15 NİSAN, PAZARTESİ, 2019

Mekânsal Üretimlerde Kolektif Kesişmeler

İzmir’de yer alan Hayy Açık Alan’ın güncel sergisi “İyi Saatte Olsunlar”, bulunduğu şehirden Darağaç ile Ankara’dan Pelesiyer kolektiflerini bir araya getiriyor. Adını, kurulduğu mahalleden alan Darağaç 2016’dan bu yana mahalleliyle iç içe yürüttükleri kolektif üretimlerle bilinirken, Ankara’dan Pelesiyer ise bireysel üretim pratiklerinden uzak, mekâna özgü araştırmalarıyla şekillenen deneysel çalışmalara odaklanıyor. Darağaç ve Pelesiyer’in bir araya geldiği “İyi Saatte Olsunlar” sergisi, 19 Nisan’a kadar ziyaret edilebilecek.

Mekânsal Üretimlerde Kolektif Kesişmeler

Darağaç kolektifi (Ayşegül Doğan, Cenkhan Aksoy,Fatih Altan, Tuğçe Akay, Ali Kanal ve Cem Sonel), bulundukları alanda nesillerdir aktarılan komşuluk ilişkileriyle onlara ait pek çok hikâyeyi, Pelesiyer (Alper Aydın, Ali Şentürk, Hüseyin Arıcı, Mert Acar ve Sultan Burcu Demir) ise ilk üretim noktaları Dam’dan beslenen kimsenin girmek istemeyeceği türden mekânlara ait anlatılarını onları yeniden yorumlayan Papatya Tıraşın’ın hikâyeleriyle farklı bir açıdan ele alıyor. Pelesiyer ve Darağaç topluluklarıyla “İyi Saatte Olsunlar”da bir araya geldikleri noktalar üzerinden hem seçkideki işlerini hem de kolektif olmanın bireysel üretime etkilerini konuştuk.

Pelesiyer ve Darağaç kolektiflerinin kuruluşlarından ve “İyi Saatte Olsunlar”a uzanan iş birliği sürecinizden kısaca bahseder misiniz?

Pelesiyer Sanatçıları

Alper Aydın: 2012 yılında Hacettepe’de yüksek lisans öğrencisiydim ve oraya başka bir okuldan geldiğim için hem dostluk anlamında hem de bir şeyler üretmek konusunda aynı heyecanı ve tutkuyu hissettiğim arkadaşlar arıyordum. Bu bağlamda okula geldiğimde tanıştığım ilk insanlardan biri Ali Şentürk oldu, Ali beni Hüseyin’le tanıştırdı, Burcu ise hocamız ve arkadaşımızdı, Mert’le aynı yerde oturuyorduk ve üniversite yolunda sürekli karşılaşıyorduk. Konuşmalarımız esnasında yeni fikirlerimizden bolca bahsediyor ve aynı şekilde yeni malzemeler deniyorduk. Hatta bu konuşmaları bir üst noktaya taşıyarak evlerde toplanıp portfolyo inceleme geceleri gerçekleştirdik, bu çok güzel bir durumdu çünkü objektif bir şekilde birbirimizi eleştirebiliyor, bir çalışmayı bir yerden alıp başka bir noktaya götürebiliyor ve yeni fikirlere kapı aralayabiliyorduk. Bu konuşmalar süresince anladık ki aslında hepimiz üretimlerimiz esnasında sınırlı mekânların dışına çıkmak istiyoruz. Bu istek karşısında bireysel olarak hareket etmek yerine bir grup olarak hareket etmenin daha anlamlı ve eğlenceli olabileceğini düşündük. Grubun adını Ali'nin annesiyle olan bir hikâyeden yola çıkarak Pelesiyer koyduk. Darağaç ile iş birliğimizse bu sefer aynı yerlerde yaşamayan ama farklı coğrafyalarda aynı heyecanı ve tutkuyu hisseden, bizim gibi hareket eden bir grup olduğunu gördüğümüzde başladı. Sonrasında ortak bir proje yapmaya niyetlendik ve böylece “İyi Saatte Olsunlar” sergisi çıktı ortaya.

Ali Şentürk: Darağaç ile sosyal platformlardan birbirimizi takip ediyorduk. Bizi tanıştırarak bir araya getirense Hayy Açık Alan oldu. Farklı şehirlerde ve o şehirlerin atıl bölümlerinde yeni bir dil arayışında olan, şahsına münhasır iki grubun ilk buluşmasıysa, Darağaç topluluğunun bizlere yapmış olduğu İzmir davetleriyle başladı. Bizimle paylaştıkları mekânlar aslında yaşadıkları mekânlardı. Yaşadıkları bölge, kendi içinde sizi görsel anlamda da başka yerlere götüren bir yer. Biz bir inisiyatif olarak mekânlarımızı seçerken ya da ararken, Darağaç’ın yaşadığı mekânlarda üretiyor oluşu inanılmaz etkili geldi bana. Hayy Açık Alan’ın daveti üzerine ortaya çıkan bu sergide bizler, plastik ya da görsel anlamda güzelin dışındaki hikâyelerin hikâyesine uzanan deneysel bir sergi hazırladık diyebilirim.

Mert Acar: Pelesiyer’e 2015 yılında katıldım ama Pelesiyer’in tüm üyeleri zaten Hacettepe Güzel Sanatlardan arkadaşım olduğu için kuruluşundan itibaren takip ediyordum. Hatta Ali Şentürk ilk sergilerinden önce benden Pelesiyer için bir logo yapmamı istemişti. Hâlen benim yaptığım logoyu kullanıyoruz. 2014 yılında grafik tasarım alanından uzaklaşarak sanat alanına yaklaşmaya başladığım süreçte, Ali’yle düşündüğüm projeleri konuşurken kendimi bir anda Pelesiyer’in bir üyesi olarak buldum. Geriye dönüp baktığımdaysa Pelesiyer ile geçirdiğim yaratıcı süreçten çok şey öğrendiğimi söyleyebilirim.

Darağaç’tan uzun süredir haberim vardı ama Hayy Açık Alan’dan Saliha Yavuz sayesinde ilk defa bir araya gelerek ortak bir üretim yapma şansı yakaladık. Süreç boyunca grubun üyeleriyle hem online ortamda hem de yüz yüze birçok defa görüşerek sergiyi kurguladık. Serginin kurulum sürecinde Darağaç mahallesini de gezme fırsatımız oldu. Cenkhan Aksoy, Ali Kanal ve Cem Sonel ile hem atölyeleri hem de mahalledeki eski, terk edilmiş fabrika alanlarını gezdik. Bence Darağaç’ta bizim gibi insanların pek bulunmak istemedikleri yerlerde bulunmayı ve oralarda üretim yapmayı seven bir yapıya sahip. Bunun bizi yakınlaştıran bir etkisi olduğuna inanıyorum.​

Sultan Burcu Demir: Pelesiyer Hüseyin, Ali ve Alper’le başlar. İlk projede benim de yer almamı istediler ben de heyecanlanarak kabul ettim. İlk projemiz Dam oldukça ilginçti. Hüseyin’in keşfettiği, yerleşim yeri olan ama aynı zamanda öyle olmayan bir mekânda, kendi sanat pratiklerimizden uzaklaşmaya çalışarak farklı farklı projeler ürettik. Mekânın sıra dışılığı ve bizim şehirden uzaklaşarak, meskûn mahalin sınırında, alışık olmadığımız şekilde sanat üretmeye çalışmamız hepimize ayrı bir üretim deneyimi yaşattı. Pelesiyer, bu ilk projeyle kendini tanımlamış oldu. Etrafımızda görmeye alışık olduğumuz sanat üretim biçimlerini ötelemek için eylemlerimize devam ettik. Darağaç ve Pelesiyer karşılaşması bu bağlamda hem keyifli hem de anlamlı oldu diyebilirim. Bizim şehrin araflarını bulma çabamız, Darağaç’ınsa mahalleden insanların katılımıyla şekillenen işler üretmeleri, bence birbirini tamamlayabilecek bir zıtlığı barındırıyor.

