25 HAZİRAN, ÇARŞAMBA, 2014

Batırfılay

“Sayfalarımızda Şiir”de Hakan Savlı…

Batırfılay

Batırfılay

Laos’a kalkan bir otobüs
peronda Ping-Buri’li bir kız
‘beni unutma’ dedim, bir kuğu gibi,
boynunu büküp
dedi ki ‘ay batırfılay, yu batırfılay’

ona baktım
ona baska bir pencereden
baktım yavaşça...

kimse demedi ki bana, ayrılığın
Çin’in ardındaki dağlardan geldiğini
sokaklar ipek satan kadınlarla
sandallar... kuş yumurtalarıyla doluydu

kimse demedi ki bana, ayrılığın
göktaşlarından daha eski
orkidelerden daha güzel olduğunu
ben uyurken kır saçlarımı
okşadığını gizlice...

şafak sökene dek bağırdı iguanalar…
uyuduk… korkunca elimi tuttun
bir fener alayında kaybolmuşuz sanki biz…
bir kaval sesi… seviştik… yani elini tuttum
peronda sıcak bir muson yağmuru…
son bir kez… Fay… sana baktım

sana başka bir pencereden
baktım yavaşça

uzak bir evrende
elleriyle anlaşan iki dilsiz

beyaz perdede iki zamansız hayal…

‘Fay batırfılay… may batırfılay’

Katır

Cesetlerini kendi dağlarından gelen adamlar topladı,
Çoğu parçalanmıştı bedenlerin. Fazla gelen on katırı geride bıraktılar.
Yaşlı, güçsüz katırlar, bir süre daha mezrada yayıldılar.
Yıldızların, ıssızlığın altında birbirlerine yaklaştılar.
O katırlar, denizi hiç görmemiş, dalgaları
dinlememiş…Dağ ateşi,
karşı tepelerdeki kervanın ateşiyle selamlaşır gibi,
büyülü bir andı, kimse ölmemiş gibi…

İkinci günün sabahı sise karışan katırların yanında susan insanlar
yasa doğru yürüdüler keçiyolunda , ağıtların boğuntusuna, ayaklarının altında kayganlaşan
çamurun içinden, katırların uyumuyla bütünleşen kımıltılardaki gömük yakarışa.
Sonra, sondan bir önceki katır, kayarak, tepeden dereye doğru yuvarlandı…
Peşisıra, bilinmez bir dilde konuşarak, tepeden dere kıyısına doğru indi adam
köklere tutunarak, küfrederek
kaburgaları kırılmış, can çekişiyordu hayvan,
yukardan ip saldılar, ceset torbalarını çektiler gün ışığında göğe bir eski
emanet gibi dikkatle ve korkuyla… sonra ipi adama saldılar
ama o gelmiyorum dedi
bir süre ısrar etti yukarıdakiler, sonra, uzaklaştı kervan…
Ve adam, katırının başını kucağına aldı, anlattı
yalnızca ikisinin bildiği pınarları , birlikte büyüdükleri geçitleri, kayaları
züleyhaların gecesini, şifalı otları, yılanların sultanını, insanların hasını
cerenlerle dolaşan evliyaları…
ikindi üstü, hırıltılar kesilip dinince hayvanın yüreği
yularından tuttu
ikisi, yukardaki keçi yolundan
bir uzak kiraz ağaçlarına gitti.

Derenin kıyısında otların ezildiği yerde
ilkyazla kavrulan kemiklerin yanıbaşında
bir iplik parçası var, bir urgan artığı şimdi… lir

ne metaldir ne tel, aynı onun gibi, o iplik
bir rüyadan artakaldı, aslında kar
suyu süzen güneşin belleğinde
bir lir sesi, eflatun sarkıt
uykusunda, yavaşça parçalanıyor barajlar,
köyler, kuşlar dağılıyor göğe
göğün sonsuz olduğunu sanmıştı katır
aynayı ölümsüz kılan şeymiş ışık
sümbül, lir ve iplikten yeşeriyor
yanındayım, korkma artık.

Kör Bir Kuş

Kar dinince gelirdi yağız atların
çektiği bir arabayla, arabanın sarı gaz lambaları
pırıldardı uzaktan… derindir zaman
ve incecik bir sınır vardır geceyle karanlık arasında…
şehir dışına doğru kırbacın sesi
arabacı dua ederdi: tekerlekler kırılmasın
ve notalar (notalar mı?) evet notalar
soğuk hanlardan, kar kaplı dağlardan,
gümüş tabakalardaki kabartma öykülerden
topladığı notalar
saçılmış kalırdı arabanın ardında.

O tekerlek izleri kurudular.

Yaz gelince
kör bir kuş buldu çocuk.
çocuk için: yaralı müzik
kuş için: bilinmez bir avuç…
işte bu gece, ikimiz.

Ölümün Sakin Resimlerine

rüzgar büyük evin pencerelerine vurdukça, titredikçe camlar
denizdibinde görülen bir rüya ürpertiyor pervazları
ruhlar iyidir, kardeşlerimizin ruhları
korkunun eşiğinden, ölümün sakin resimlerine
anılardan kapılar açıp, boşluktan korur bizi
rüzgar, ne bir panjur ne yarı açık bir kapı
bulamamış olmalı...bırak, dinle...zifiri karanlık
geçitler açıyor şimdi
rüzgar kavuşuyor dalgaların tanrıyla konuşmasına
açık bir şarkıymış ölüm
bahçesinde ışıklarda yılanbalıkları oynarmış
farklı parçalara bölünmüş çocuklarmış ruhlarımız
soylu ve ikiyüzlü, maskara ve tanrı
ölümün lehçesinde aksak bir beyazlık varmış
ve mavi bir aksaklıkla karışmışlar rüyada...

rüzgar karıştıracak ruhlarımızı

kimsesiz, yitik, yiğit ve yaralı
bir ruhumuz olacak, ilk gün ki gibi
kardeş ve kızıl, dost ve sevdalı.

Hakan Savlı, 4 Mayıs 1965'te Ankara'da doğdu. İskenderun'da büyüdü.  Samsun Tıp Fakültesi'nden 1989'da tıp doktoru olarak mezun oldu. 1991 yılında İstanbul Üniversitesi Onkoloji enstitüsünde onkolojik genetik doktorasına başladı. 1992-1993 yıllarında önce Londra Üniversitesi Royal Marsden Hastanesi'nde, sonra aynı üniversiteye bağlı King's College Hematoloji Laboratuvarlarında çalıştı. Londra'daki yılları ilk kitabı Unutulmuş Çocukluk Eskizleri'nin (Bilyi Yayınları, 1995) yazılmasına zemin hazırladı ve bu kitabının aldığı adı yazın çevrelerinde duyuldu. 1995 yılında Helsinki Üniversitesi Transplantasyon Laboratuvarı'nda Kemik İliği Transplantasyonu Araştırma Ekibine katıldı. Bu dönem boyunca yaşadığı Kuzey Avrupa günlerinin şiirlerini Köpükler (Adam Yayınları, 1996) adlı kitabında topladı. 1997 yılında Sanşo Panza'nın Ölümü (Adam Y) ve 2000 yılında Go Dersleri-Sonsuzluğa Yeni Başlayanlar İçin adlı kitapları (Adam Y) yayımlandı. Bu kitabıyla 2001 Behçet Necatigil Şiir Ödülü'ne değer görüldü. 1999 yılı Eylül ayından bu yana Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde öğretim üyesidir. Halen üniversitede dersler vermekte ve Finlandiya'da lösemi genetiği konusunda post doktoral çalışmalarını sürdürmektedir. Şiirleri çok sayıda dergide yayımlanan Hakan Savlı'nın altı  şiir kitabı var. Yapıtları : Unutulmuş Çocukluk Eskizleri, Köpükler, Sanşo Panza'nın Ölümü Go Dersleri, Yalnızca Müzik için, Turuncu. 

0
1634
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle