuş gibi bulmuştum evin bulunduğu Kadın Çıkmazı’nı. Çok da berbat bir anım vardı bu Kalyoncukulluğu Caddesi’nde… Beyoğlu’nda göreve başladığımın ilk ayında, Kadın Çıkmazı’na dönen şu dirseğin karşısındaki Düğün Sokak’ta bir evi yakmışlardı, içinde genç bir kadın, bir adam ve iki küçük çocukla beraber. Adam torbacıydı, adı da Habib. Anadolu’dan gelmişti buraya. Sahipleri, kim bilir kaç yıl önce Yunanistan’a göç eden, o harabeye dönüşmüş binaya sığınmıştı. Önce ne iş bulursa yapmış, kıt kanaat geçinerek ailesinin karnını zor doyurmuştu. Sonra köşe başlarında dikilen saçları briyantinli oğlanları görmüş, bütün gün aylak aylak dolaşmalarına rağmen, bu kopillerin ceplerinin para dolu olmasına akıl sır erdirememişti. Ama anlaması çok sürmemişti. Evet, kolay para kazanmanın bir yolu vardı; esrar, hap, hatta eroin satmak. Parasızlıktan iflahı kesilen Habib hiç düşünmeden balıklama dalmıştı bu pis mesleğe. Bir süre mahalledeki aracıların mallarını satmıştı. Uyanıktı, sivil polisi gözünden anlıyordu, ayağına çevikti, karanlıkta bir görünüp bir kayboluyordu. Akşamları Dolapdere’nin orada, farları söndürülmüş otomobillerdeki müptelalara mal yetiştiremez olmuştu. Sonunda kendisinin de ailesinin de karnı doymaya başlamıştı, ama yetmedi. Biti biraz kanlanınca, neden aracıya para kaptırayım ki, diye düşündü, malı doğrudan almaya başladı. Ölümcül bir kuralı çiğniyordu, farkında değildi. Üstelik arkasında onu destekleyecek kimse de yoktu. Fakat cesurdu, gözü karaydı Habib. Bizim Saltanat Süleyman gibi iriyarıydı, dövüşmeyi biliyordu. Şahitlerin yazılı ifadesinde, “Allahıma, bileğime ve bir de bıçağıma güvenirim,” dediğinden bahsediliyordu. Zavallının, İstanbul’un göbeğindeki bu kara delikte başına gelebilecekler hakkında hiçbir fikri yoktu. Olsaydı daha ilk uyarıda çeker giderdi buralardan. Yapmadı, hatta aracı abilerin gönderdiği iki tıfıl oğlanı bir güzel sopalayıp yolladı. Çünkü palazlanmıştı, yavaş yavaş gelecek planları kurmaya başlamıştı. Belki de bu semtin en büyüğü kendisi olacaktı. Neden olmasın, bu işi yürüten o eciş bücüş, kara kuru adamlardan neyi eksikti? Dalyan gibi boyu, taşı sıksa suyunu çıkaracağı kuvvetiyle kısa sürede herkese korku salar, semtteki ticaretin başına otururdu. Ama olmadı, bir gece iki oğlu ve karısıyla birlikte cayır cayır yaktılar onu. Hem de tüm mahallelinin gözü önünde. Hem de çığlıkları yeri göğü tutmuşken. Evet, katillerin amacı evdeki herkesin ölmesiydi. Kimse dışarı çıkamasın diye, kapıları, pencereleri tellerle kapatmışlardı.
Biz yangın yerine vardığımızda, ev kapkara bir enkaza dönüşmüştü. Habib’in kömürleşmiş cesedini salonun kapısında bulduk, elinde sımsıkı tuttuğu bıçağıyla. Karısı ise yatak odasındaydı; iki oğlunun küçük bedenlerine karışmıştı cesedi. Mahalleden bir kişi bile doğruyu söylemedi. Hepsi ağız birliği etmişçesine kan davasından bahsediyordu. Zorladık ama hiçbir sonuç alamadık. Gerçeği altı ay sonra öğrendik, uyuşturucu çetesine sızan bir narkotikçinin raporundan. Ama yeterli delil olmadığı için, hiçbir zaman Habib’in katillerini yakalayamadık. İşte o günlerde, bu yokuşta defalarca inip çıktığım için, hiç zor olmamıştı bu gece “Kadın Çıkmazı”nı bulmak.
Çıkmazın girişine geldiğimizde, bir gölge kayar gibi oldu. Emin olamadım, belki de yanılıyordum, çünkü ışık namına sadece karın aydınlığı vardı sokakta. Köşe bucak, dikkatle taradım güdük sokağı; yok, kimse yoktu. Muhtemelen yorgun gözlerim bana böyle bir oyun oynamıştı. Ayakkabısının altına yapışan karı temizlerken biraz geride kalan Ali de yetişti nihayet. Duvarda kırmızı üzerine beyaz kabartmalı harflerle “Kadın Çıkmazı” yazan metal tabelanın önünde durdu.
“Herifin kaldığı yer de ilginçmiş,” diye mırıldandı yorgun bir neşeyle. “Sen zamparanın önde gideni ol, sonra gel Kadın Çıkmazı’nda otur.”
Komikti gerçekten, ama bakışlarım Engin’in oturduğu bir numaralı binaya takılmıştı. Tarlabaşı’nın üç katlı, tipik Rum mimarisine göre yapılmış binalarından biri. Kapıya doğru yaklaşınca irkildim. Dört basamaklı taş bir merdivenle çıkılan ahşap kapı aralık mıydı, yoksa alacakaranlıkta bana mı öyle geliyordu? Zemine baktım; beyaz karların üzerinde, bir çift, iri ayak izinin binaya doğru uzandığını gördüm. Taze izler… Ayakkabıların oluşturduğu boşlukların içinde tek bir kar tanesi bile yoktu. İzlerin sahibi, şimdi girmiş olmalıydı içeri. Demek ki az önce gördüğüm gölge gerçekti. Belki de birilerinin geldiğini fark etmiş, paniğe kapılıp kapıyı bile kapatamamıştı. Ve daha ilginci ayak izleri bariz şekilde bir erkeğe aitti. Yoksa Engin’in katiline mi? Ama bu çok saçmaydı. Bazı katillerin cinayet mahalline döndüğü bilinen hakikattir, ama fail, öldürdüğü adamın evini ziyaret ediyorsa ya aptalın dik âlâsıydı ya da ortadan kaldırmak zorunda olduğu bir delil vardı.
“Kapı aralık,” diye fısıldadı yardımcım. Ayak izlerini o da fark etmişti. “İçerde biri var.”
Bir an göz göze geldik, sonra yılların kazandırdığı bir alışkanlıkla hiç konuşmadan, silahlarımızı çıkarıp sessizce namlularına mermi sürdük. Tabancalar ellerimizde, pozisyon alıp temkinli adımlarla binanın kapısına yaklaştık. Hem kapıyı hem de karanlık pencereleri kolluyorduk, ama ne yarı yarıya aralık kapıda bir hareket ne de ardına kadar çekilmiş koyu perdelerde bir ışık vardı. Ali kapının sağına, ben ise soluna geçip, duvara sırtımızı dayadık. Ses seda yoktu, sadece karın o belli belirsiz çıtırtısı. Ali, her zamanki sabırsızlığıyla, ben giriyorum diye ardı ardına işaret ediyordu. Boştaki elimle bekle mesajı verdikten sonra, kapıyı usulca ittim. Bizi sinir etmek istercesine gıcırdayarak içeri doğru açıldı. Silahlarımızı ellerimizde tarttık, dikkat kesilerek içeriyi dinledik. Yok, ne bir hareket ne de bir ses… Yanılmış mıydık yoksa? Artık tahammül sınırının sonuna gelen Ali, onay filan beklemeden usulca süzüldü kapıdan. Daha bedeninin yarısı dışarıdayken koptu kıyamet. Biri ardı ardına basıyordu tetiğe.
“Ali geri çekil,” diye bağırdım, ama bizim deli bozuk içeriye balıklama dalmıştı. Beş el silah sesi saydım. Son iki patlama bizim maceraperestin silahındandı. Ve yüreğimi ağzıma getiren küçük bir haykırış: “Ah!” Ardından büyük bir patırtı. Biri yere düşmüş olmalıydı. Sonra sessizlik… Ali mi? Hiç düşünmeden daldım içeriye. Karanlık, dışarıdaki kar aydınlığından sonra içerisi zifiri karanlıktı. Kesif bir barut kokusu genzimi yaktı. Silahımı körlemeye oraya buraya tutup duruyordum, eğer vurulan Ali’yse içerdeki adamın kurşunlarını üzerime yağdırması an meselesiydi.
