
Çağdaş sanat alanında çalışan Sinem Yıldırım ile Ankara Ostim’de bulunan atölyesinde buluştuk. Sinem ile yol arkadaşı Didem Yıldırım’la kurdukları tasarım markaları ISUWA’dan ilhamla, üretimin imkânlarına, ulaştığı ya da tıkandığı alanlara, ilhamının eşlikçilerine dair bir söyleşi gerçekleştirdik.
Tasarımın kendisinden çok üretimin başladığı anı konuşmanın bir değeri olduğunu düşünüyorum. Sinem Yıldırım’ın bir tasarımcı olmasının yanında sanatçı olması, tasarım ile sanat arasındaki o geçişi de epey ilginç kılıyor. Üretim nerede başlıyor, nerede tıkanıyor, nerede kayboluyor ya da saklanıyor meselesi tasarım pratiğinin tamamını başka bir yerden düşünmeye açıyor. Çünkü günümüz hızlı tüketmeler çağında üretimi çoğu zaman bilgisayarın başına oturmak, eskiz yapmak, malzeme seçmek ya da ilk görseli oluşturmak olarak anlıyoruz. Oysa tasarımcı için üretim belki de çok daha önce başlıyor. Bir şeyi fark ettiği anda, bir problemle karşılaştığında, bir imge, nesne, konuşma ihtiyacı ya da deneyimin onda bir şey uyandırdığı anda. Çoğu zaman tasarım olarak adlandırılmamış bir fikrin zihinde dolaşmaya başlamasıyla belki.
Tasarım sadece sonuç evresinde gördüğümüz bir şey değil. Bakma, seçme, ilişkilendirme ve düşünme biçimi. Bir nesneye nasıl baktığımız, neyi yan yana getirdiğimiz, neyi dışarıda bıraktığımız, malzemeyle nasıl ilişki kurduğumuz ve henüz ortada hiçbir şey yokken bile bir ihtimali görebilmek tasarımın yolculuğu oluyor. Belki tasarım, bir şey yapmaya başlamadan önce dünyaya bakma biçimimizle başlıyor. Bugün geriye baktığında, ileride ne görüyorsun sorusu, sanattan bağımsız ama sanatla çok da iç içe.
Seni üretmeye iten ilk şey neydi?
Çok küçük yaşlarda başladı. Aslında bence hepimizde üretme hâli çok küçük yaşlarda, oyunla birlikte başlıyor. Oyun öyle bir şey; bir şey kurarsın, yeni bir şey yaratırsın, kendi kurallarını belirlersin. Bir anlamda oynayarak öğreniriz. Sonrasında oyuncaklar giriyor işin içine. Örneğin benim hiçbir zaman oyuncak bebek isteme gibi bir durumum olmadı. Bana alınan bir bebekle de pek oynamadım. Ama arkadaşlarımın bebeklerine kıyafetler diktiğim, ayakkabılar yaptığım çok olurdu. Hep kendi oyunumu kendim kurardım. Tencereler, tavalar, o an etrafımda ne varsa… Onları başka bir şeye dönüştürerek oynardım. Bugün üretim biçimime baktığımda da aslında bunun çok değişmediğini düşünüyorum. Çünkü başka türlüsü bildiğim bir şey değil. Bir şeyi olduğu hâliyle kullanmaktan çok, ona başka bir anlam, başka bir form kazandırma ve kendi dünyamı kurma hâli çok küçük yaşlardan beri benimle.
ISUWA’da üretime takı tasarımlarıyla başladık, ardından mobilyaya geçtik. Ancak ilk mobilya çalışmalarımız istediğimiz gibi ilerlemedi ve pandemiyle birlikte bu alana ara verdik. Takı tasarımlarına devam ettikten sonra, geçen yıl yeniden mobilya ve ev aksesuarları üretmeye başladık. San Francisco’daki SFMOMA ve Fondation Louis Vuitton için hazırladığımız ürünler var. Ağustos sonu, eylül başı gibi ise bu ürünler New York’taki MoMA Design Store’da da yer alacak. Çoğunlukla metal kullanıyoruz. Bazen parçalar birbirine yaklaşıyor, bazen uzaklaşıyor; aralarında bir ilişki kurup kendi yollarını buluyorlar.
