02 ŞUBAT, PAZARTESİ, 2015

Anadil, Yaban(cı) Dil

Zaman içinde kendim de tartmaya çalışmışımdır, farklı örnekler üzerinden: Her yabancı dil kültürel düzlemde ufuk açarken, yazı(n)sal düzlemde kazanımlar ve kayıplar görülebiliyor muydu?

Enis Batur yazdı…

Anadil, Yaban(cı) Dil

Yarıdan çoğu çift sıra düzenindeki kitaplığımda, arkaya geçen kitaplar ister istemez üvey evlât kategorisine giriyor. Bir t/arama seansında, arkada bir uca sıkışmış kara ciltli, sırt yazısı neredeyse silinmiş bir kitabı elime aldığım an önce zaman tüneline daldım, hemen ardından ikinci bir koridora — nereden nereye, bir kıvılcım çaktı:

Sözkonusu kitap, Maurice Merleau-Ponty’nin Humanisme et Terreur başlıklı, Koestler’in Sıfır ve Sonsuz’una diklenen polemik yapıtıydı: 1973-74 ders yılında. Sorbonne’da yazdığım iki “dönem ödevi”nden (ötekisi Lévi-Strauss’un Hısımlığın Temel Yapıları üzerineydi) biri bu çatışmaya odaklanmıştı. O çalışmaları, tıpkı benzerleri gibi, saklamadım.

“Benzerleri”, buradaki asıl konum.


*

Ana dilinde değil de, yabancı dil ağırlık eğitim kurumlarında öğrenim görmüş pek çok yazarımız, aydınımız gibi benim de deneyim depomda bu durumun önemlice bir yeri oldu. Üstelik, çifte kavrulmuş sayılması gerekenler arasındayım: On yılı aşkın bir süre bir yabancı dilde, yaklaşık bir buçuk yıl boyunca ikinci bir yabancı dilde yazma deneyimi geçirdim — bu iki dilde okurluk serüvenim 45 yıldır sürüyor ayrıca.

Şüphesiz, bu yazma deneyiminin yazınsal boyutu oldukça sınırlıydı. Tek tük şiiri, tek tük düzyazı ürünü ayırırsam, genelde eğitim alanının zorunlu kıldığı ürünlerdi: Dönem ödevleri ve “tahrir” çalışmalarıyla başlayan, yakın çevremdekilerin bitirme ya da lisans tezlerinin kısmen ya da bütünüyle yazılmasına dek giden bir çizgi.

O parantez 1977 yılında kapandığında, kendi yazı dünyama dalalı yaklaşık yedi yıl olmuştu. Dönemi geniş çapta yurtdışında geçirmiş, sözlü ve yazılı çeviri çalışmaları yapmak durumunda kalmış, her iki yabancı dilde iş ortamlarında aylarını geçirmiş, buna karşılık yazı masamda anadilimi kullanmıştım. Yazdıklarıma, yaşama koşullarımın dayattığı getiri ve götürülerin sızmaması düşünülemezdi.

Onlar, dönemin içindeyken, tezgâhı kuşatan savaş alanlarından birini oluşturmuştu. Dostum ve ustam Bilge Karasu, şiirlerimi ve düzyazılarımı her okuyuşunda, son derece tartımlı biçimde uyarılarda bulunurdu. Tartımlılığı şu açıdan önem taşıyordu: ‘Getiri’ ve ‘götürü’ dedim ya, yabancı dillerden anadilime geçiş yapan özelliklerin bir bölüğü beni Türkçenin doğasından uzaklaştırıyor, bir bölüğüyse kendi dilime özgün açılım noktaları yaratabiliyordu — yolda birini ötekinden ayırmayı öğrenecektim. 

Pilar Franco Borrell

Pilar Franco Borrell

Dönemin kalan ürünlerini sıralıyorum önüme: Nil, İblise Göre İncil, Tuğralar’ın ilk yarısı, Ayna, Eleştirel Bir Yöntem için Alıştırmalar… Yabancılık ile yabanıllık arasına gerili bir sırat köprüsü.

Dönemin dışından, şimdi baktığımda, şüphesiz “dönüş” sonrası yaşadığım değişimin yazdıklarıma ne denli hızlı yansıdığını görüyorum: Tuğralar’ın ikinci yarısında, Kandil’de, Tahta Troya’da yalnızca kültürel odaklanma coğrafyası mı, dil(im) de enikonu yörünge değiştirmiş. Götürülerin oranı doğal olarak düşecekti, “dönüş” sonrası —  getiriler içselleşmiş miydi?

Zaman içinde kendim de tartmaya çalışmışımdır, farklı örnekler üzerinden: Her yabancı dil kültürel düzlemde ufuk açarken, yazı(n)sal düzlemde kazanımlar ve kayıplar görülebiliyor muydu?

İngilizceyle ilişkileri Baudelaire’de ve Mallarmé’de, Fransızcayla ilişkileri Eliot’ta ve Beckett’te ya da Almanca yazmayı bırakmayan Celan’da, İspanyolca yazmayı bırakmayan Cortazar’da (ki Fransızca da yazmıştı) ve Borges’de (ki İngilizce de yazmıştı) ortaya çıkan tablo kazanımların ağır bastığını kanıtlıyordu. Hayır: Hiç yabancı dil bilmemenin yazınsal düzlemde olumsuz bir etkisinden söz edilemezdi, olsa olsa kültürel düzlemde bir eksikliğe yol açacağı ileri sürülebilirdi. Şu var: Dağlarca’nın bile yabancı dil öğrenmediği için yakındığı göze çarpar. Çünkü dil, onun dünyasında her şeyin başı ve sonu olmuştur.

Gençlik -sayılabilecek- dönemimde yabancı dil “ortam”ında yaşamış olmamın sonuçlarını, bir de olgunluk -sayılabilecek- dönemimde yaşamakta olduklarımla karşılaştırma olanağım doğdu: Yedi yıldır, 2007’den başlayarak, bir tür yarı yarıya düzen kurdum, yılın yaklaşık yarısını yurtdışında geçirerek; gözlemlerim birikti ya, yorum için belki erkendir.

Şu yaşta, şunca masa başı deneyiminin ardından, böylesi bir yarılma anadil kullanımı bağlamında olsa olsa küçük etkilenme payları yaratıyorsa yaratıyordur. Şüphesiz, bir iki kez değindim, ufuk değişimi doğal sonuçlar üretiyor: Burada diyelim Cenap etrafında dolaşırken, orada diyelim Oskar Panizza’ya yaklaşıyorsunuz — tam bir kural olmasa bile, işin içinde. Buna karşılık, ama orada yazıyor olun ama burada, asıl oturduğunuz yer anadiliniz. Beyni bir kaçamak sahası açmıyor mu kişiye, yabancı dil ortamında yaşarken, nasıl açmasın? Gelgelelim, masamıza pek ender sızıyor oradan sökün edenler. “Çift dil” konusuna daha önce (bkz. PP) girmiştim; alabildiğine farklı bir durum yaşanıyor o geçitte; benimkisi altı üstü bir yabancı dildir ve hâkimiyetimin sınırları vardır: Onunla düşünmem ve düşlemem. 

0
1648
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle