25 ARALIK, PAZARTESİ, 2023

Ölüm ve Kalıcılık Odağında

Ahmet Rüstem Ekici ve Hakan Sorar ile ilk ortak sergileri “Rest in Pieces” odağında sergi yaratım süreci, hikâyesi, kullandıkları teknikler üzerinden merak ettiklerimizi konuştuk.

Ölüm ve Kalıcılık Odağında

Ahmet Rüstem Ekici ile Hakan Sorar’ın “Rest in Pieces” isimli ilk ortak sergisi Bilsart ve Monoco ev sahipliğinde izleyiciyle buluştu. Arkeolojik verilerin ve yüzeylerinin hikâye anlatım biçimlerinden ilhamla oluşmuş kurgusal bir yolculuk olarak tanımlanan sergi, 30 Aralık’a dek ziyaret edilebilir.

Sevgili Ahmet ve Hakan, öncelikle hepimize iyi gelen, farklı ve yaratıcı, ilham verici işler görme ihtimalimizin bitmediğini hatırlatan bu sergi için ikinize de teşekkür ederek başlamak isterim.

Birlikte üretme pratiğinize alışkınız ancak “Rest in Pieces” ilk ortak serginiz. Ortak bir sergi açmak size nasıl hissettirdi, nasıl bir süreçti?

Birbirimizin çalışmalarına hem fikir aşamasında hem de oluşum sürecinde yardımcı oluyor beraber geliştiriyorduk. Bir yandan sürekli gelişen araçların hepsini tek başımıza öğrenmemiz mümkün değildi ve böylece kimi zaman ikiye bölünerek aynı işin farklı noktalarını tamamlıyorduk. Uzun yıllardır beraber yaşamanın getirdiği avantajla birbirimizin sınırlarını ve sızabileceğimiz alanları iyi kavradık. Ortak sergi üzerine çalışırken bu güç birliği kimi zaman motivasyon konusunda kimi zaman oluşum aşamasını kolaylaştırmada fayda sağladı. Bu sürece önce okumalarla başladık. Ardından saha çalışmaları, üzerine çalıştığımız kavramı şekillendirebileceğimiz en doğru malzeme ve araçların peşine düştük. Bu önemli bir eleme süreci. Çünkü ucu dijitale dokunan araçlara ek olarak materyalin doğası ile bağ kurmamız gereken durumlar vardı. Süreçte çok fazla atölye çalışması gerçekleştirdik. İznik’te Adil Can Nursan- Cem Güven atölyesi, Adana’da Kesra Mansuri İnana Abdelli atölyesi, İstanbul’da Asena Kumsal Şen Bayram’ın İTÜ'de yürütücüsü olduğu Mimarlıkta Dijital Fabrikasyon ve Prototipleme Yüksek Lisans dersi eserlerin oluşumu için önemli alanlardı. Birbirinden değerli insanların da elinin değdiği, metinler yazdığı bol sesli bir sergiye dönüştü.

Fotoğraf: Deniz Tapkan Cengiz

Sergi bizi kurgusal bir dünyaya götürüyor. Arkeolojik verilerin ve yüzeylerin içinde buluyoruz kendimizi. Tema Kütahya’ya dek uzanan çok katmanlı bir yolculuğa dayanıyor. Hikâye nerede ve nasıl başladı, biraz bahsetmek ister misiniz?

Daha önce ortak ürettiğimiz çalışmaların çoğunda arkeolojik izler vardı. Hatta ilk duo üretimimiz Fırat Arapoğlu, Gary Sansgter eş küratörlüğünde 10.500 yıla uzanan Aşıklı Höyük’ten ilhamla ortaya çıkan “Kazı İzleri” sergisiydi. Burada Prof. Dr. Mihriban Özbaşaran’ın bir makalesinden ilhamla figürinler üzerine bakış açıları geliştirmeye çalışmıştık. Duo sergimiz kesinleşince iki yıl önce edindiğimiz bir kaynak olan Arkeoloji ve Sanat dergisinin kapağında gördüğümüz bir nesne çok dikkatimizi çekti. Kütahya’nın Domaniç ilçesinde her mart-mayıs ayları arasında bir göç yolculuğu yaşanıyor. Kurbağalar kış uykusundan uyanır uyanmaz dişi olan kurbağalar sırtlarında erkek olan kurbağaları taşıyarak Topuk Tabiat parkı ve Palazoğlu Göleti’ne doğru bir yolculuğa çıkıyorlar. Bu yolculuk sırasında bir karayolu geçmek zorunda kaldıkları için çoğu ölüyor. Günümüzde yaşanan bu ilginç göç bizi buraya oldukça yakın mesafede konumlanan Seyitömer Höyük’te 5000 yıl önce bu olayı gözlemlemeden ilhamla oluştuğu düşünülen ritonlar. Kısaca günümüzde gözlemlenen bu olay belki de 5000 yıl önceki insanlar tarafından da gözlemlenip bir ilham konusu oldular ve bizi skeomorfizm üzerine okumalara yönlendirdiler. Bu nesneden ilhamla biz birbirimizi nasıl taşıyoruz, bu nasıl bir yolculuk ve bu yolculuk sırasında ve sonrasında tıpkı kurbağalar gibi biz buradayız diyebilir miyiz? Bu sorular bizi çok fazla katmanla buluşturdu. İlk katman bir ötekilik durumuydu. Bölge çevresinde defalarca gezmemize rağmen bir tabela ile karşılaşmadık. İnek tabelası vardı ama bir kurbağa tabelası yoktu. Canınıza ve malınıza zarar verebilecek bir büyüklükte olmanın tabela değeri vardı oysa bir kurbağa iseniz ezip geçilebilir ve yok sayılabilirsiniz. İkinci katman ise gündelik kaygı ile üretilmiş bir nesnenin günümüzde arkeolojik nesne kimliği ile tanımlanması dönüşümün altını çizen başka bir durumdu. Günümüzde müzeler ne sergiliyor kimlerin kalıntılarını deneyimliyoruz sorusu üzerinden de müzeyi taklit eden kurgusal bir varoluş hikâyesi kurguladık. Yapay zekâ araçları ile düşüncelerimizin kelimelere kelimelerin ise sese, şiire, videoya, imaja, 3B nesneye dönüştüğü bir çoklu düzlemde hareket ettik. Böylece huzur içinde uyunması gereken mekânların en çok yağmalandığı parçalara ayrıldığı ve parçaların da peşine düşen arkeoloji bilimi ile kesiştiği noktada lahitler, mezar taşları, ölü maskları gibi kalıntıları ile günümüz teknolojileri oluşturmanın peşine düştük.

Fotoğraf: Deniz Tapkan Cengiz

Geçmiş üretimlerinizden mekân ve beden arasında kurduğunuz farklı ilişki biçimlerine alışığız. Ancak bu sergide merkeze ölüm ve kalıcılığı alıyorsunuz ve bu ikiliği iz bırakmak üzerinden irdeliyorsunuz. Bu temayı ele alış şeklinizi ve üretimlerinize nasıl yansıdığını anlatabilir misiniz?

Bu sergide, geçmiş üretimlerimizde mekân ve beden ilişkisinden farklı olarak, ölüm ve kalıcılık temasını merkeze alıyoruz. Bu temayı, doğadaki çoğu canlının ihtiyaca yönelik bırakabileceği izler üzerinden ele alıyoruz. Bu izler, doğada kimi zaman bir balığın çiftleşme sürecinde kuma bırakabileceği desenler, kimi zaman ise kokular şeklinde karşımıza çıkabilir. İnsanlık olarak malzemeyi keşfettik, dönüştürdük ve geliştirdik. Mimaride, nesiller boyunca sürekliliği olan malzemeleri tercih ediyoruz ve bu tercihin sonuçlarını deneyimliyoruz.

Bu süreçte, geçmişten günümüze ulaşan yapıların ve nesnelerin, kalıcılık ve iz bırakma kaygısıyla korunmuş bilgiler olduğunu görüyoruz. Sergimizde bu fikir, “Varlığımızı nasıl ispatlayabiliriz?” ve “Yok sayıldığımızda sessizce var olabilir miyiz?” gibi sorularla ele alınıyor. Bu sorular, eserlerimizde malzemenin, formun ve tasarımın ötesine geçerek, insan varlığının ve etkisinin anlamını sorgulamamıza yol açıyor. İz bırakma, varlık ispatı ve kalıcılık, sergimizin temel motiflerini oluşturuyor ve bu temalar, eserlerimizin her birinde farklı şekillerde yansıtılıyor.

​Özellikle sergimizdeki lahit çalışması, ölüm ve kalıcılık temasını somut bir şekilde ele alırken, aynı zamanda beden ve mimari arasındaki ilişkiyi de öne çıkarıyor. Lahitler, bedenin son istirahat yeri olarak hem fiziksel hem de metaforik bir sığınak işlevi görür ve beden ile mimari arasında derin bir bağ kurar. Bu çalışma, bedenin korunması ve onurlandırılmasının yanı sıra mimarinin insan deneyimi üzerindeki etkisini ve insanlık tarihinin tasarım üzerinden nasıl okunabileceğini de gösteriyor. Mask ve mühür çalışmalarımız ise kişisel ve toplumsal kimliklerin kalıcılığını ve bu kimliklerin nasıl iz bıraktığını araştırırken Anadolu’da binlerce yıldır şekillendirilen çamur, günümüz teknolojisi 3B ile çamur baskı olarak karşımıza çıkıyor. Masklar, bireysel ve kolektif kimliklerin, dış dünyaya nasıl yansıtıldığını ve algılandığını sorgularken; mühürler, insan varlığının ve etkinliklerinin tarihe nasıl kazınabileceğini gösteriyor. Bu eserler, iz bırakma ve kalıcılığın çok boyutlu doğasını yansıtarak sergimizin ana temalarını güçlendiriyor.

Kurbağaların üreme yolculuğundan ilhamla yaptığınız şiirsel üretimler adeta bizi hiç bilmediğimiz bir yılın, dünyanın arkeolojik verileriyle baş başa bırakıyor. Sizce hangi yıllar ve bölgede olabiliriz?

İlham noktamız olan kurbağa biçimli ritonlar Seyitömer Höyük’te bulundular ve ortalama 5000 yıla tarihlendiriliyorlar. Seyitömer Höyük neolitik döneme kadar uzanan en çok erken tunç çağından izler bulunduran bir arkeolojik alan. Bu yaz çalıştığımız Kütahya Tavşanlı Höyük’te aynı şekilde sergimize şekil verirken çok ilham verdi ve Prof. Dr. Erkan Fidan ile Tavşanlı Höyük Kazı Evi’nde gönüllü olarak çalışma şansı elde ettik. Buradaki sohbetlerimizde de kafamızda bir tarihi veya medeniyeti direkt olarak aktarmayan mimikleyen bir anlatının peşine düştük. Bu nedenle bu sergi ihtimalleri ile paleolitik dönemden günümüze ve geleceğin arkeolojisine işaret ediyor.

Fotoğraf: Deniz Tapkan Cengiz​

Skeomorfizm sergi eksenindeki bir diğer ilham noktanız. Yeni teknolojilerde eski tasarım özelliklerinin kullanılmasını ifade eden bu kelime arkeolojide ise eski malzeme ve tasarım formlarının yeni tekniklerle yeniden yaratılmasını ifade ediyor. Sizin de bu yöntemi denediğiniz ve bize deneyimlettiğinizi söyleyebilir miyiz?

Skeomorfizm arkeolojinin bir konusu olabildiği gibi günümüz dijital araçları ve arayüz tasarımında oldukça tartışılan bir konu. “Mış gibi yapma”, tanıdık bilgi üzerinden şekillendirme dijital araçlarda sıkça karşımıza çıkıyor. Örneğin masa üstünde çöp kutusu bildiğimiz çöp kutusu şeklinde. Elektronik kitap satın aldığımızda sayfa çevirir gibi çevirip, çevirme sesi çıkaran efektler ile karşılaşıyoruz. Sergide özellikle yapay zekâ görüntü, ses, 3D nesne, metin ve video olarak karşımıza örnekler sık sık bu dürtünün altını çiziyor. İzleyici de interaktif eserlerle hem beden dönüşümüne uğrayarak hem de kendi eli gibi davranan bir gölge oyunu ile deneyimciye dönüşüyor.

Kelimeler formlara, formlar imajlara ve nesnelere dönüşüyor seçkide. Her şey bir diğerinin bir parçası gibi. Kullandığınız teknikten biraz bahsedebilir misiniz?

Sergi bir dönüşüm nesnesinden ortaya çıktı. Doğa olayının bir adak kabına dönüşmesi, 5000 yıl öncenin gündelik nesnesinin günümüzde arkeolojik esere dönüşümü kimlik ve tanımlamalar ile ilgili değerli örnekler. Sabit kalmayan, akışan bir estetiğin peşine düştüğümüz gibi formlara evrilen nesnelerle de karşılaşıyoruz. YZ araçları ile düşündüğümüz şeyleri kelimelere dönüştürerek bu kelimelerden görüntü oluşturma üzerine son iki yıldır denemeler yapıyorduk. Ardından kelimeleri sese, 3B dosyalara, metinlere, videoya dönüştürmeye başladık. Bu araçların kullanım alanları ve çıktıları şekillenmeye devam ediyor ve heyecanlı şekilde takip ediyoruz. Sergideki Gölet isimli video çalışmamız tamamen kelimelerin videoya dönüşmesi ile oluştu. Yüzlerce deneme sonrasında istediğimiz sonuçlara ulaştık. Mart ayında başladığımız bu videoda eylül ayında çok daha iyi sonuçlara ulaşacağımızı tahmin ediyorduk. Bu nedenle YZ video oluşturma araçlarından biri olan Runway Gen2’nin 2023 yılına dair kaydını tutmuş olduk.

Sergi için hazırlanan katalog da bir o kadar incelikli. Bu yolda size eşlik eden birçok değerli ismin yazılarına denk geliyoruz. Bu isimlerden ve katkılarından söz etmek ister misiniz?

Sergimizin bir küratörü yok. Bunun yerine bugüne kadar tıpkı bu kurbağa ritonlar ve kurbağaların yolculuğu gibi bize ortak şekilde alan açan sanat yazarları ve küratörlerden metin taleplerinde bulunduk. Ayşegül Sönmez, Esra Özkan, Fırat Arapoğlu, Sinan Eren Erk, Nergis Abıyeva ve Uras Kızıl bu isimlerdi. Zaman nedeni ile sürece dahil olamayan çok değerli isimlere ek Aylin Alpüstün, Onur Baştürk, Pascal Debodard, Christian Poelzler ve Feride İkiz koleksiyoner perspektifinden, Sera Yelözer ve H. Arda Bülbül arkeoloji bağlamında ve Asena Kumsal Şen Bayram, İnana Abdelli, Kesra Mansuri mimarlık ve tasarım bağlamında sergiyi değerlendirdiler. Bütün bu metinler sergiye bakışımıza katkı sağladığı gibi özellikle arkeoloji biliminin çok katmanlı bakışı ile çok örtüşüyor. Katalog aynı zamanda Artivive App ile çalışıyor. Bu app ile görseller üzerinde sergiye dair videolar deneyimlenebiliyor. Sergide gerçekten çok fazla kişinin emeği var. Herkese teşekkür edebilme şansı yakaladığımız değerli bir katalog oldu.

Fotoğraf: Deniz Tapkan Cengiz

Arkeolojik verilerin nesnel ifade biçimleri üzerine düşündüğünüz ve kurguladığınız sergi izleyicide de birçok soru uyandırıyor. Katalogda da altını çizdiğiniz kimlerin arkeolojik verilerini deneyimliyor, hangi tarihi yaşıyoruz sorusu gerçekten çok mühim. Bu okuma ve araştırma yolculuğunda siz bu sorulara biraz da olsa yanıtlar bulabildiniz mi?

Müzeler ve İktidarın Temsili, Arkeoloji ve Ulusal Kimlik İnşası, Tarih Yazımında Seçicilik, Müze Politikaları ve Kültürel Çeşitlilik, Müze Etiği ve Sömürgecilik gibi başlıklar günümüzde hâlâ sıkça tartışılıyor. Müzelerin seçkisi ve sergiledikleri nesneler genellikle kimlerin nesneleri veya envanter ve arşivler nasıl bir süzgeç/sansür mekanizması ile sunuluyor gibi durumları sergide bir müzeyi taklit ederken sıkça sorguladık. Arkeolojinin amacı ve işlevi sadece müzelere eser kazandırmaktan çok daha geniştir. Arkeoloji, geçmişte yaşamış toplulukların yaşam tarzlarını, kültürlerini ve etkileşimlerini anlamamıza yardımcı olan geniş bir bilim dalıdır. Tarihi kayıtların tamamlanması, kültürel mirasın korunması, insanlık ve doğanın tarihinin anlaşılması, çevresel değişikliklerin izlenmesi, uluslararası ve kültürel diplomasi ve teknik gelişimin kaydını tutması açısından çok değerli bu nedenle bu sergide müzeler kadar makaleler bize yol gösterdi ve ilham verdi. Yanıtlara ek olarak en değerli kazanım çoklu perspektiften bakabilme ve ihtimalleri sorgulama aşaması oldu. Günümüzde onca kayıt cihazına rağmen bilginin doğruluğunu sorguladığımız noktada özellikle yazı öncesi dönemlere odaklanmak bize heyecan verici geliyor.

Sanat ve arkeoloji kesişiminde oluşturduğunuz disiplinlerarası üretimlerin devamı gelecek gibi hissediyorum. Bu sergiden sonra sırada ne var?

Bütün araştırma ve gezi sürecinde son derece ilham verici nesneler ve anlatılar ile karşılaştık. Yeni serimiz üzerine çalışmak için çok heyecanlıyız.

Ahmet Rüstem Ekici ile Hakan Sorar’ın “Rest in Pieces” isimli ilk ortak sergisini 30 Aralık 2023 tarihine kadar Bilsart’ta ziyaret edebilirsiniz.

0
2675
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Advertisement
Geldanlage