
Uzun soluklu bir söyleşi serisi olarak planladığımız “Müzenin İzinde: Türkiye’de Müzecilik ve Koleksiyon Yönetimi” ile müze yönetimine ilişkin Türkiye’deki güncel bakış açılarını ortaya koymayı ve koleksiyon yönetimine dair dijital bir arşiv oluşturmayı hedefliyoruz. Serimizin ilk konuğu Homeros’un doğduğu Meles Nehri’ne açılan penceresiyle Yaşar Müzesi. Coğrafyayı, kültürel hafızayı ve sanat ekosistemini katılımcı müzecilik anlayışıyla birlikte düşünmeye ve üretmeye odaklanan Yaşar Müzesi’ni Müdürü Rıdvan Gölcük ile konuştuk.
1967 yılında ilk kez düzenlenen ve genç sanatçılara alan açan DYO Resim Yarışması, zaman içerisinde açığa çıkan koleksiyonun toplumla buluşması ve yeni müzecilik anlayışını kendi bünyesinde somutlaştırma düşünceleri müzenin inşasındaki mihenk taşlarını oluşturuyor. Liman Ardı Bölgesi’nin yeni sakinlerinden olan Yaşar Müzesi’nin Müdürü Rıdvan Gölcük, bu sene gerçekleştirilecek gezici müze projesinin yanı sıra koleksiyon ve güncel sanat sergilerinde de bir konuya özellikle dikkat çekiyor: Müzenin bulunduğu coğrafyayla ilişkisi. Coğrafya ve kültürle kurulan ilişkiler müzenin kendi sesini bulması ve kimliğini inşa etmesinde bağımsız bir öğe olarak konumlanmıyor. Bu bağlamda Yaşar Müzesi kültürel ve ekolojik sürdürülebilirlik ekseninde, “sokağını değiştirebilecek” güce sahip, toplumu bu gücün yaratıcı ortağı ve üreticisine dönüştüren bir anlayışa odaklanıyor.
Türkiye’de kültür ekosisteminin önemli kurumlarından biri olarak S. Yaşar Resim Müzesi ve Sanat Galerisi olarak hayatına başlayan ve bugün Yaşar Müzesi adı ile varlığını sürdüren müzenin varoluş amacını nasıl tanımlıyorsunuz? Bugün kültürel mirasın korunması, üretilmesi ve toplumla buluşturulması açısından nasıl bir rol üstleniyor?
Yaşar Müzesi’nin varoluş amacını anlamak için aslında 1985 yılına, yani Selçuk Yaşar Resim Müzesi ve Sanat Galerisi’nin kuruluşuna kadar gitmek yeterli değil. Hikâyenin asıl başlangıcı 1967 yılında düzenlenen ilk DYO Resim Yarışması’na uzanıyor.
Çünkü burada başlangıçta ortaya konan fikir, bir kişinin kendi adına bir sanat koleksiyonu oluşturması değildi. Selçuk Yaşar’ın 1967’de yaptığı şey, Türk resim sanatını ve özellikle genç ressamları destekleyecek bir sanat ekosistemi kurmaktı. DYO Resim Yarışması bu anlamda kendi döneminin oldukça yenilikçi girişimlerinden biriydi. Genç sanatçılar ödüllendiriliyor, eserleri farklı şehirlerde sanatseverlerle buluşturuluyor ve böylece yalnızca eser üretimini değil, sanatın dolaşımını ve görünürlüğünü de destekleyen bir yapı kuruluyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, 55 yıl boyunca devam eden bu yarışmaların Türk resim sanatının yarım yüzyılına tanıklık eden çok önemli bir arşiv oluşturduğunu görüyoruz. O dönemde henüz kariyerlerinin başında olan sanatçıların, zaman içerisinde Türk resim sanatının önemli isimlerine dönüşmesini bu koleksiyon üzerinden izlemek mümkün. Dolayısıyla burada söz konusu olan yalnızca bir eserler toplamı değil; aynı zamanda Türkiye’de resim sanatının gelişimini, değişimini ve kuşaklar arasındaki dönüşümü izleyebileceğimiz kültürel bir hafıza.
1985 yılında müzenin kurulması da bu birikimin doğal bir sonucu. Giderek büyüyen koleksiyonun yalnızca kurumun sınırları içinde kalmaması, kamuoyuyla paylaşılması ve toplumsal bir değere dönüşmesi fikri müzenin kuruluşundaki temel motivasyonlardan biri.
17 Ocak 2026’da açılan yeni Yaşar Müzesi’ni ise bu hikâyenin yeni bir aşaması olarak görüyorum. Buradaki amaç yalnızca metrekare olarak daha büyük bir müze kurmak değildi. Asıl mesele, değişen dünyaya ve değişen müzecilik anlayışına cevap verebilecek yeni bir müze düşüncesi ve yeni bir müze işletmesi ortaya koymaktı. Yeni bina, bu anlamda yalnızca fiziksel bir kabuk değil; müzeciliğin dönüşümüne ayak uydurabilmek için oluşturulmuş yeni bir zarf.
Dolayısıyla bugün Yaşar Müzesi’nin hikâyesini üç tarih üzerinden okuyabiliriz: 1967’de bir sanat ekosistemi kurma fikri, 1985’te bu birikimi kamuyla paylaşma iradesi ve 2026’da bu mirası çağdaş müzecilik anlayışıyla yeniden yorumlama çabası.
Ben Yaşar Müzesi’nin varoluş amacını tam da bu süreklilik içerisinde görüyorum: Sanatı yalnızca korumak değil, onun etrafında bir ekosistem oluşturmak; kültürel hafızayı yalnızca muhafaza etmek değil, onu toplumla paylaşarak yeni hikâyelerin kurulmasına imkân vermek. Bugün bu sorumluluğu İzmir’den başlayarak Anadolu’ya ve daha geniş bir kültürel alana taşıma iddiasındayız.
Müze ziyaretlerine dair mesafeli ya da çekingen yaklaşımlar görülebiliyor. Müze deneyiminden keyif almak için belirli bir yaş grubuna ait olmak, entelektüel sermaye ya da geleneksel müze mimarisine aşina olmak gerekir mi? Bu bağlamda, yeni yeri Liman Ardı Bölgesi’nde, endüstriyel bir miras olan tarihi un fabrikasında konumlanan Yaşar Müzesi’ni ilk kez ziyaret edeceklere, bu çekinceler özelinde neler söylersiniz?
Aslında müzelerin ziyaretçiler üzerinde yarattığı mesafeye ilişkin eleştirileri bütünüyle haksız bulmuyorum. Bunun temelinde, müzelerin uzun süre yalnızca bilgi üreten ve aktaran kurumlar değil, aynı zamanda kültürel iktidar üreten kurumlar olması yatıyor.
Michel Foucault’nun bilgi ve iktidar arasındaki ilişkiye dair düşünceleri burada önemli bir tartışma zemini sunuyor. Çünkü bilgi hiçbir zaman yalnızca bilgiden ibaret değil; neyin bilgi olarak kabul edildiği, neyin görünür kılındığı, neyin dışarıda bırakıldığı ve insanlara nasıl aktarıldığı aynı zamanda bir iktidar meselesi. Müze de bu anlamda uzun süre “neyin görülmeye, bilinmeye ve hatırlanmaya değer olduğuna” karar veren güçlü kurumlardan biri oldu. Müze üzerine Foucault’cu okumaların da özellikle sergileme, erişim ve bilginin nasıl düzenlendiği üzerinden bu ilişkiyi tartışması tesadüf değil.
Bunu çok basit bir örnek üzerinden düşünelim. Bir arkeoloji müzesine giriyorsunuz ve bir eserin altında yalnızca “Lekythos” yazıyor. Arkeoloji eğitimi almış biri için bu son derece anlaşılır bir tanımlama olabilir. Ama müzeye ilk kez gelen bir ziyaretçi için “Lekythos” ne ifade ediyor? İşte mesele tam burada başlıyor.
Sorun yalnızca müzenin anlaşılması zor bir kelime kullanması değil. Daha derinde, müzenin ziyaretçiye “ben biliyorum, sen bilmiyorsun” diyerek kurduğu ilişkinin kendisi var. Bu ilişki uzun süre müzeciliğin doğal bir parçası olarak kabul edildi. Ziyaretçi anlamadığında da müze kendisini sorgulamak yerine ziyaretçiyi sorguladı: Demek ki yeterince bilgili değil, yeterince entelektüel değil, müze deneyimine yeterince hazır değil.
Bence bu anlayış artık geride kaldı. Hatta müzeciliğin bugün karşı karşıya olduğu en temel meselelerden biri, bu kültürel iktidar biçimlerini yeniden düşünmek. Çünkü müzeler toplum için var. Toplumun üzerinde bir kültürel otorite kurmak için değil; toplumla birlikte düşünmek, üretmek, tartışmak ve dönüşmek için var.
Burada Adorno ve Frankfurt Okulu’nun, kültürün insanları edilgenleştirebilen bir iktidar alanına dönüşmesine ilişkin eleştirilerini de düşünmek mümkün. Adorno’nun kültür endüstrisi kavramı doğrudan müzeleri tarif etmese de, kültürün yalnızca estetik bir alan olmadığını, toplumsal ilişkiler ve iktidar biçimleri üretebildiğini göstermesi bakımından da önemli bir düşünsel arka plan sunuyor.
Ben bu nedenle müzenin değişime kendi içinden değil, önce sokağından başlaması gerektiğini düşünüyorum. Çok sık söylediğim bir cümle var: “Bir müze değişime, dönüşüme sokağını değiştirerek başlamalıdır. Sokağını değiştiremeyen bir müze hiçbir şeyi değiştirmeyi beceremez.”
Çünkü müze bulunduğu coğrafyadan bağımsız değildir. Bir müze bir kentin merkezinde, bir köyde, bir üniversite kampüsünde ya da eski bir sanayi bölgesinde olabilir. Ama nerede olduğu, kimlerle birlikte yaşadığı ve çevresiyle nasıl ilişki kurduğu müzenin kendisini de belirler. Müze bulunduğu coğrafyayla birlikte nefes alır.
Biz Yaşar Müzesi’nde tam da bu nedenle kendimizi çevremizden kopuk bir “kültür adası” olarak konumlandırmak istemiyoruz. Bugün Liman Ardı bölgesindeyiz. Umurbey ve Darağaç ile çok yakınımızdaki Meles Nehri ile birlikte nefes almak zorundayız. Müzenin toplumla ilişkisini yalnızca kapısından içeri giren ziyaretçi üzerinden değil, bulunduğu coğrafyayla kurduğu ilişki üzerinden de düşünmek gerekiyor.
Bu yaklaşımı müzenin programlarına da yansıtmaya çalışıyoruz. Örneğin rehberli turlarımızdan birinin adı “Göz Hizası”. Bu isim aslında bizim müzecilik anlayışımızın küçük bir özeti. Sanatı ve kültürü insanların ulaşması gereken yüksek bir yere yerleştirmek yerine, onu göz hizasına indirmek ve ziyaretçiyle aynı düzlemde buluşmak istiyoruz.
Dolayısıyla Yaşar Müzesi’ne ilk kez gelecek bir ziyaretçiye şunu söylemek isterim: Buraya gelmek için belirli bir yaşa, belirli bir entelektüel birikime ya da müze deneyimine sahip olmanız gerekmiyor. Müze zaten sizin için var.
Bizim yapmaya çalıştığımız da kültürel hiyerarşileri mümkün olduğunca kırmak; müzeyi yukarıdan konuşan bir otorite olmaktan çıkarıp insanların karşılaşabildiği, soru sorabildiği, konuşabildiği ve kendi anlamlarını üretebildiği gerçek bir kamusal alana dönüştürmek.
Müzeler; kalıcı, süreli, eğitim ve estetik odaklı modellerle çok farklı sergi deneyimleri sunuyor. Müzenin süreli sergileri hangi kriterlere göre belirleniyor ve tematik sergiler; müzenin kalıcı koleksiyonları olan DYO Resim Ödülleri Koleksiyonu, Prof. Dr. Münir Ekonomi Koleksiyonu ve Yaşar Müzesi Kilim Koleksiyonu ile ne ölçüde bağ kuruyor? Bir izleyici, Yaşar Müzesi’nde ne tür sergiler görme fırsatı bulabilir?
Yaşar Müzesi henüz çok yeni bir müze. Bu nedenle bugüne kadar henüz bir süreli sergi gerçekleştirmedik. Bunu bir eksiklik olarak değil, yeni bir müzenin kendi kimliğini, kendi yolunu ve kendi sesini bulma sürecinin doğal bir parçası olarak görüyorum. Bir müzenin yalnızca kapılarını açmasıyla kimliğinin de tamamlandığını düşünmüyorum. Bunun için zamana, deneyime ve izleyiciyle kurulan ilişkiye ihtiyaç var.
Biz de şu anda biraz böyle bir keşif sürecindeyiz: Kendimizi keşfediyor, kendi sesimizi arıyor ve o sesi inşa ediyoruz.
Bu yıl ilk süreli sergimizi gerçekleştireceğiz. Üstelik bu sergi bizim için yalnızca bir sergi olmayacak; müzeyi inşa eden süreci ve onun hikâyesini anlatan bir çalışma olacak. Serginin planlamasından küratöryel kurgusuna ve uygulamasına kadar kendi ekibimizin yürüteceği bir süreç olacak. Dolayısıyla ilk süreli sergimizin, bir bakıma müzenin kendi sesini arama sürecinin de bir parçası olmasını istiyoruz.
DYO Resim Ödülleri Koleksiyonu, Prof. Dr. Münir Ekonomi Koleksiyonu ve Yaşar Müzesi Kilim Koleksiyonu yalnızca korunması gereken eser toplulukları değil; farklı dönemler, disiplinler ve hikâyeler arasında yeni ilişkiler kurabileceğimiz güçlü bir kaynak. Ancak koleksiyonla gerçekten anlamlı bir bağ kuran sergileri ve işleri bulmak ya da üretmek, aceleye getirilebilecek bir süreç değil. Bazen doğru sanatçıyı, doğru işi ya da doğru temayı bulmak; koleksiyonla onun arasında sahici bir ilişki kurmak zaman alıyor. Biz de bu nedenle bu tür sergiler konusunda hızlı davranmak yerine, doğru karşılaşmaların oluşmasını beklemeyi tercih ediyoruz.
Bununla birlikte, her serginin mutlaka koleksiyonla doğrudan ilişki kurması gerektiğini de düşünmüyorum. Koleksiyona temas etmeyen, tamamen bağımsız çağdaş sanat sergileri de Yaşar Müzesi’nin programında yer alacak. Çünkü müzenin koleksiyonları ne kadar önemliyse, müzenin bugünün sanatıyla ve bugünün sanatçılarıyla ilişki kurması da o kadar önemli.
Benim için üçüncü ve en az diğerleri kadar önemli bir alan daha var: Coğrafyayla ilişki kuran sergiler. Biraz önce söylediğim gibi müzenin bulunduğu yer, müzenin kimliğinin dışında değildir. Yaşar Müzesi’nin Liman Ardı bölgesinde, Umurbey ve Darağaç ile Meles Nehri ile ve İzmir’in çok katmanlı kültürel yapısıyla kurduğu ilişkiyi sergi programında da görünür kılmak istiyoruz.
Dolayısıyla sergi politikamızı yalnızca “Hangi sanatçıları ya da hangi eserleri sergileyelim?” sorusu üzerinden kurmuyoruz. Daha geniş bir soruyla hareket ediyoruz: Bu sergi müzenin hikâyesine, bulunduğumuz coğrafyanın hikâyesine ya da içinde yaşadığımız kültürel dünyaya nasıl yeni bir şey söyleyebilir?
Bazen cevap koleksiyondan gelecek, bazen çağdaş sanattan, bazen de doğrudan içinde bulunduğumuz coğrafyadan. Önemli olan bütün bu karşılaşmaların Yaşar Müzesi’nin kendi sesini oluşturmasına katkıda bulunması.
Sonuçta iyi bir müzenin sergi programının yalnızca birbiri ardına dizilmiş sergilerden oluşmaması gerektiğini düşünüyorum. Her sergi, bir öncekinden bağımsız olsa bile, müzenin daha büyük hikâyesine bir cümle eklemeli. Biz de Yaşar Müzesi’nin sergi programını zaman içinde böyle bir küratöryel bütünlük içerisinde inşa etmek istiyoruz.
Müzeyi bir eğitim kurumu ve kamusal öğrenme alanı olarak düşündüğümüzde, “Göz Hizası” ve “Take Over Day” gibi katılımcı müzecilik anlayışı ile yürüttüğünüz projelerden hareketle, müze içi öğrenme programlarını ve kültürel etkinlikleri nasıl kurguluyorsunuz? Müze dışı projelerinizde dijital erişim modelleri ya da gezici müze uygulamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu programların bizim için önemli olmasının nedeni, müzede yeni bir etkinlik yapmış olmak değil. Biz müzeyi kendimizi konumlandırırken öncelikle eğitim veren bir kurum olarak değil, birlikte öğrenen bir kurum olarak görüyoruz.
Bu nedenle atölyeler, söyleşiler, rehberli turlar ya da çocuk programları birbirinden kopuk etkinlikler değil. Bunların tamamı daha büyük bir öğrenme stratejisinin parçaları. Her birinin arkasında, müzenin toplumla nasıl bir ilişki kurması gerektiğine dair daha temel sorular var.
Bunlardan biri, daha önce de sözünü ettiğimiz kültürel iktidar meselesi. Müzenin bilgiyi yukarıdan aşağıya aktaran bir kurum olmak yerine, bilgiyi birlikte üreten ve paylaşan bir alana dönüşmesi gerektiğine inanıyoruz. Bir diğeri ise müzenin bulunduğu coğrafyayla kurduğu ilişki. Bu coğrafyanın mitolojileri, taşı, toprağı, nehri ve belleği bizim için ne ifade ediyor? Programlarımızın önemli bir bölümü bu soruların peşinden gidiyor.
Çocuklarla kurduğumuz ilişkiyse ayrıca önem verdiğimiz bir alan. Çünkü müzelerin çocuklar açısından sıkıcı, sessiz ve edilgen mekânlar olarak algılanmasını değiştirmek gerekiyor. Bunun güzel bir örneği, geçen yıl İzmir’de ilk kez gerçekleştirdiğimiz “Take Over Day” oldu. “Çocuklar Müzeyi Ele Geçiriyor” projesinde çocuklar bir gün boyunca müze çalışanlarının görevlerini devraldılar. Sabah 10.00’dan akşam 16.00’ya kadar, altı saat boyunca müzede yalnızca ziyaretçi olarak değil, müzenin işleyişinin aktif bir parçası olarak bulundular.
Bu bizim için çok kıymetliydi. Çünkü bir çocuğun müzede altı saat geçirmesi tek başına önemli değil; asıl önemli olan, o altı saati müzenin pasif bir izleyicisi olarak değil, müzenin sahibi ve üreticisi olarak deneyimlemesi.
Ama burada başka bir sorumluluk daha ortaya çıkıyor. Müzeye ulaşmakta zorlanan çocuklar var. İzmir’in bazı mahallelerinde ya da köylerinde müzeye gelmesi kolay olmayan sınıflar bulunuyor. Eğer müze toplum için varsa, o çocukların müzeye gelebilmesini beklemek yeterli değil. Bazen müzenin çocuğa gitmesi gerekiyor.
Bu nedenle ekim ayından itibaren gezici “Bavul Müze” projemizi hayata geçirerek müzeye erişimi daha zor olan sınıflara ulaşmayı hedefliyoruz. Aynı yaklaşımı yetişkin programlarında da sürdürüyoruz. Meles’te, Urla’da gerçekleştireceğimiz programların yanı sıra bazı söyleşilerimizi farklı illere de taşıyacağız. Yani müzenin sınırlarını yalnızca binanın sınırları olarak görmüyoruz.
Dijital erişim de bu açıdan önemli bir imkân. Ancak dijitali fiziksel müzenin alternatifi olarak değil, müzenin erişim alanını genişleten bir araç olarak görüyorum. Çünkü müze deneyiminin önemli bir bölümü karşılaşmadan, aynı mekânda bulunmaktan ve birlikte düşünmekten oluşuyor. Dijital araçlarsa bu karşılaşmanın erişemediği yerlere ulaşabilmek için güçlü bir tamamlayıcı olabilir.
Sonuçta müzelerin yalnızca kültürel mirası koruyan kurumlar olmadığına inanıyorum. Müzeler toplumların dönüşümünde ve demokratik kültürün inşasında da önemli bir role sahip. Çünkü müze, insanların yalnızca bilgi aldığı değil; soru sorduğu, fikirlerini ifade ettiği, başkalarıyla karşılaştığı ve ortak bir kültürel alanı birlikte kurduğu yer olabilir.
Bizim bütün bu programlarla yapmaya çalıştığımız da aslında bu: Müzeyi insanlara bir şey öğreten bir yer olmaktan çıkarıp, insanların müzeyle birlikte öğrendiği, ürettiği ve dönüştürdüğü bir kamusal alana dönüştürmek.
Müzeler yalnızca eserlerin sergilendiği yerler değil bir buluşma alanı da; müze çalışanları dışında kültürel etkinlikleri, kafeleri ve mağazalarıyla tüm ziyaretçiler için de bir yaşam merkezi. Sizce müzenin çok katmanlı yapısı; çalıştay ve atölye alanları, kütüphanesi, çok amaçlı salonları ve kafeteryası, ziyaretçilerin Yaşar Müzesi’ni deneyimlemesinde ne kadar belirleyici oluyor ya da bu deneyimi nasıl şekillendiriyor?
Bu noktada da aslında bizim için sürecin hâlâ devam ettiğini söylemek gerekiyor. Çünkü bina, her şeyden önce mimari olarak tasarlanmış bir yapı. Fakat bir mekânın gerçek deneyimi ve anlamı, ziyaretçiyle karşılaşmaya başladıktan sonra ortaya çıkıyor. Dolayısıyla biz yalnızca ziyaretçilerin müzeyi keşfetmesini değil, müzenin de ziyaretçileriyle birlikte kendisini keşfetmesini önemsiyoruz.
Açıldığımızdan bu yana konferans salonumuzda pek çok buluşma gerçekleştirdik. Fakat bir süre sonra şunu sorgulamaya başladık: Her buluşmanın büyük bir salonda gerçekleşmesi gerekiyor mu? Biraz önce sözünü ettiğimiz kültürel iktidar meselesi açısından da bu önemli bir soru. Bazen büyük bir salon, konuşmacıyla izleyici arasında doğal bir hiyerarşi yaratabiliyor. Bunun üzerine bazı buluşmalarımızı sergi salonlarına, yalnızca 22 sandalyenin bulunduğu daha küçük bir ölçeğe taşıdık ve “Bir Maniniz Yoksa” programını başlattık.
Burada amaç biraz da daha “ev” sıcaklığında bir karşılaşma yaratmaktı. İnsanların yalnızca bir konuşmayı dinlediği değil, birbirine daha yakın olduğu, konuşmacıyla ve birbirleriyle daha doğrudan ilişki kurabildiği bir ortam yaratmak istedik. Ancak bu da henüz çok yeni bir deneyim. Mekânı ve bu fikri ziyaretçiyle birlikte test ettiğimiz, neyin nasıl çalıştığını keşfettiğimiz bir aşamadayız.
Bunun en güzel örneklerinden biri belki de müzenin bir penceresi. Müzenin pencerelerinden birinden, Homeros’un doğduğu kabul edilen Meles Nehri’ni görebiliyoruz. Bir noktada buradan hareketle “Dünyada penceresinden Homeros’un doğduğu Meles Nehri’ni izleyebileceğiniz tek müze” fikrini geliştirdik. Bugün ziyaretçiler o pencereden Meles’i izliyor, Homeros’un metinlerini okuyor.
Fakat ilginç olan şu: Bu hikâye müze açılmadan önce kurgulanmış değildi. Müze yaşanmaya başladıktan sonra ortaya çıktı. Yani mekân bize yeni imkânlar gösterdi; biz de onları fark edip müzenin hikâyesinin bir parçasına dönüştürdük.
Bu nedenle müzenin çok katmanlı yapısını yalnızca kütüphane, atölye, konferans salonu, sergi alanı ya da kafeteryanın aynı çatı altında bulunması olarak görmüyorum. Asıl mesele, bütün bu alanların farklı karşılaşmalara imkân vermesi. Müze zaman içerisinde kendi kullanım biçimlerini de keşfediyor. Biz de bu keşif sürecinin henüz başındayız.
Bir de benim müzelerle ilgili daha temel bir düşüncem var: Müzelerin duvarları ve sınırları olmamalı. Elbette müze binasında sergiler, söyleşiler, atölyeler ve farklı programlar gerçekleştireceğiz. Ama müzenin hikâyesinin yalnızca bu binanın içinde kalmasını istemiyoruz.
Örneğin Meles Nehri’nin kıyısında da işler yapacağız. Müzenin bulunduğu coğrafyaya, sokağa ve kente doğru taşacağız. Hatta önümüzdeki dönemde İzmirliler bizi hiç beklemedikleri anda caddelerinde ve meydanlarında görecekler.
Dolayısıyla Yaşar Müzesi’ni içerisiyle dışarısı arasında sürekli hareket eden bir kültür kurumu olarak düşünüyoruz. Bence müzenin gerçek anlamı da biraz burada ortaya çıkacak: Duvarlarının içinde ne olduğu kadar, o duvarların dışına ne taşıdığı ve dışarıdan içeriye ne getirdiği belirleyici olacak.
Ve açıkçası, biz de bu hikâyenin nereye gideceğini henüz bütünüyle bilmiyoruz. Belki de bunun en güzel tarafı bu. Müzeyi ziyaretçilerimizle birlikte keşfetmeye devam ediyoruz.
Yaşar Müzesi, koleksiyonunun ne kadarlık bir kısmını aktif olarak dolaşımda tutabiliyor? Fiziksel mekânda sergilenmeyen ya da koleksiyona yeni katılan eserleri görünür kılmak adına; dijital arşivler, tematik seçkiler ve dönüşümlü sergileme yöntemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yaşar Müzesi’nin yaklaşık 6.000 metrekarelik bir alana sahip olması ve sergileme alanlarımızın da bu ölçekte planlanmış olması, koleksiyonumuzun önemli bir bölümünü aynı anda ziyaretçiyle buluşturmamıza imkân veriyor. Dolayısıyla koleksiyonumuzun büyükçe bir kısmını bugün fiziksel olarak sergilediğimizi söyleyebiliriz. Bununla birlikte, depolarımızda da önemli bir eser grubunu muhafaza ediyoruz.
Ben koleksiyonun depoda tutulmasını, eserin görünmez olması olarak değerlendirmiyorum. Bir müzenin bütün koleksiyonunu aynı anda sergilemesi zaten mümkün değil. Buradaki asıl mesele, sergilenmeyen eserlerin de farklı yollarla dolaşıma sokulabilmesi ve ziyaretçiyle farklı biçimlerde ilişki kurabilmesi.
Bu nedenle çok yakın zamanda, depomuzdaki eserleri dönüşümlü olarak sergiye çıkarmak üzere bir sponsor eşliğinde yeni bir çalışma için görüşmeler yürüttük. Buradaki hedefimiz, yaklaşık üç ayda bir depodaki eserlerden tematik seçkiler oluşturarak onları ziyaretçiyle buluşturmak. Böylece koleksiyonun yalnızca sürekli sergilenen bölümünü değil, farklı dönemlerde ve farklı bağlamlarda yeniden keşfedebileceğimiz eserleri de görünür kılmak istiyoruz.
Burada tematik yaklaşım bizim için özellikle önemli. Çünkü bir eseri yalnızca “depodan çıkarıp sergilemek” yerine, onu başka eserlerle, başka dönemlerle ya da başka sorularla ilişkilendirdiğimizde yeni anlamlar ortaya çıkıyor. Koleksiyonun canlılığı biraz da buradan geliyor: Aynı eser, farklı bir bağlam içerisinde yeniden okunabiliyor.
Bunun yanında fiziksel sergilemenin tek görünürlük biçimi olmadığını da düşünüyoruz. Sergide yer almayan eserlerin iletişimini sosyal medya kanallarımız üzerinden sürdürüyoruz. Böylece ziyaretçinin müzeye geldiğinde karşılaşamadığı bir eserin de hikâyesine ulaşabilmesini, koleksiyonun müze duvarlarının ötesinde dolaşabilmesini sağlamaya çalışıyoruz.
Dolayısıyla bizim için koleksiyon yönetiminde temel meselelerden biri şu: Bir eserin müzede bulunmasıyla ziyaretçiyle ilişki kurması aynı şey değil. Biz eserlerimizi korurken aynı zamanda onların dolaşımını, yeniden yorumlanmasını ve farklı yollarla görünür olmasını da sağlamaya çalışıyoruz.
Önümüzdeki dönemde dönüşümlü tematik sergiler ve dijital iletişim kanallarını birlikte kullanarak bu alanı daha da geliştirmek istiyoruz. Böylece depodaki eserler yalnızca korunmuş olmayacak; belirli aralıklarla yeniden keşfedilecek, yeni hikâyelerin parçası olacak ve yeniden ziyaretçiyle karşılaşacak.
Koleksiyon yönetiminde eser edinmenin yanında koleksiyondan çıkarma (deaccession) kararı da belirleyici oluyor. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında, müzeniz bu süreçleri hangi kriterlere göre değerlendiriyor? Yaşar Müzesi’nde eserlerin ödünç verilmesi ya da alınması durumu hangi bilimsel ve etik koşullarda mümkün olabilir? Koleksiyondaki eserlerin korunması, koleksiyonun zenginleşmesi için yapılan çalışmalar niçin bu kadar önemlidir?
Koleksiyondan eser çıkarma konusunda, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı özel bir müze olmamız nedeniyle doğrudan ilgili mevzuat çerçevesinde hareket ediyoruz. Dolayısıyla burada kişisel tercihlerden ya da yalnızca müze yönetiminin kendi kararlarından söz etmek mümkün değil; koleksiyon yönetiminin hukuki bir çerçevesi var ve biz de bütün süreçlerimizi bu çerçeve içerisinde yürütüyoruz.
Aslında müzelerin en sık karşılaştığı durumlardan biri, bir eserin zaman içerisinde kondisyonunu geri döndürülemeyecek ölçüde kaybetmesi. Böyle bir durumda dahi eserin koleksiyonla bağının tamamen koparılması söz konusu olmuyor. Eserin niteliği değiştirilerek envanterlikten etütlük statüsüne alınması ve müzenin koleksiyonunda varlığını sürdürmesi öngörülüyor. Bu da bize koleksiyon yönetiminin yalnızca “sergilenebilir durumda olan eserleri” korumaktan ibaret olmadığını gösteriyor.
Ödünç verme konusundaysa benim için ilk kriter, iş birliği yapılan kurum ve projenin kendisi. Öncelikle ortada bilimsel ve kültürel açıdan doğru bir proje olması ve bu iş birliğinin esere, koleksiyona ve kamuya anlamlı bir katkı sağlaması gerekiyor.
Bunun sonrasında ise uluslararası müzecilik pratiğinde oldukça yerleşmiş olan ödünç verme süreçleri devreye giriyor. Ödünç sözleşmeleri, yalnızca eserin bir yerden başka bir yere gönderilmesinden ibaret değil. Eserin nasıl taşınacağı, sigortası, sergileneceği mekânın güvenlik koşulları, ışık düzeyi, sıcaklık ve bağıl nem gibi çevresel koşullarına kadar çok sayıda kriter değerlendiriliyor. Dolayısıyla ödünç verme hem ödünç veren hem de ödünç alan kurum açısından ciddi bir bilimsel ve etik sorumluluk.
Koleksiyonun zenginleştirilmesi konusunda ise benim için çok temel bir ilke var: Eser edinmek, yalnızca koleksiyonu büyütmek demek değildir. Bir koleksiyonun değeri, sahip olduğu eserlerin sayısıyla ölçülmez. Asıl mesele, koleksiyonun niteliğini, bütünlüğünü ve gelecekteki anlamını koruyacak şekilde gelişmesidir.
Çünkü her yeni eser, beraberinde yeni bir sorumluluk getiriyor. Onu belgelemek, doğru koşullarda korumak, araştırmak, gerektiğinde sergilemek ve gelecek kuşaklara aktarmak zorundasınız. Dolayısıyla koleksiyon büyüdükçe yalnızca müzenin sahip olduğu eserlerin sayısı değil, taşıdığı sorumluluk da büyüyor.
Koruma meselesini bu nedenle biraz daha geniş bir çerçevede düşünüyorum. Aslında müzecilikte eserleri korumak, bir anlamda zamana karşı mücadele etmek demek. Önümüzde onlarca, hatta yüzlerce yıl var ve bizim iddiamız, eserleri sanki zaman hiç ilerlemiyormuş gibi mümkün olduğunca iyi koşullarda geleceğe aktarabilmek.
Oysa her malzemenin kendi yaşamı var. Nemle, sıcaklıkla, ışıkla, tuzla ve çevresel koşullarla farklı biçimlerde etkileşiyor. Ahşabın, kâğıdın, tuvalin, metalin ya da seramiğin zamana verdiği tepki birbirinden farklı. Üstelik bütün bunların üzerine yalnızca zamanın kendisi ekleniyor.
Dolayısıyla müzecilikte koruma benim için geçmişi dondurmak değil; geçmişin geleceğe ulaşabilmesi için zamanla müzakere etmek anlamına geliyor. Bir eseri bugün korumak, aslında onu henüz tanımadığımız gelecek kuşaklarla kuracağımız ilişkinin sorumluluğunu bugünden üstlenmek demek.
Bu nedenle koleksiyon yönetimini yalnızca “Hangi eserleri alıyoruz?” sorusuyla değil, çok daha büyük bir soruyla ele almak gerekiyor: Bugün bize emanet edilen bu kültürel mirası, yarının insanlarına hangi koşullarda aktaracağız?
Müzenizde koleksiyonun uzun vadeli korunmasına yönelik nasıl bir konservasyon ve önleyici koruma politikası uygulanıyor? Olası afet ve acil durumlara yönelik kriz yönetimi süreçleriniz nasıl şekilleniyor?
İzmir gibi ciddi bir deprem kuşağında yer alan bir kentte müze ve koleksiyon söz konusu olduğunda, ilk düşünülmesi gereken konulardan biri kuşkusuz deprem riski. Ancak afetlere karşı koruma, müze açıldıktan sonra alınacak önlemlerle başlayan bir süreç değil. Aslında binanın inşa ve restorasyon sürecinden itibaren başlıyor.
Bu açıdan Yaşar Müzesi’nin oldukça iyi bir noktada olduğunu düşünüyorum. Binamızın içerisindeki çelik konstrüksiyon taşıyıcı sistem, yapının büyük afetlere karşı dayanıklılığı açısından önemli bir güvenlik unsuru. Bunun yanı sıra deprem ve yangın gibi risklere karşı gelişen teknolojilerin takip edilerek gerekli sistemlerin binanın tasarım ve uygulama sürecinden itibaren kurulmuş olması da önemli.
Elbette yalnızca binanın kendisi yeterli değil. Koleksiyonun bulunduğu depolardaki depolama ve raf sistemlerinin de olası riskler düşünülerek tasarlanmış olması gerekiyor. Bizim depolama sistemlerimiz de bu açıdan uygun durumda.
Konservasyon tarafında ise müzemizde bir konservasyon laboratuvarımız ve bu alanda görev yapan bir çalışma arkadaşımız bulunuyor. Fakat burada benim için en önemli kavram önleyici koruma. Çünkü konservasyonun en iyi hâli, aslında mümkün olduğunca az konservasyona ihtiyaç duyulmasıdır. Bir eserde geri dönüşü olmayan bir bozulma ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek yerine, o bozulmanın ortaya çıkmasını engellemek çok daha değerli. Bunun için müzedeki sıcaklık ve bağıl nem dengesini gün gün, hafta hafta takip etmek; iklimlendirme sistemlerini sağlıklı biçimde çalıştırmak ve eserlerin ihtiyaç duyduğu çevresel koşulları sürdürülebilir kılmak gerekiyor.
Bu aynı zamanda müzeciliğin önemli maliyet kalemlerinden biri. İklimlendirme sistemlerinin sürekli ve doğru biçimde çalıştırılması, enerji tüketimi ve teknik altyapının devamlılığı ciddi bir kaynak gerektiriyor. Fakat koleksiyonun geleceğe aktarılması açısından bunu bir giderden çok, korumaya yapılan temel bir yatırım olarak görmek gerekiyor.
Afet ve acil durum yönetimindeyse UNESCO’nun bugüne kadar geliştirdiği pratikleri sahada uygulamaya çalışıyoruz. Burada elbette planların kâğıt üzerinde bulunması yeterli değil. Olası bir afet anında insanların ne yapacağını bilmesi, sorumlulukların önceden tanımlanmış olması ve süreçlerin mümkün olduğunca önceden çalışılmış olması gerekiyor. Bu nedenle personel eğitimlerinin de sürekli hale getirilmesini önemli görüyoruz.
Bir önceki soruda söylediğim gibi, koleksiyonun korunmasını bir anlamda zamana karşı verilen bir mücadele olarak görüyorum. Afetler ise bu mücadelenin en sert sınavlarından biri. Bizim görevimiz yalnızca bir deprem ya da yangın olduğunda eseri kurtarmaya çalışmak değil; binadan depoya, iklimlendirmeden personel eğitimine kadar bütün sistemi, böyle bir durum yaşanmadan önce mümkün olduğunca hazırlıklı hâle getirmek. Çünkü önleyici korumanın temel fikri aslında çok basit: Eseri kurtarmanın en iyi yolu, onu kurtarmak zorunda kalacağımız noktaya hiç getirmemektir.
Uluslararası Müzeler Konseyi’nin (ICOM) güncel müze tanımında sürdürülebilirlik temel vurgulardan biri. Müzenizi ekolojik ve kültürel olarak geleceğe taşımak için gerek iklimlendirme ve sergi tasarımı gerekse atık yönetimi ve farkındalık atölyelerine kadar nasıl bir sürdürülebilirlik stratejisi izliyorsunuz?
Sürdürülebilirlik meselesini yalnızca müzenin enerji tüketimini azaltması, atıklarını doğru yönetmesi ya da daha az kaynak kullanması olarak görmüyorum. Bunlar elbette çok önemli. Fakat benim için kültürel sürdürülebilirliğin ilk koşullarından biri, müzenin içinde bulunduğu coğrafyayla sağlam ve köklü bir bağ kurması.
Bu nedenle bir kez daha Meles Nehri’ne dönmek gerekiyor. Biz Meles’i yalnızca Homeros’un doğduğu kabul edilen yer olarak ele almıyoruz. Aynı zamanda bir ekolojik mesele olarak da gündemimize alıyoruz. Çünkü bugün Meles Deltası’nın büyük ölçüde kurumuş olması ve ciddi çevre sorunlarıyla karşı karşıya bulunması, içinde yaşadığımız coğrafyanın en önemli meselelerinden biri. Dolayısıyla müzede gerçekleştirdiğimiz ya da Meles Nehri’nin kıyısına taşıdığımız etkinliklerde yalnızca nehrin kültürel ve mitolojik hikâyesini anlatmak istemiyoruz. Aynı zamanda deltanın bugün geldiği noktayı görünür kılmak, bu durumun kabul edilebilir olmadığını tartışmak ve çözüm arayışlarının bir parçası olmak istiyoruz.
Burada zaman zaman kendimize oldukça iddialı bir soru soruyoruz: Bir müze, kurumuş bir deltayı yeniden su tutar hâle getirebilir mi? İlk bakışta bunun müzenin kapasitesinin çok ötesinde bir soru olduğu düşünülebilir. Ama ben müzelerin gücünün yalnızca sergiledikleri eserlerden ibaret olmadığına inanıyorum. Müzeler insanların neyi fark ettiğini, hangi meseleleri konuştuğunu ve hangi soruların toplumun gündemine girdiğini değiştirebilir. Bazen fiziksel bir problemi doğrudan çözemezsiniz ama o problemin artık görmezden gelinemeyecek hâle gelmesine katkıda bulunabilirsiniz. Ben müzenin dönüştürücü gücünü biraz da burada görüyorum. Bu nedenle Meles Nehri ve deltasıyla ilgili çocuk programlarımız da var. Aynı konu etrafında hazırladığımız ve şu anda basım aşamasında olan bir çocuk kitabımız bulunuyor. Yine atık malzemeleri kullanarak maskeler ürettiğimiz çocuk atölyeleri gerçekleştirdik. Bunlar küçük ölçekli çalışmalar gibi görünebilir; fakat çocukların çevreleriyle kurdukları ilişkiyi değiştirmek açısından önemli olduklarını düşünüyorum.
Öte yandan sürdürülebilirliğin müzenin kendi işletmesi açısından da çok somut bir tarafı var. Özellikle iklimlendirme ve enerji tüketimi burada önemli bir gerilim alanı. Bir müze için doğru iklimlendirme, koleksiyonun korunmasının vazgeçilmez koşullarından biri. Dolayısıyla bundan vazgeçemezsiniz. Fakat aynı sistemler müzenin en önemli enerji tüketim kalemlerinden birini de oluşturuyor.
Burada bizim önümüzde hâlâ alacak çok yolumuz var. Hem koleksiyonu korumak hem de enerji tüketimini mümkün olduğunca azaltmak arasında daha iyi bir denge kurmanın yollarını arıyoruz. Bu konuda teknolojik gelişmeleri ve yeni uygulamaları takip etmeye devam edeceğiz.
Müzenin ziyaretçilerimizin yanı sıra, elektrikli araçlar için dışarıdan da kullanılabilen bir elektrikli şarj ünitesine sahip olması da bu yaklaşımın küçük örneklerinden biri.
Bence müzelerin iklim krizine ilişkin bir başka önemli sorumluluğu daha var: İklim krizini topluma anlatmak. Çünkü çevre sorunlarının çözümü yalnızca teknik ya da mühendislik meselesi değil; aynı zamanda bir farkındalık ve kültür meselesi. Bu nedenle önümüzdeki dönemde, özellikle COP31’in de gündeme taşıyacağı iklim meselesinin kültür kurumları ve kültürel miras açısından yeniden düşünülmesini çok önemli buluyorum. Müzelerin burada söyleyecek çok sözü olduğunu düşünüyorum.
Sonuçta sürdürülebilirliği bizim için yalnızca “Müze ne kadar az enerji tüketiyor?” sorusuyla sınırlamıyorum. Daha temel bir soru var: Müze, içinde bulunduğu dünyayı geleceğe nasıl taşıyacak? Bunun cevabı bazen bir koleksiyonu yüzlerce yıl korumak, bazen bir çocuğa Meles Deltası’nın neden kuruduğunu anlatmak, bazen de toplumun dikkatini henüz yeterince konuşulmayan bir çevre sorununa çekmek olabilir.
Ben Yaşar Müzesi’nin sürdürülebilirlik yaklaşımını tam da bu geniş çerçevede kurmak istiyorum: Kendisini geleceğe taşırken, içinde bulunduğu coğrafyanın da geleceğine katkı sunan bir müze olmak.
Son olarak dijital müzeler, ekomüzeler ve ziyaretçi odaklı yeni yaklaşımlar, müzecilik anlayışını hızla dönüştürüyor. Sizce geleceğin müzeleri hangi temel özellikleri taşıyacak? Yaşar Müzesi, bu dönüşümün neresinde konumlanıyor?
Geleceğin müzesi daha fazla teknoloji kullanan müze değildir. Ben müzeciliğin geleceğindeki temel sorunlardan birinin teknoloji eksikliği olduğunu düşünmüyorum. Hatta tam tersine, müzelerin günün trendleri içinde savrulmasını ve her yeni teknolojinin peşinden yetişmeye çalışmasını daha problemli buluyorum.
Çünkü müzecilik, içinde bulunduğumuz bu büyük hız çağında başka bir şey önerebilir: yavaşlamak. Bana göre geleceğin müzelerinin en önemli meselelerinden biri zamanı yavaşlatmak, hatta bir anlamda zamanı bükebilmek olacak. İnsanların birkaç saatliğine gündelik hayatın hızından çıkabildiği, geçmişle bugün arasında ilişki kurabildiği, düşünmek ve bakmak için kendisine zaman ayırabildiği mekânlar…
Bu nedenle geleceğin müzesini teknolojinin miktarı üzerinden tarif etmiyorum. Bana göre gelecekte de çok daha uzun bir zaman diliminde de önemli olacak müze; kültürel iktidarını terk eden, ziyaretçiyi edilgen bir alıcı olmaktan çıkaran ve son dönemde giderek güçlenen ziyaretçinin “müşterileşmesi” anlayışına direnen müze olacak.
Birlikte öğrenen, kendi sınırlarını aşan, toplumla beraber nefes alan, bulunduğu coğrafyayla birlikte düşünen ve toplumsal meselelerin içerisinde yer alan müzelerden söz ediyorum.
Dijital teknolojiler elbette bu dönüşümün önemli araçlarından biri. Fakat tek başına geleceğin müzesini tarif etmiyor. Teknoloji bir araç olabilir; asıl mesele müzenin insan, toplum ve dünyayla nasıl bir ilişki kurduğu.
Yaşar Müzesi’nin kendisini tam da bu dönüşümün içerisinde konumlandırmasını istiyoruz. Henüz çok yeni bir müze olduğumuz için bunu tamamlanmış bir model olarak sunmak da doğru olmaz. Biz de kendi sesimizi, kendi yöntemlerimizi ve kendi sınırlarımızı keşfediyoruz.
Ama yönümüz konusunda oldukça netiz: Müzeyi yalnızca içine girilen bir bina olmaktan çıkarmak; toplumla, sokakla, bulunduğumuz coğrafyayla ve onun meseleleriyle birlikte düşünen bir kuruma dönüştürmek.
Belki de geleceğin müzesi için en önemli soru “Daha ne kadar teknoloji kullanacağız?” değil.
“İnsana ne kadar zaman, düşünme alanı ve söz hakkı vereceğiz?”
Ben her çağda önemli olacak müzenin bu soruya iyi bir cevap verebilen müze olacağına inanıyorum.