Didem de burada. Birlikte çalışıyorsunuz. Karşılaşma anınız nasıl oldu?
Didem bir gün bana marka kurmak istediğini söyledi. Bana göre daha analitik ve akılcı biri. O da o sırada takı tasarımı yapıyordu. “Neden birlikte olmasın?” diye düşündük ve ISUWA, Didem’in ön ayak olmasıyla kuruldu. Markayı kurduktan sonra takı tasarımlarına başladık. İlk olarak Vakkorama’da yer aldık, ardından Türkiye’deki müzeler ve sonrasında yurt dışı geldi. Bir noktadan sonra yalnızca takı bizi tatmin etmemeye başladı. Bu sırada kurumlara tasarım danışmanlığı yapıyorduk ve farklı markalara koleksiyonlar hazırlıyorduk. Bir gün çalıştığımız büyük bir projeden ödeme alamadık ve proje gerçekleşmedi. Ben çok üzülmüştüm, Didem ise “Üzülmeyelim, bu kadar çalıştık bu tasarımları kendimiz için üretiriz” dedi. ISUWA’nın bugünkü hâline giden süreç biraz da böyle şekillendi ve bu olayla home koleksiyonuna başladık. Hayatımızda kötü olarak gördüğümüz şeylerin ve kırılmaların zamanla bize başka ve güzel yollar açtığını düşünüyorum.
Didem benden daha organik ve renkli çalışıyor. Organik formların çoğu onun tasarımlarından çıkıyor. İkimiz de aynı üniversitede mimarlık okuduk; Didem daha sonra hukuk fakültesinden mezun oldu. Ben başlangıçta renk kullanmamak için çok direndim. Mimarlık eğitimi ister istemez daha minimal ve az renkli bir bakış açısı kazandırıyor. Renk konusunda çok tartıştık ama sonunda denemeye karar verdik. Bugün renk ve desen, ISUWA’nın kimliğinin en önemli parçalarından biri. Ben daha çok geometri ve tekrarlar üzerinden ilerliyorum; Didem ise doğayı, çiçekleri ve organik formları tasarıma taşıyor. Son dönemde, proje bazlı olarak, sandalyelerde Erdal Duman da üretim sürecimize dahil oldu.
Metalle çalışma fikri nereden geldi? Metalden evvel düşündüğünüz başka bir malzeme var mıydı?
Metalden önce pleksiyle başladık. O dönemde üniversitedeydim ve maket atölyesinde pleksi atık malzeme olarak çıkıyordu. Bu malzemeleri değerlendirerek, yirmili yaşlarımızdayken yeni bir koleksiyon yarattık. Ardından takıyla birlikte pirince geçtim. Pirinç, takıda çok kullanılan bir malzeme ve zamanla onu da öğrenmeye başladım. Sonrasında şöyle düşünmeye başladık: Biz zaten bu malzemeleri boyuyoruz, üzerlerini bir şekilde kaplıyoruz. O zaman takıda illa değerli bir metal kullanmak gerekiyor mu? Değersiz görünen bir malzemeden de değerli bir şey üretilebilir aslında. Bu düşünce bizi yavaş yavaş metale yöneltti. Metal bizim için sadece bir malzeme değil, aynı zamanda tasarımı şekillendiren bir unsur. Çok fazla üretim tekniğine ve farklı uygulamalara olanak tanıyor. Üstelik Türkiye’de metal konusunda çok güçlü bir üretim altyapısı var. Şu an bulunduğumuz OSTİM de bunun için çok avantajlı bir bölge. Burası bir sanayi bölgesi ve burada neredeyse her şey metalle ilişkili. Dolayısıyla malzemenin kendisine ve farklı üretim tekniklerine çok yakınız. Atölyemizin burada olması da bu açıdan bizim için önemli. Örneğin seramikle çalışan bir sanatçının burada olmasına gerek olmayabilir ama bizim üretim biçimimiz için burası çok doğru bir yer.
İlk etapta aklında biçimsel bir karşılığı var mı? Yoksa ürünler bir araya geldiklerinde ya da sen onları yan yana getirdiğinde mi, yani süreç içerisinde mi karar veriyorsun?
Tasarım benim için kesinlikle eskizle başlıyor. Mimarlık eğitiminden gelen bir alışkanlık bu. Bizim zamanımızda eskiz çok önemliydi; şimdilerde eskisi kadar eskiz çizilmiyor. Ben de önce çizerek başlıyorum, sonra bilgisayara geçip tasarımı orada geliştiriyorum. İlk aşamada tasarım bitmiş gibi geliyor. Ama atölyeye geldiğimde aslında bitmediğini görüyorum. Tasarımı malzeme ve üretim tekniğiyle birlikte görmeye başladığımda her şey farklı bir noktaya gidiyor. Bazen bilgisayarda çizdiğim formun malzemede karşılığı olmuyor ya da üretim tekniği onu mümkün kılmıyor. Tam da o noktada süreç yeniden başlıyor. Çalıştıkça farklı formlar, yeni fikirler ve hatta farklı koleksiyonlar ortaya çıkıyor. Dolayısıyla tasarım hiçbir zaman kâğıt üzerinde ya da bilgisayar ekranında başladığı haliyle kalmıyor; malzemeyle ve üretim tekniğiyle karşılaştığında dönüşüyor.
Gittiği yol seni mutlu ediyor mu? Yani süreç içerisinde işin aktığı yerden bahsediyorum. Anlattıklarından çünkü biraz süreç içerisinde karar verdiğini anlıyorum.
Gittiğim yol tüm zorluklarına rağmen beni gerçekten çok mutlu ediyor. Çünkü süreç, tasarımın kendisini şekillendiriyor. Bence her şeyin ötesinde önemli olan sadece ortaya çıkan ürün değil, o ürünün geçirdiği süreç. Süreç bizi geliştiriyor, öğretiyor ve tasarımı dönüştürüyor. Bu noktada atölyenin de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de gözlemlediğim kadarıyla tasarımcıların atölyede çalışması çok yaygın değil. Sanki Türkiye’de tasarımcıları daha steril, daha temiz alanlarda çalışırken görmek istiyorlar. Oysa yurt dışında bunun tam tersi bir yaklaşım var. Tasarımcıların kendi atölyeleri oluyor; sadece tasarımlar, çizimler değil, mock uplar, prototipler, hatta belki ürünler orada üretiliyor. Atölye benim için biraz mutfak gibi. Elinizde bir tarif olabilir ama mutfağa girdiğinizde malzemelerle karşılaşınca tarif değişebiliyor, yeni bir şey ortaya çıkabiliyor. Burada da aynı şey oluyor. Tasarımın ve üretimin bütün aşamalarının birbirini etkilediği, her şeyin piştiği yer aslında atölye.
Biraz görerek ve o malzemeye dokunarak; bir yandan işlendiği sürece bakarak, bazen dediğin gibi gerçekten kafandaki şey malzemeye döktüğün zaman bambaşka bir şeye de dönüşebiliyor. Yanlış üretilen ve sana gönderilmiş bir parça belki yeni bir ürüne dönüşebiliyor. Sen bu ürünleri şayet steril bir alanda çalışsaydın, belki böyle bir süreç çıkmayacaktı ortaya. Belki istediğin gibi bir şey çıkacaktı ama “o” olmayacaktı. Ama onu o başkalaştığı zamanda yakalıyorsun ya biraz, o hep kıymetli geliyor bana. Hatanın içinden başka bir şey çıktığını da görmek mutluluk verici.
Hata benim için zaman içinde anlamı değişen bir şey oldu. Eskiden, örneğin bilgisayarda çalışıp hiç atölyeye gelmeseydim ve beni arayıp “Sinem Hanım, burada bir yanlışlık oldu” deselerdi, muhtemelen “Göndermeyin” derdim. Ama atölyede çalışmaya başladıkça hatayı görmeye ve onun içindeki ihtimalleri fark etmeye başladım. Bazen öyle hatalar oluyor ki, “Bu bilinçaltımda olan bir şey miydi acaba?” diye düşünüyorum. Boyayla ilgili olabiliyor, kesimle ilgili olabiliyor; bir parça küçük ya da büyük gelebiliyor. Bazen tornaya bir ürün veriyorsun, bambaşka bir form ortaya çıkıyor. Ve bu hatalar sayesinde çok farklı ürünler üretmeye başladık. İnanılmaz sonuçlar çıktı ortaya. Eskiden, mimarlık geleneğinden gelen biri olarak hata benim için pek kabul edilebilir bir şey değildi. Şimdi ise hatanın, tasarım sürecinin bir parçası olabileceğini ve bazen hiç düşünmediğimiz yeni bir kapı açabileceğini düşünüyorum.
Şunu çok merak ediyorum. Aslında bir noktada başladığın, ürünü belki aldığın, belki almadığın, belki ürünü kenarda bıraktığın, unuttuğun; bir noktada tekrar o ürünün sana geri döndüğü anlar.
Çok oluyor hem de fazlasıyla. Bazen üniversitede aldığım eski notlarıma ve eskizlerime bakıyorum. Örneğin birinci sınıftayken kapı kolları gibi bazı şeyler çalışmışım. Yıllar sonra tekrar baktığımda, “Aaa, tamam, bunları şimdi kullanabiliriz” diyorum. O zaman yaptığım bir şey, bugün başka bir tasarıma dönüşebiliyor. Sanat üretiminde de bunun biraz böyle olduğunu düşünüyorum. Bazen bir şeyi hemen sonuçlandırmamak, kenara bırakmak ya da hiç dokunmamak da iyi bir şey. Çünkü zaman geçtikçe siz de değişiyorsunuz, bir şeyler birikiyor ve o fikir yeniden karşınıza çıktığında ona başka bir gözle bakabiliyorsunuz. Bir anlamda bazı fikirlerin de pişmeye ihtiyacı var. Bazen beklemek, üretmenin kendisi kadar kıymetli.
Durduğun anlar oluyor mu? Yoksa sürekli bir üretim içinde misin? Ya da kendini durdurduğun zamanlar var mı?
Ben duramıyorum. Üretim geleneğinden gelen biriyim; çocukluğumdan beri böyle. Durduğum zaman kendimi çok daha depresif hissediyorum. Ama şöyle bir durumum var: Çok uzun süre aynı şey üzerinde çalıştığımda hislerim ve algılarım biraz körelebiliyor. Bir noktadan sonra düşünemiyorum ve göremiyorum. Bunun için kendime bir üçgen kurdum. Tamamen bir üretim üçgeni gibi düşünüyorum: Bir tarafta senaryo, bir tarafta sanat, diğer tarafta tasarım var. Bir alandan sıkıldığımda, o sıkıntıyı geride bırakmak için diğerine geçiyorum. Diğer alanda üretmeye başladıkça hem zihnim açılıyor hem de bir süre sonra uzaklaştığım alana geri dönmek kolaylaşıyor. Hatta bazen bıraktığım alana dönmemek için diğer alanda daha çok üretmem gerekiyor.
Beni götürüp “Sinem, bir ay boyunca hiçbir şey yapma, otur ve dinlen” deseniz yapamam. Kesinlikle yapamıyorum. Mutlaka bir şey üretmem gerekiyor. Bu biraz çocukluktan gelen bir şey; küçükken de böyleydim. Sanırım benim için üretmek sadece yaptığım bir şey değil, aynı zamanda yaşama biçimim.
Oyun dediğin için burada kalmak iyi olabilir. Üretimin bir mekânı olmayacağına inanan insanlardan biriyim. Bazen yolculuğun kendisi de vardığın sonuçtan seni çok uzaklaştırmış bile olsa, o yolun ve yolculuğun da önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü süreç içerisinde aslında öğrenmeye ve yeni yollar açmaya başlıyoruz. Bir mekânsızlık durumu var ama burada boşluğun ortasında iş üretelim gibi bir yerden bahsetmiyorum. Belki de bu da mümkün ama biraz daha bir yere ait olmama ve kendini mümkün olduğunca o salıverme, bırakma hâlinden bahsediyorum. Sinem olarak şu an buradasın, burada üretiyorsun. Ama seni dünyanın başka bir yerine de gönderseler sen yine orada da başka bir şeyler üretmeye devam edeceksin. Belki oranın şartlarıyla. O yüzden mekânsızlık fikrini ve yolculuğun kendisine bakma kısmını da düşünmek gerekiyor. Çünkü senin tasarım yolculuğunda, en azından seni tanıyan, bilen birisi olarak, o süreçlerin de çok etkili olduğunu düşünüyorum. Bir tarafta üretim yolculuğun var ama diğer tarafta belki bilerek, belki bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek açtığın yollar da var. O ürünün kendisi zaman içinde bir amaçtan ziyade araçsal bir şeye de dönüşebiliyor ve sana yeni ve daha başka yollar açıyor.
Doğru, çok haklısın. Mekânsızlık üzerine düşününce, ait hissetmek ya da kendini bir yere aitlik üzerinden kurmak meselesi geliyor aklıma. Ben de kendimi çok fazla bir yere ait hisseden biri değilim. Bunun dönemsel bir durum mu, yoksa yaşadığımız zamanla mı ilgili olduğunu da bilmiyorum. Yolda olma fikrini seviyorum. Farklı yerlere gitmek, başka koşulların içinde üretmek ve o yolculuğun kendisinden bir şeyler çıkarmak bana çok yakın geliyor. Ama galiba ne olursa olsun, geri dönebileceğim bir mekânın var olduğunu bilmeye de ihtiyacım var. Şu anda benim için böyle iki yer var. Birisi buradaki atölye, diğeri ise İstanbul’daki evim. “Şimdi gidip orada şunu yapacağım, sonra buraya döneceğim” diyebildiğim iki yer.
İşlerin kendi hareketliliği de bir yolculuk sanırım. Şu an dolaşıyorlar ve söylemeye çalıştığım biraz böyle bir şeydi. Onlar bir şekilde Sinem’i gezdiren şeyler oluyor. Örneğin bir film yapıyorsun, belki o filmin yönetmeni, senaristi, belki ekibi olarak gezemiyorsun ama yine de isimler geziyor aslında. Dolaşım alanı açılıyor. O dolaşımın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bunu sadece bir marketing ya da PR gibi bir yerden söylemiyorum. İsminin dolaşımda olmasının bir yandan yadsınamaz bir etkisi de var. Karşılaşma alanları yaratıyor. Farklı ekosistemlerin aslında iç içe geçmesine sebep oluyor.
Kesinlikle. Ben hayatta hiçbir şeye kolay kolay hayır diyemeyenlerdenim. Tabii ki kendi kurallarım ve sınırlarım var ama biri gelip “Şöyle bir iş var” dediğinde çoğu zaman “Tamam, yaparım” diyorum. Hatta bazen yapamayacağım şeylere bile atlıyorum. Çünkü onu bir süreç ve yolculuk olarak görüyorum: Dene, çok çalış, öğren. Bu şekilde aslında hiç bilmediğim ama zaman içinde öğrendiğim çok şey oldu. Benim hayatımda hiçbir zaman bir noktadan diğerine büyük bir sıçrama olmadı. Hep küçük adımlarla, deneyerek ve çalışarak ilerledim. Dışarıdan bakıldığında belki oldukça yavaş görünen bir süreçti ama bütün bu deneyimlerin birikimiyle bugün buradayım. Benim yolculuğum da biraz böyle, adım adım ve birbirini besleyen deneyimlerle ilerledi.

Onun bir zamanı var mı emin değilim. Bir tarafıyla çok kişisel bir şey. Materyal ne olursa olsun, hâlâ bir şeylerin üretiliyor olmasının sebebi biraz bu zaten. Bu kadar çeşitliliğin hâlâ devam ediyor olması. Gittiğimiz yollar bir noktada ayrılıyor çünkü. Bazen durmayı biliyorsun, bazen devam ediyorsun. O dinlenme anlarımız ve mola anlarımız pek çok süreci etkiliyor. Başka bir şeye çeviriyor.
Üretim konusunda ben de böyle düşünüyorum. Kafam inanılmaz hızlı çalışıyor. Örneğin bana “Bir afiş çalışacağız” denildiğinde, o anda kafamda mutlaka bir şeyler oluşmaya başlıyor. Ama fikirle onu hayata geçirmek ve karşılığını almak arasında başka bir süreç var. Sanırım bu biraz zamanla ilgili. İnsanlar her şeyin çok kolay ve çok hızlı olmasını istiyor ama çoğu zaman hiçbir şey umduğumuz gibi ilerlemiyor.
Ben adım adım ilerlemeyi seviyorum. Ne üretirsen üret ne yaparsan yap, bir sonraki adıma geçiyorsun. Bizim sürecimiz de biraz böyle. Elbette bazen çok hızlı ilerleyebiliriz ama beni asıl mutlu eden şey bu değil. Çok hızlı bir yerlere ulaşsaydım ne olurdu bilmiyorum; belki de bir noktada sönerdim. Benim için süreç biraz oyunlardaki bölümler gibi. Bir bölümü geçiyorsun, sonra “Tamam, şimdi sırada ne var?” diyorsun. Her yeni üretim de bir sonraki bölümü açıyor.
Bir işin estetik olması mı, işlevsel olması mı senin için daha önemli?
Elbette fonksiyon çok önemli. Özellikle bir sandalye tasarlıyorsanız sırt açısı, oturma yüksekliği, ergonomisi ya da taşıyıcılığı tartışılmaz kriterler. Bunları görmezden gelerek iyi bir tasarım üretmek mümkün değil. Ama dürüst olmam gerekirse, ben fonksiyonu ihmal etmeyen ama ağırlık merkezini estetikte kuran bir yerde duruyorum. Çünkü bir objeyle ilk ilişkimizi çoğu zaman işlevi değil, estetik dili kuruyor. Bizi ona yaklaştıran şey formu, oranı, rengi ya da yarattığı duygu oluyor. Benim için estetik yalnızca güzel görünmek demek değil. Bir nesnenin karakterini, duygusunu ve insanla kurduğu ilişkiyi belirleyen bir dil. Bu yüzden işlevi çözen ama hiçbir duygu uyandırmayan bir objeyi eksik buluyorum. İdeal olan elbette estetik ve fonksiyonun birlikte çalışması. Ancak ikisi arasında bir öncelik vermem gerekirse, fonksiyonu göz ardı etmeden estetik tarafa biraz daha yakın olduğumu söyleyebilirim. Çünkü insanların yalnızca kullandıkları değil, aynı zamanda bakmaktan ve birlikte yaşamaktan keyif aldıkları nesneler üretmeye çalışıyorum.
Burada bu sanayinin içinde olma fikrini biraz dinlemek isterim senden. Çoğu zaman evde ya da şehirdeki atölyede buradaki pratik imkânları bulamayabilirsin. Sanayi bir taraftan kolektif bir üretim, farklı disiplinlerin iç içe geçtiği bir yapı. Buradaki atölyede örneğin büyük işler üretiliyor. Ama sen bunların yanında çok daha küçük işler üretiyorsun.
İstanbul’da da küçük bir atölyemiz var. Balat’ta yaşıyoruz ve evin bir katı aslında atölye. Orada daha küçük şeyler yapıyoruz; çoğu zaman ilk modelleri çıkarttığımız karton ve kâğıtla çalışıyoruz. Ama bir noktada mutlaka “Bunun gerçeği nasıl olacak?” diye düşünüyorsun. O yüzden üretimi gerçek malzemeyle görmek bizim için çok önemli. Buraya, atölyeye geldiğimizde ise önce Erdal (Duman) var. Erdal, çok iyi bir sanatçı olmasının yanı sıra üretim tekniklerine de çok hâkim. Bir de burada birçok farklı atölye var. Zaman içinde çoğuyla arkadaş olduk. Bir şey için “Acaba bunu kesme şansımız olur mu?” diye arıyoruz, bazen ertesi gün parça elimizde oluyor. Bazen de dolaşıp ihtiyacımız olan ara malzemeleri bulmaya çalışıyoruz. Bu kolektif üretim hâli benim için çok değerli. Burada bir de farklı insanlarla karşılaşma hâli var. Artık oldukça steril bir hayat yaşıyoruz; benzer sınıftaki insanlar aynı yerlerde yaşıyor, aynı çevrelerde dolaşıyor. Başka insanların nasıl yaşadığını, ne düşündüğünü çoğu zaman bilmiyoruz. Burası ve Balat biraz bu anlamda birbirine benziyor. Her çeşit insanla karşılaşabileceğiniz, kesişebileceğiniz, dostluk kurabileceğiniz yerler. Bazen biri geliyor, kahvesini ya da çayını içiyor, sohbet ediyoruz ve gidiyor. Bu karşılaşmalar da üretimin kendisi kadar değerli.

O zaman şöyle diyebilir miyiz? Bütün bu anlattıklarının özelinde hep bir hikâye var ve işlerini biraz da o hikâyeler üzerine kuruyorsun. Bir nesne gördüm ve bunu o zaman tasarlayalım gibi bir yerde değilsin gibi. Öbür türlü biraz kopya gibi hissettiriyor bana. Elbette ilham verebilir. Sanatçı bir arkadaşım rüzgâr tribünlerinin dönüşünden ilham aldığını söylemişti. Ama elbette günün sonunda işlerin hikâyesi çok başka oluyor. Tasarım ve üretilen materyalde ben şu konunun da çok karıştırıldığını da düşünüyorum. İşlevsel bir şey üretilmiş, bunu kullanıyoruz. Örneğin bir kolye. Kullanıyorsun, ucu kopuyor ve yaptırıyorsun. Ama sanki sadece o işlevi yerine getirmek için üretilmiş ve ötesinde bir hikâyesi ya da süreci yokmuş gibi. Sanatçının oradaki o işe nasıl şekil verdiği, ne gibi süreçlerden geçtiği, yanılmaları… O kısmı senden dinlemek isterim.
Çok değişiyor. Hikâyeden de öte, tasarım alanında benim için bir ürünün keyif vermesi çok önemli. Bir ürün alırken de biraz haz üzerinden bakıyorum. Onu görmek bana keyif verecek mi? Gündelik hayatta onu kullanmak bana iyi gelecek mi? Gündelik hayatta kullandığımız birçok üründe bunun gözden kaçırıldığını düşünüyorum. Cam bardaklar, tabaklar, mobilyalar, her gün kullandığımız olmazsa olmaz nesneler… Aynı maliyetlerle çok daha farklı şeyler de yapılabilir. Bizim çıkış noktamız biraz burada: Ürünün keyif vermesi. Ama elbette bazı işlerin farklı hikâyeleri var. Bazen daha politik, bazen daha toplumsal meseleler üzerinden düşündüğümüz işler oluyor. Bazı ürünler doğrudan bir hikâyeden yola çıkarak ortaya çıkıyor. Ama bazı ürünlerin hiç hikâyesi olmayabiliyor. İki parçayı yan yana getiriyorsun ve bir bakıyorsun, ortaya harika bir şey çıkmış. O ürün de kendi hikâyesini bu şekilde oluşturmaya başlıyor. O yüzden her şeyin mutlaka bir hikâyesi var diyemem ama her ürün eninde sonunda hikâyesini yaratıyor diyebilirim. Elbette her zaman bir şeylerden ilham alıyorum. Ama mümkün olduğunca çalıştığım alanın dışından beslenmeye çalışıyorum. Tasarım yapıyorsam tasarım alanındaki işlere bakmak yerine başka alanlara bakmak bana daha doğru geliyor. Çünkü doğrudan aynı alana bakarsanız, sonunda yine aynı yere gidiyorsunuz. İlhamı başka yerlerde aramak daha özgün sonuçlar doğuruyor. ISUWA’nın temelinde de bu var: Özgün olsun ve daha önce yapılmamış bir şey olsun. Bunun etrafında dolaşıyoruz. Ve tabii bizim için tasarım biraz da gündelik hayata keyif katma hâli. Sanırım bundan sonra da bizi heyecanlandıran şeylerin peşinden giderek üretmeye devam edeceğiz.