Darağaç Kolektifi: İzmir’de 2013 yılının sonlarına doğru atölye arayışındayken ekibimizden Ayşegül Doğan, Darağaç mahallesini keşfetti ve sonrasında Güneş Topalöz ile atölyelerini tuttular. 2014 yılında Cenkhan Aksoy, 2015 yılındaysa Fatih Altan, Cansu Çakar ve Ali Cem Doğan’ın Darağaç’a yerleşmesinin ardından mahalleliyle iç içe bir hayat sürmeye başladık. O dönemler Burak Dikilitaş da mahalleye yoğun bir şekilde gelip gitmeye başladı ve o zamandan beri iş birliğimiz devam ediyor. Burası için yarı sanayi yarı yerleşim bölgesi diyebiliriz çünkü hem merkezî bir yer hem de merkezin dışında kalıyor biraz. Bir sanatçı içinse iyi bir laboratuvar ve deney alanı, maddi olarak da bizi zorlamıyor diyebiliriz. Kısacası buradaki tüm faktörler bizden yana ve çalışmak için de nispeten rahat bir ortam var. 2016 yılında kurulan Darağaç, mahalleliyle gelişen diyaloğumuzdan doğdu. Bahsi geçen diyaloğun temelindeyse Darağaç’ın hikâyesini yeni iletişim biçimleriyle ele alma ve bu bağlamda mahallenin tamamını bir tür ifade alanına dönüştürme fikri yatıyor. Aslında mahallenin ismi Umurbey, eskiden Darağaç deniyormuş fakat onlar da güncel olarak Darağaç ismini kullanıyor. Her gün hissettiğimiz korkunun metaforu gibi Darağaç, Cansu Çakar’ın da dediği gibi toprağı az gelmiş suyu fazla bir yer. Sanatçı olmanın verdiği hassasiyet, unutturulmak istenen eski isme ilgimizi daha çok çekiyordu ve nitekim de o isimde karar kıldık. Böylece fikirsel birlik içerisinde ortak olan sorular ve değerlerimizi gözetmeye başladık. Bu sorular ilk aşamada kentle ilişkiliydi. İzmir’de üretimlerimizi sergileyebilecek alanların kısıtlı olması, bizim için başlangıcın en önemli sorunsalıydı. Ardından farklı stratejiler deneyerek alternatif üretim ilişkileri gibi başka sonuçlara çıktık ve bu bağlamda çeşitli sergiler düzenledik. Son olarak Tuğçe Akay, Ali Kanal ve Cem Sonel’in de 2018 yılında mahallemize taşınması, çekirdek kadromuzun tamamlanmasına vesile oldu.

Papatya Tıraşın’ın hikâyelerinden beslenerek “İyi Saatte Olsunlar” için ürettiğiniz Urasa, Pelesiyer’i ilk üretim noktası Dam’a götüren bir çalışma. Bu bağlamda, ilk projenizin gerçekleştiği alan ve burada edindiğiniz deneyimlerin size göre Urasa’yı etkilediği noktalar nelerdir?

Ali Şentürk: Pelesiyer kelime anlamı olarak yöresel bir deyimden geliyor, anlamıysa 3 harflileri rahatsız edecek her şey demek aslında. Bahsi geçen Dam, bizim ilk üretim mekânımız. 2012’den bu yana ilk mekânla bağımız bir türlü kopmadı, belki de bunu istemedik. O yüzden Dam’a tekrar dönüp “İyi Saatte Olsunlar” da yer alan çalışmamız Urasa’yı orada kurgulama, yaşama ya da üretme fikri bizi inanılmaz heyecanlandırdı. Mekân olarak Dam, sahip olduğu hikâyeleriyle en başından beri tüylerimizi diken diken ediyor. Bu bağlamda Darağaç ile gerçekleşen ortak projemizin orası dışında başka bir yerde üretilemeyeceği kanısındayım.

Mert Acar: Pelesiyer’in yaptığı ilk proje olan Dam’da ben yoktum fakat sonrasında iki kere mekânı deneyimleme şansım oldu. Dam, kesinlikle Pelesiyer’in kelime anlamında da geçen “insanların pek de gezinmek istemediği” bir yer. Urasa’nın ortaya çıkma sürecinde Papatya Tıraşın’a gönderdiğimiz hikâyeler de kaynağını aslında böyle yerlerden alıyor. Dolayısıyla hem hikâyelerin içeriğinde hem de performansı gerçekleştirdiğimiz mekânda ürkütücü bir yaşanmışlık ve belirsizlik hissi var. Papatya’nın, bizim ve Darağaç’ın topladığı hikâyelerden yola çıkarak kurguladığı metnin farklı parçalarını Pelesiyer’in ilk mekânı olan Dam’da aynı anda beş kişi okumamız hem mekânı hem de hikâyeleri birbirine düğümleyen bir ayin gibiydi. Urasa’nın sergilenme şekli de üst üste gelen fotoğraf, video ve boş beyaz kağıtlarla farklı katmanlara ayrıldı. Video bittiğinde mekânın boş hâlinin fotoğrafı bir süre duvarda asılı kalmaya devam ediyor ve bir anda bizler elimizde kağıtlarla ayini yeniden gerçekleştirmek üzere orada beliriyoruz. Sonradan düşündüğümde bahsi geçen yerleştirme şeklinin kendimi o mekândaki bir hayalet gibi hissetmeme sebep olduğunu söyleyebilirim.

Sultan Burcu Demir: Urasa, Anadolu halk kültüründen gelen bir kelime ve şamanlara uzanan bir geçmişi var. Zaman içerisinde değişikliğe uğrasa da temelde “nefes tedavisi” anlamına geliyor. Biz ilk projemizde bir anlamda kendimizi sağaltmıştık, “İyi Saatte Olsunlar” içinse sadece ilk mekânımıza değil ilk eylemimize de dönmüş olduk. “İyi Saatte Olsunlar” bu anlamda bize başladığımız yere dönme şansını verdi. Yedi sekiz sene öncesine dönebilmek ve orada Pelesiyer’in izini sürebilmiş olmak, sonraki çalışmalarımızda hepimiz için aydınlatıcı bir süreç olacaktır diye düşünüyorum.

Darağaç olarak “İyi Saatte Olsunlar” isimli ortak serginizde Papatya Tıraşın’ın kitabından hareketle bireysel ürettiğiniz ancak ortak noktaları olan pek çok disiplinden işleriniz bulunuyor. Sergideki çalışmalarınızı bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Cenkhan Aksoy: “İyi Saatte Olsunlar” sergimizdeki çalışmam Ak sakallı gidince, olanlar oldu, Papatya Tıraşın’ın beşinci hikâyesine de referansta bulunan ve oradan esinlenerek yola çıktığım bir anlatıdan şekilleniyor. Umurbey diğer adıyla Darağaç mahallesine yönelik araştırmalarımız sırasında eski kuşaklardan günümüze uzanan bir olayı da öğrenme şansımız oldu. Söylentilere göre sabah vakti, gün ağarmadan abdest almaya gelen bir ak sakallının Hacer ismindeki kişiyi mükâfatlandırmak için banyoda yerini söylediği altınların başına birtakım işler geliyor. Dediklerine göre Ak sakallı, Hacer’e şu tembihlerde bulunuyor. “Benden sana zarar gelmez, belirli bir süre gelip gittikten sonra banyodaki taşın altında bulunan altınlar senin mükâfatın olacaklar ve tamamı da sana kalacak ama sakın kimselere bir şey söyleme …” Hacer ise dayanamayarak durumu evdekilere anlatıyor ancak bu olayın ardından altınların kömüre dönüştüğünü fark ediyor. Bahsi geçen dönüşüm, çalışmam sırasında dondurarak ele almak istediğim ana odaklanıyor. Sergi mekânına yığdığım kömürlerin bir kısmı klozetin üzerinde yer alırken bir kısmı da altın rengine boyanmış durumda. Sergi açılışına ilk gelenler hikâyeyi okuduktan sonra lavoboya yöneldiğinde, güçlü amber ışığının etkisiyle altınların kömüre dönüştüğü ana tanıklık ediyorlar. Benim o anı yansıtma ve izleyiciye deneyimletme isteğimin somut bir aktarımını görüyorlar aslında. Gelecekteyse aynı projeyi Darağaç’ta ve belki de daha kalıcı bir varyasyonuyla ele almayı düşünüyorum diyebilirim.

Cem Sonel: Ben de “İyi Saatte Olsunlar” sergimiz için Yusuf ile Ayşe isimli iki kişi arasında geçen bir hikâyeden esinlendim. Anlatıya göre Ayşe, Yusuf askere gitmeden onu koruması için bir muska veriyor. Bahsi geçen muska asker yolu gözleyen Ayşe’ye bir şekilde tekrar dönüyor ve bu esnada muskadan yayılan yeşil ışık oda ve Ayşe’nin etrafını sarıyor. Buradan yola çıkan Allah Korusun isimli çalışmam, bir led tabela yerleştirmesinden oluşuyor. Kâğıt ve mürekkep yerine yeşil led tabela kullandığım çalışmamda, muska duası olarak bilinen Celcelutiye kasidesinin tüm Arapça metnini tabela içerisinde akarken görebilirsiniz. Muska deri kaplıdır ancak ben pleksiglas kullanmayı tercih ettim. Günümüz teknolojisiyle yeniden yorumladığım elektro-muskayıysa sergi mekânının penceresine, bir tür koruyucu olarak asmak istedim. Buradaki temel amacımsa inanç ve günümüz teknolojisi üzerinden izleyiciye yeni sorular sorabilmekti.

Tuğçe Akay: Perdeler adlı çalışmam Papatya Tıraşın’ın bize yazdığı hikâyeler bütününde yer alan olay örgüsündeki kadınları görünür kılmayı hedefliyor. Kişisel arşiv fotoğraflarımdan seçtiğim temsili görüntülerle hikâyedeki kadınları bağdaştırmak istediğim bir noktada duruyorum. Güzelliği, hamileliği, kurbanı olduğu aşk hikâyesini ve bulunduğu mekânın tasvirine göre betimlenen çok sayıda kadının yer aldığı bir seçki Perdeler. Bu bağlamda ilgimi çeken kurgusal kadın tasvirlerini zihnimde canlanan hâlleriyle sergilemek istedim. Galerideki pembe ve kırmızı perdelerin asılı olduğu saklı bir odacık, sözü edilen kadın hikâyelerinin sergilendiği alan.

Mekâna yerleştirilen perdelerse ilk hikâyenin başlangıç bölümünden bir kurguyla yola çıkıyor. Anlatıya göre, bir kadının üç oğlu varmış ve kız çocuğu hiç olmamış. Ormanda gezen kadın bir gün tek başına dolanan bir kız çocuğu bulmuş. Büyüdüğünde kendilerine hizmet etmesi için onu evlatlık olarak yanına almış ancak çocuğunun evden dışarı çıkmasına asla izin vermemiş. Sürekli eve kapatılan çocuğun hiç arkadaşı yokmuş ve evdeki çocuklardan da ayrı tutuluyormuş. Bu bağlamda mekânda sergilediğim çalışmam, kadının ve kız çocuğunun saklı perdeler arkasındaki kurgusal anı üzerinden hikâyelerdeki tüm kadınların temsili görüntülerini birleştirmeyi amaçlıyor.​

Ali Kanal: Papatya Tıraşın’ın bize gönderdiği hikâyelerden Ölü Gelin, hizmet etmesi için bir ailenin yanına verilen yetim kızın hayatı ile kendi babaannemin yaşam öyküsü arasında paralellik gördüğüm Unutulan Ağıt isimli çalışmamı gerçekleştirmemi sağladı. Ölü Gelin’deki yetim kız, öyküye göre ailenin oğluyla evlenmek zorunda kalıyor ve düğün gecesi intihar ediyor. Damat, gelini gördüğünde travma geçirip kimsenin ağıt yakmamasını ve eğlenceye devam edilmesini istiyor. Kendisini öldüren gelinin cesediyse intiharın günah olması sebebiyle cenazesi yapılmadan, mezarı hazırlanmadan toprağa gömülüyor... Bu noktada Unutulan Ağıt, bahsi geçen hikâyenin dramatik sonunu bir nebze değiştirebilmek adına yaşam öykülerini benzeştirdiğim babaannemin mezar taşlarının birer kopyasını alarak yetim kıza temsili bir mezar yapmayı amaçladığım çalışmamdan oluşuyor.

Fatih Altan: “İyi Saatte Olsunlar” sergimizde yer alan Ölüm Çeşmesi adlı çalışmamda Papatya Tıraşın’ın altıncı hikâyesinden hareketle toplumsal bir meseleyi ele aldım. Anlatıya göre yıllardır akmayan çeşmenin aktığını ve buradaki yalaktan vahşi hayvanların su içtiğini duyan yerliler çeşmelerini sahiplenmeye karar verirler. Bir gece yalağın tekrar dolduğunu gören insanlar hayvanları tekinsiz bulup çeşmeye yaklaştıklarında onları öldürmek için nöbet tutmaya başlarlar. Bir süre sonra susuzluğa dayanamayıp yalaktan su içerler ve hayvanları öldürmek için çıktıkları yolda birbirlerini parçalayarak öldürdükleri görülür...

İnsan kaynaklı iklim değişikliğiyle başlayan süreçte çeşmenin akmaya başlamaması ve yıllar sonra akan azıcık suyu da hayvanlara çok gören insanların, imkânsız bir süreçte birbirlerini öldürdükleri sahneye odaklandım. Bu bağlamda Ölüm Çeşmesi, kendi disiplinim resimle ele aldığım bir çalışma diyebilirim. ​