“Buradayım Başkomiserim,” diyen Ali paniğimi azalttı. “Buradayım, sol tarafınızda.”
Sonunda seçebilmiştim yardımcımı, uzandığı eşikte silahını bir noktaya kilitlemiş öylece yatıyordu.
“Ali, bir şeyin yok değil mi?”
“Yok Başkomiserim, ben iyiyim...”
Demek vurulan ötekiydi. Karanlığa alışan gözlerim kapının açık kanadının sürtündüğü duvarda bir elektrik düğmesi aradı. İşte oradaydı. Eski usul düğmelerdendi, basmalı değil, çevirmeli. Sarı ışık, ürke korka aydınlattı içeriyi. Üst kata çıkan merdivenlerin önüne yığılmış bir karaltı çarptı gözüme. Fare tüyü renginde bir kumaş yığını. Ama bu tüylü yığının altından kıpkızıl bir kan, sarı muşambaya yayılıyordu. Usulca karaltıya yaklaştım. Her adımda muşambanın altındaki tahta zemin acı çekiyormuşçasına inliyordu. Ali’nin vurduğu adam artık nasıl düştüyse, yerde dertop olmuş, koyu kül rengi kabanı da bütün bedenini örtmüştü. Kıpırtısızdı, ama güvenmek olmazdı, silahımı üzerinden ayırmadan sol elimle kabanını usulca çektim. Secdeye kapanmış gibiydi, ama yere alnı değil, yüzünün sağ tarafı gelmişti. Kıvırcık saçlıydı, genç, kırışıksız bir alnı, ardına kadar açılmış kestane rengi gözleri vardı, aralanmış ince dudakların arasında sigaradan sararmış çarpık dişleri görünüyordu. Sağ elinin hemen ilerisinde Glock marka bir tabanca duruyordu. Hareketsiz bedeninin altından yayılan kırmızı ırmak, suikast silahına doğru uzanıyordu. Glock’u ayağımla itelerken sordu Ali.
“Ölmüş mü?”
Sesi boğuklaşmıştı, ama hâlâ silahı yerde yatan adama çevriliydi. Sağ elimin iki parmağını, adamın sol bileğinin üzerine koydum, nabız yoktu.
“Galiba ölmüş.”
Ali bakışlarını yere kapaklanan adamdan alamıyordu. O kavgacı, atak polisin yerinde yeller esiyordu.
“Senin kabahatin değil,” dedim, ki gerçekten de öyleydi. “Önce o ateş açtı.”
Duymamıştı beni. Yerdeki adama bakmayı sürdürüyordu öylece. Halbuki daha önce de sayısız çatışmaya girmiş, adam vurmuştu. Ama kolay değildi, bir insanın canını almak. Karşınızdaki kim olursa olsun, ne kadar haklı olursanız olun, birini öldürmek, dünyanın bütün yükünü sırtlamak demekti. “Tanrıdan rol çalmak,” derdi eski bir arkadaşım. “Birini öldürmenin anlamı budur.” Çaldığı rolün sonuçlarıyla yüzleşiyordu yardımcım.
“Ali… Ali evladım, iyi misin?”
Yine ses çıkmadı, iri iri açılmış gözleri hâlâ döktüğü kanda yüzüyordu.
“Ali ne oluyor?”
Karşısına geçmiştim, ama beni görmüyordu. Omuzlarından tutup sarstım.
“Ali, kendine gel.”
İrkildi.
“Ne?”
Gözlerinin derinliklerindeki pişmanlık seyreldi, ama dağılmadı.
“Başka çaren yoktu. Sen onu vurmasaydın o bizi vuracaktı.”
Yutkundu, gözkapaklarını kırpıştırdı, derin bir nefes alıp silahını kemerinin arasına soktu.
“Haklısınız Başkomiserim,” dedi boğukluğunu yitirmeyen bir sesle. “Ben onu vurmasaydım o bizi vuracaktı…”

0
3048
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle