
Çağdaş heykel sanatının uluslararası alandaki güçlü figürlerinden Jaume Plensa’nın anıtsal ölçekli dökme demir heykeli Juana, Haliç sahilinde yer alan Tersane İstanbul’da sanatseverlerle buluşuyor. Sanatçının Türkiye’deki ilk kamusal alan yerleştirmesi niteliğini taşıyan yedi metrelik heykel, kentin tarihî dokusuyla çağdaş sanatı etkileyici bir diyalogda bir araya getiriyor.
Çağdaş heykel sanatında küresel çapta derin izler bırakan Jaume Plensa’nın imzasını taşıyan Juana (2025), Tersane İstanbul’un sahil şeridinde izleyici karşına çıkıyor. Yedi metreye yaklaşan anıtsal boyutu ve dökme demir malzemesiyle dikkat çeken bu etkileyici çalışma, Plensa’nın bugüne kadar İstanbul’da kamusal alana taşınan ilk yapıtı olma özelliğine sahip. Ağustos 2026 sonundan Şubat 2027’ye kadar uzanan süreçte Tersane İstanbul sahilinde sergilenecek olan heykel, heykeltıraşın bu çaptaki bir üretimini Türkiye’de ilk kez doğrudan kent yaşamının merkezine taşıyor.
Haliç Kıyısında Yükselen Bir İçsel Yolculuk: “Juana”
Levent Çalıkoğlu’nun küratöryel rehberliği ve Contemporary Istanbul ile yürütülen diyalog doğrultusunda şekillenen çalışma; Jaume Plensa Studio ve Galerie Lelong’un desteğiyle Tersane İstanbul sahilinde hayat buluyor.
Juana, Haliç’in su yüzeyi, gün boyunca değişen doğal ışık ve eski Osmanlı İmparatorluk Tersanesi’nin (Tersane-i Amire) endüstriyel mirasıyla doğrudan bir diyalog kuruyor. Anıtsal boyutuna rağmen taşıdığı dingin ve içe dönük ifadeyle heykel, peyzajın geniş açıklığı içinde izleyicinin beden, çevre ve mimari algısını dönüştüren şiirsel bir karşılaşma alanı yaratıyor.
Juana’nın sergilenişi, Tersane İstanbul’un sanatı kentin ritmine dahil etmeyi hedefleyen uzun soluklu kamusal sanat stratejisinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Bu yaklaşımın odağında, çağdaş sanatın güçlü yapıtlarını günlük hayatın akışına katarak mimari, tarih ve peyzajla iç içe, kendiliğinden bir deneyim alanı yaratmak yer alıyor. Uluslararası sanatçıların üretimlerini İstanbul’un kamusal alanına taşıyan bu vizyon; Tersane İstanbul’u sanatın sadece sergilendiği bir mekân değil, doğrudan hayatın içinde yaşandığı bir çekim merkezi yapmayı amaçlıyor. Bu yerleştirme, 2025’te Galleria Continua ortaklığıyla G8–The Space’te izleyiciyle buluşan Arcangelo Sassolino’nun The State of Desire projesinin açtığı yolu devam ettiriyor. Tersane İstanbul’un kültür programında güçlü bir iz bırakan bu ilk adımın ardından, Jaume Plensa’nın Juana heykeliyle kurulan sanatsal diyalog doğrudan sahil şeridine taşınıyor; dünyanın önde gelen sanatçılarını İstanbul’la buluşturma yaklaşımı genişleyerek sürüyor.
Çağdaş Heykelin Evrensel Dili: Jaume Plensa’nın Sanatı
1955 Barselona doğumlu Jaume Plensa, kuşağının uluslararası alanda önde gelen ve en saygın heykeltıraşlarından biri olarak kabul ediliyor. Sanat eğitimini Barselona’daki Llotja School of Art and Design ile Sant Jordi School of Fine Arts’ta alan ve ilk kişisel sergisini 1980 yılında Barselona’da açan Plensa; kariyeri boyunca Berlin, Brüksel, İngiltere, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayıp çalıştıktan sonra bugün yaşamını ve atölye üretimlerini Barselona’da sürdürüyor. Sanatçının pratiği yalnızca heykelle sınırlı kalmayıp desen, baskı, kitap, sahne tasarımı, kostüm ve opera projeleri gibi çok geniş bir alana yayılsa da küresel çaptaki en güçlü etki alanını kentle ve izleyiciyle doğrudan temas kuran kamusal alan heykelleri oluşturuyor.
Plensa’nın sanat anlayışının merkezinde insan figürü, özellikle de yüz, baş ve insan bedeni yer alıyor. Eserlerindeki kapalı gözler, yukarıya doğru uzatılmış oranlar ve sakin ifadeler; portreyi belirli bir kişiyi temsil etmenin ötesine taşıyarak içe dönüş, düşünce ve derin bir sessizlik duygusunu öne çıkarıyor. Anıtsal ölçeği yalnızca görsel bir etki aracı olarak görmeyen heykeltıraş, büyük formları çevredeki mimari, kentsel doku ve insan akışıyla yeni bir bağ kurmak için kullanıyor. Bu yaklaşım sayesinde heykelleri, yer aldıkları mekânların simgesel birer parçasına dönüşüyor.
Sanatçının üretiminde harfler, kelimeler ve farklı kültürlere ait alfabeler de sıkça tekrarlanan temel unsurlar arasında bulunuyor. Dil, Plensa’nın yaklaşımında yalnızca bir iletişim aracı değil; kültürler, kimlikler ve insanlar arasında bağ kuran heykelsi bir malzeme niteliği taşıyor. Malzeme seçiminde sınır tanımayan sanatçı; dökme demir, çelik, bronz, reçine ve camın yanı sıra ışık, su ve ses gibi unsurlardan da yararlanıyor. Böylece maddenin somut ağırlığı ile hafıza, düşünce, ruhsallık ve sessizlik gibi soyut kavramları bir araya getiriyor. Plensa’nın kamusal işleri, izleyiciyi yalnızca esere uzaktan bakmaya değil, etrafında dolaşarak ölçeğini bedensel olarak deneyimlemeye ve bulunduğu mekânı yeniden algılamaya davet ediyor.
Kamusal alan, sanatçının kariyerinde Avrupa’dan Amerika’ya, Asya’dan Orta Doğu’ya uzanan geniş bir coğrafyada belirleyici bir yere sahip. Chicago Millennium Park için gerçekleştirdiği ve uluslararası kamusal sanat kariyerinin dönüm noktalarından biri olan Crown Fountain (2004) başta olmak üzere; İngiltere’deki Dream (2009), Antibes’teki Nomade (2010), Seattle’daki Echo (2011), Madrid’deki Julia (2018), Jersey City’deki Water’s Soul (2020), Indiana’daki Endless (2023) ve Taipei’deki The House of Light and Love (2024) öne çıkan kamusal çalışmaları arasında yer alıyor.
Uluslararası alanda çok sayıda ödülün sahibi olan Plensa; 1993’te Fransa Kültür Bakanlığı Chevalier des Arts et des Lettres, 1997’de Generalitat de Catalunya Ulusal Plastik Sanatlar Ödülü, 2005’te School of the Art Institute of Chicago fahri doktora unvanı, 2009’da Marsh Award for Excellence in Public Sculpture, 2012’de İspanya Ulusal Plastik Sanatlar Ödülü, 2013’te Velázquez Plastik Sanatlar Ödülü ile Ulusal Grafik Sanatlar Ödülü, 2021’de İspanya Güzel Sanatlar Liyakat Altın Madalyası ve 2025’te International Sculpture Center Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ne layık görüldü.
Plensa’nın günümüz sanat tarihindeki önemi, heykeli durağan bir nesne olmanın ötesine geçirerek insanla mekân arasında bağ kuran canlı bir deneyim alanı olarak kurgulamasından kaynaklanıyor. Eserleri kentlerin gündelik akışına dahil olurken sessizlik, kimlik, hafıza ve ortak insanlık hâli üzerine düşünmeye alan açıyor. 2026 yılında Almanya, Fransa, ABD ve İspanya’daki kişisel sergilerinin yanı sıra Prag ve Bengaluru’da yeni kamusal eserlerini izleyiciyle buluşturan sanatçı, çağdaş heykel ve kamusal sanat alanındaki uluslararası üretimine aktif biçimde devam ediyor.