Ayşegül Doğan: “İyi Saatte Olsunlar” sergimizde Hatçe, Bir Yansımanın İzleri adlı çalışmam bulunuyor. Papatya Tıraşın, hikâyelerini birbirine bağlarken yarattığı tanıklar bir başka hikâyenin kapısını açıyor ve hikâyedeki karakterler yaşananların anlık tanığı oluyor. Bir şekilde bize ulaşan hikâyelerden sonra ister istemez bu tanıklığın üzerine düşünmeye başladım. Doğduğum ve çocukluğumun bir kısmını geçirdiğim mahalle de dahil olmak üzere neredeyse oturduğum her semtin patolojik nedenlerden olsa da yıllardır tanışan komşularının birbirlerini deli olarak gördüğü sakinleri oldu. Hatçe de bunlardan biri. Çocukluğumdan beri tanıdığım Hatçe’nin birçok evresine, yaşamım boyunca tanıklık etmeme rağmen bunun her defasında aynı ana tekabül eden, anlık bir tanıklık olduğunu fark ettim. Ben de Papatya'nın kurgu biçiminden esinlenip Hatçe'ye orada bir hikâye kurguladım. Belki de Papatya'nın hikâyelerinde mahallenin bir köşesindeki bir duruma alelade tanıklık ederken gördüğümüz Hatçe'nin küçük bir hikâyesini yazıp, sonra da o karakteri deşifre eden ses kaydı ve fotoğraflardan oluşan bir yerleştime yapmaya karar verdim. Bana göre Hatçe artık bir yansımaydı ve belki ablası Selma ya da çocukluğunda Hatçe gibi menenjit geçirmiş annesi Nehriban da o hikâyenin başka bir yerindeydi. Böyle insanlar bizim görmediğimiz yerlerde kendi ruhlarıyla baş başa bırakılıp yaşamaya terk edilmişlerdir. Belki kendini ifade edebileceği bir dilden bile mahrum bırakılmışlardır. Hatçe ve ablasıyla tanıklıktan öteye gidebilecek gerçek bir komşuluk sürecine girdikten sonra, aileye ait koca bir fotoğraf albümüne bakma şansım oldu. Bu bağlamda, altı üstü dört fotoğrafta görünen Hatçe’nin kendine ait bir dünyada tasarlayabileceği müdahaleler oluşturmaya çalıştığım kolajlar çıktı ortaya...

“İyi Saatte Olsunlar”da yer almak gerek beslendiğiniz konuları gerekse kolektif üretim pratiğinizi hangi yönlerden beslemiş olabilir?

Cenkhan Aksoy: Darağaç, ismini aldığı mahalle yaşamından beslenen ve yerel halkın katılımıyla şekillenen yapısından ötürü her sene oradakilerle daha kuvvetli bağlar kurmamıza ve mahallenin zengin geçmişiyle farklı konulara eğilmemize olanak sağlıyor. Bahsi geçen kolektif üretim pratiği bizim için aslında çok yeni bir şey. Darağaç’ın üçüncü sergisi “Alec Issigonis Madalyonu”’nda kolektifin ilk somut meyvesini aldık diyebilirim. Öncesinde gerek üretim sürecinde gerekse görev dağılımında daha bireysel yaklaşımlar benimsiyorduk. Hayy’daki “İyi Saatte Olsunlar” Darağaç’tan çıkan bireysel işlere yer veriyor ancak mahalleliden hikâyeleri topladığımız süreçte daima bir aradaydık. Bu noktada 4-5 kuşaktır kulaktan kulağa aktarılan hikâyelerden Darağaç için mahalleliyle yürütülen ortak projeler gelişti ve bu gelişim hâlâ da devam ediyor. Bizim için en önemli noktalardan biri de diyalog pratiklerimizin daha da güçlenmiş olması diyebilirim.

Ali Kanal: “İyi Saatte Olsunlar” sergisinin ön hazırlık sürecinde mahallede kolektif bir sözlü tarih araştırması yaptık. Bu süreci oldukça hızlı ve verimli geçirdiğimizi düşünüyorum. Kendi aramızda iş bölümü yaparak kısa sürede oldukça fazla kişiyle görüştük. İlk başlarda planımız daha az kişiyle görüşüp öyküler hakkında ses kayıtları almakken konuştuğumuz karakterlerin bizi başka karakterlere yönlendirmesi ve bazı öyküleri özellikle onlardan dinlememiz gerektiğini söylemelerinin ardından sözlü tarih araştırmalarımızın çemberini genişletmeye karar verdik. Böylelikle, mahallede daha önce görmediğimiz veya görsek de tanımadığımız insanlarla ilk kez iletişime geçmiş olduk. Bu da mahalle ile kurduğumuz diyalogların daha çok gelişmesine neden oldu.

Ayşegül Doğan: Bu anlatılanlara ek olarak şunu söyleyebilirim ki Darağaç'ın bir araya gelmesindeki sebeplerinden ilki; kendi üretim pratiğimiz dışında farklı disiplinlerle de üretim yapma imkânı sunabilmesi oldu. Kendimizi sınırlandırmadan, tek bir medyuma bağlı kalmadan deneyimlediğimiz yaklaşımlar bizi her seferinde heyecanlandırmıştı. Bu özgürlük, "İyi Saatte Olsunlar"ın ortaya çıkışından itibaren avantajımız oldu ve yarattığı diyalog ortamının serginin evrilmesinde ne kadar önemli bir rol oynadığını bugün daha iyi gözlemleyebiliyorum. Topladığımız mit ve hikâyeler Papatya’ya gittiğinde başka bir ruh kazandı. Aslında en başından bildiğimiz öyküler gerçekten yeni bir bakışla yorumlayabilmemize olanak sağlayan tek bir hikâyeye dönüşüp bizlere döndü. Öte yandan bahsi geçen sürecin üç farklı şehri kapsaması, öykülere zengin ve katmanlı bir yapı kazandırdı diyebilirim.

Darağaç kolektifi olarak mahalle dinamiğini ele alan diğer kolektiflere göre İzmir’de bulunuyor oluşunuz üretim sürecine nasıl yansıyor?

Ali Kanal: İzmir’in merkezi sayılabilecek bir konumda yer alan Darağaç, ayakta kalan az sayıdaki haneleriyle küçük bir endüstri alanı olarak da niteleyebileceğimiz yapıya sahip. Bu nedenle atölyelerimizde daha rahat çalışabildiğimizi, esnaf ve ustalarla daha rahat iletişime geçip dirsek temasında bulunabildiğimizi ve merkezi olmasıyla şehirdeki kültürel aktivitelere kolayca entegre olabildiğimizi söyleyebilirim. Özellikle mahalle muhtarımız Fatma Ana’nın bize her koşulda destek vererek yaptıklarımızın arkasında durması, alanda daha rahat hareket edebilmemizi ve daha özgür düşünebilmemizi sağlıyor. Böylelikle yerel yönetimle herhangi bir problem yaşamadan çalışmalarımızı sürdürebiliyoruz. Ayrıca, mahallede yaşayan ve üreten herkes destek veriyor, yapılan sergileri merakla takip ediyor ve bir noktadan sonra talep etmeye başlıyorlar. Bu noktada tabii ki İzmir’de yaşayan insanların biraz daha açık fikirli ve farklılıklara biraz daha tahammüllü oluşlarının etkili olduğunu söyleyebilirim. Örneğin, Darağaç ilk sergisini 2016 yılında açtığında Ramazan ayının arifesiydi ve sergiyi ziyarete gelen insanların kamusal alanda bira içmesini ve bunun Ramazan ayında yapılmasını problem etmediler. Elbette ki bizler de mahallelinin anlayışını zorlamadan, çok hassas ilişkiler içerisinde durumu devam ettirip Darağaç’ın sürdürülebilirliğini korumaya çalışıyoruz.

Son olarak, Türkiye’deki alternatif sanat platformlarının görünürlüğü, sayıca azlığı ve aralarındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz? Pelesiyer ve Darağaç olarak beraber çalışmak bu bağlamda nasıl bir deneyimdi?

Ali Şentürk: Aslında 100’e yakın belki daha fazla kolektif var. Geçen senelerde Derya Yücel, KASA Galeri’de bu kolektif ve inisiyatifleri bir araya getirip güzel bir konuşma dizisi yaptı. Bireysel bir sanatçı olmak çoğu zaman sizi görünmez kılabilir ancak kolektif olmak sizi güçlü, etkili yapar. Birçok farklı görüşten insanın bir araya gelmesi hem sıkı bir tartışma ortamı hem de üretimde sınırsızlığı, bağımsızlığı devreye sokar. Kolektif / inisiyatif olmayı sadece beraber sergi açmak şeklinde anlamamamız lazım.

Ben bu türden olanlara küratöryel inisiyatif demeyi tercih ediyorum. Her seferinde yeni bir şeyler ortaya koymak gerek, inisiyatif kelime anlamı olarak bunu temsil ediyor. Pelesiyeri kurduğumuz günden bu yana üretimim değişti ve gelişti. Özellikle performatif çalışmalarım Pelesiyer ile hayat buldu ve olgunlaştılar.​

Hüseyin Arıcı: Kolektif üretimi pek savunmuyorum. Bazı durumlarda güçlü kalabilmek için bir savunma yöntemi gibi geliyor. Ait olduğunuz gruplarda üretim eğlenceli, rahatlatıcı ve güvenli ancak proje hakkındaki düşüncelerinizi çalışma arkadaşlarınızı temel alarak da iyileştirmek zorunda kalabiliyorsunuz. Yapmak istemediğiniz birçok şeyi de hâliyle onlar için yapıyorsunuz. Türkiye’de bu tür sanat topluluklarının az olması bu bağlamda çok doğal diye düşünüyorum. Bireysellik çoğunlukla daha ağır basıyor.

Mert Acar: İlerleyen yıllarda Türkiye’de alternatif yaklaşımlarla hareket eden toplulukların daha da artacağını düşünüyorum. Çalıştığım üniversitedeki üçüncü sınıf öğrencilerimden biri daha geçen gün bir inisiyatif kurmak istediklerini ve bunun için araştırmalar yapmaya başladığını söyledi. Bu beni çok mutlu etti. Çünkü daha yolun başında, sadece “ben” ile değil aynı zamanda “biz” diyebileceği bir ortamda da bir şeyler ortaya koymak istiyor.

Görünürlük konusu sanat alanındaki herkes için oldukça önemli. Fakat bence bir sanatçı olarak görünür olmanın ve o şekilde kalmanın mecburiyetini hissettiğimiz bir ortamda inisiyatifler ve kolektifler, bu kaygıyı pek duymadığımız bir kaçış alanı olarak kalabilirler. Tabii bunu tamamen dışarı kapalı olmak şeklinde okumamak gerekiyor. İzleyicilerin, kurumların veya benzer diğer oluşumların neler yaptığımızı bilmesi, konuşması ve üretimlerimiz üzerine kafa yorması oldukça değerli.

Pelesiyer ile birlikte yer aldığım projelerde çok farklı pratikleri deneyimleme şansı yakaladım. Pelesiyer Sofrası adlı işimizde Halka Sanat’ta 1,5 metrelik bir ekmeği açılış boyunca dilimlediğimi hatırlıyorum. Tüm bu deneyimler, bana sanat üretmenin salt malzemeyle veya mediumla ilgili bir konu olmadığını, aksine düşüncenin tüm bu faktörleri belirleyen şey olduğunu ilk elden gösterdi diyebilirim. Düşüncenin geliştirilme aşamasında ise her türlü paylaşımın ve bir inisiyatif olmanın çok önemli olduğunu deneyimledim.

Sultan Burcu Demir: Kolektif üretim hem zorlayıcı ve hem de besleyici bir süreç. Sürekliliği sağlamak oldukça güç. Emek vermenizin yanında inancınızın da sağlam olması gerekli, çünkü küçük bir şüphe bile sarsıcı bir etki yaratabiliyor. Sadece hadi birlikte hareket edelim, bir şeyler yapalım meselesi de değil inisiyatif olmak. Kolektif yaklaşımların görünürlük sayısındaki azlığını bu bağlamda değerlendiriyorum. Pelesiyer, bireysel üretimlerimeyse çok şey kattı. Sadece bana değil biliyorum, emek veren herkes Pelesiyer’in kendine olan katkısını hissediyor.

Ali Kanal: Türkiye’deki alternatif sanat platformlarının özellikle sürdürülebilir olma konusunda sıkıntılar yaşadığı herkesçe biliniyor. Fakat, periferide bu durum biraz daha kolay. İstanbul modelinde çok daha merkez sayılabilecek sanat platformları karşısında alternatifler hem var olmakta hem de sürdürülebilirliklerinde zorluklar çekse de İzmir gibi bir bölgede devamlılığı koruyabilmek nispeten daha kolay. Zaten çok nadir hareketlenmeler yaşanan İzmir’de herhangi bir sanat platformu doğrudan alternatif bir değer kazanıyor. Bunu sürdürülebilir hâle getirdiğinizdeyse alternatif olmaktan yavaşça uzaklaşıp bir şekilde merkezi bir duruma geliyorsunuz. Periferide kalan ve İstanbul özelinde alternatif sanat platformlarının birbirleriyle kuracağı diyaloglar çok daha güçlü modellerin oluşumuna ön ayak olabilir. Bu bağlamda geçen sene davet edildiğimiz Kasa Galeri’de düzenlenen “Bir İhtimal Daha Var: Açık Mekân ve Sanatçı Kolektifleri” toplantısına da katılmıştık. Orada problemlerimizin aslında aynı şeyler olduğunu gördük. Pelesiyer’le de ilk kez orada tanışmıştık. Yaptıkları projeler çok ilgimizi çekmişti. Daha sonra Hayy’dan şu an üzerinde konuştuğumuz proje önerisi geldi. Çok mutlu olduk. Pelesiyer ile iş birliği içerisinde olmanın güzel bir deneyim olacağını düşünmüştük. Onlar gibi biz de çok farklı disiplinlerle üretim yapıyoruz ve bir şekilde Pelesiyer gibi biz de çalışma sahası olarak eski yaşam alanlarını kullanıyoruz. Pelesiyer, İzmir’e geldiğinde yaşadığımız bölgeyi merak ediyordu ve beraber bölgeyi keşfe çıktık. Bizim için de güzel bir deneyim oldu ve bundan sonra da birlikteliklerimiz olabileceğini düşünüyoruz.

* “İyi Saatte Olsunlar” sergisi, 20 Nisan’a kadar Hayy Açık Alan’da ziyaret edilebilecek.

0
3880
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle