16 KASIM, ÇARŞAMBA, 2022

“Doyumsuz Bedenler Tarihsel Dokunun Değerini Tanımıyor”

Beral Madra ile küratörlüğünü üstlendiği, Müze Evliyagil ve PAPKO/ Öner Kocabeyoğlu koleksiyonlarından seçilmiş 51 sanatçının eserlerinden oluşan “Sanat Umudun En Yüksek Biçimidir” sergisi üzerine konuştuk.

“Doyumsuz Bedenler Tarihsel Dokunun Değerini Tanımıyor”

Müze Evliyagil ve PAPKO koleksiyonlarından seçilmiş 51 sanatçının eserlerinden bir araya gelen “Sanat Umudun En Yüksek Biçimidir” sergisi, bu coğrafyada üretilmiş modern ve çağdaş sanatı her iki koleksiyon ekseninde ele alarak kent, beden ve imgelem kavramlarına odaklanıyor. Sergi, Alman yazar ve sanatçı Gerhard Richter’den alıntıladığı başlığı ile Richter’in doksanıncı yaşına da bir saygı niteliği taşıyor.

“Sanat Umudun En Yüksek Biçimidir” sergisi 16 Temmuz 2023 tarihine kadar Ankara Müze Evliyagil’de yer alırken; Evliyagil Dolapdere’de ise “Ten ve Beden” sergisi çağdaş sanatçılarla bir araya gelerek yine kent, beden ve imgelem üzerinde izleme sunuyor.

​İnsan zamanla bir sıvı gibi içinde bulunduğu kente dönüşmeye başlıyor ya da Calvino’nun söylediği gibi kentin karşısında durarak ona biçimini veriyor. Bu serginin ardından kendi bedenimize, yaşadığımız kentlere, zihnimize yansıyan ve zihnimizin bize gösterdiklerine dair geçmişin ve bugünün kapıları arasında bir koridorda yürüyoruz. Her iki kapı da bizi derin okumalara sürüklüyor, altını çizeceğimiz çok cümle var. Sevgili Beral Madra’ya bu kıymetli söyleşi ve bu okumayı bana daha derin kıldığı için çok teşekkür ederim.

Müze Evliyagil’de “Sanat Umudun En Yüksek Biçimidir” ve Evliyagil Dolapdere’de gerçekleşen “Ten ve Beden” sergilerini Müze Evliyagil ve Papko/Öner Kocabeyoğlu koleksiyonlarından yola çıkarak hazırladınız. Birbirine bağlantılı olan her iki sergi; kent, beden ve insan imgelerini odağına alıyor. İki seçkiyi de hazırlarken bu koleksiyonlarda sizi etkileyen ve motive eden unsurlar neler oldu?

Bu iki zengin koleksiyondaki yüzlerce yapıt Türkiye modernizmi ve post-modernizminin figüratif, manzara, kent ve soyut resimlerini içeriyor; bir müze oluşturacak kadar yüklü bir birikim ile karşılaştım. Kronolojik bir düzen kurmak istemedim; kavram, içerik ve estetik ilişkilerin belirginliğini ortaya çıkarmak istedim. Aynı zamanda yaşadığımız dönemin büyük anlatısını da ortaya çıkarmak gerektiğini düşündüm. Bu anlatıda insan, insanın doğası, zihni ve ruhu ile yaşadığı ortamlar arasındaki ilişkinin görsel dille nasıl anlatıldığını göstermek istedim. Kuşkusuz, bu üretim Türkiye’deki özgür ifade ve demokratik sürecin çağdaş sanat alanındaki başarısını da gösteriyor.

“Sanat Umudun En Yüksek Biçimidir” sergisinin metninde değindiğiniz kaynaklar arasında yer alan Sennett, kentlerin beden algısıyla şekillendiğini söylüyor. Türkiye'deki beden algısının kent tasarımına nasıl yansıdığını düşünüyorsunuz?

Beden, neo-kapitalizmin derinden etkilediği ve yönlendirdiği insan yapısı; toplumsal sınıflar, bu sınıfların ekonomik yaşam biçimleri, tüketim ekonomisinin kurduğu benzerlikler ve ayrılıklar - ki bu kuşkusuz refah grupları ile yoksul gruplar arasında bir karşılaştırma yapıldığında ortaya çıkan olumlu ya da olumsuz bir gerçek. Özel ulaşım ve toplu ulaşımda da bu olumsuz farklılık ortaya çıkıyor. Refah gruplarının yaşadığı güvenlikli siteler, endüstriyel gücün çalışma gökdelenleri ve buna karşın, orta sınıf ve yoksul kesimlerin yaşadığı insanı odağa almayan distopik apartman dizileri ya da yoksulluk yansıtan eski mahalleler kent tasarımını oluşturuyor. Bu tasarımda gelir adaletsizliği, sınıfsal ayrıcalıklar ve yoksunlukları ayırt etmemek imkânsız. Ayrıca ülkemizin tarihsel kent olgusu var; bu kentlerin gerektiği gibi korunmadığı çok açık; neo-kapitalist çıkarlar sürekli bu korunması gereken tarihsel mekânlara saldırıyor diyebiliriz. Doyumsuz bedenler tarihsel dokunun değerini tanımıyor.

Modern kent tasarımını oluşturan belirgin beden algısının dokunma korkusu olduğunu söyleyen Sennett aslında bize beden algısının oluşturduğu kentlerin iletişim biçimimize olan etkisini de gösteriyor: Bireyselleştik. Beden algısının oluşturduğu kentlerin yeni yabancıyı yarattığını söylemek mümkün müdür?

Kırsal alanda ve küçük kasabalarda insanların ilişkileri her ne kadar bugünün koşullarına uymayan geleneksel aile ve komşu ilişkileri kuralları içerse de yine de eş duyu (empati) içerir. Kentlerde, binalarda ve sokakta insan kendi başınadır ya da ailesini koruyarak yaşamak gereğini duyar. Geçmişte çocuklar sokaklarda oynayabiliyordu; çok uzun süredir sokak, çocuk için sakıncalıdır. Güvenlikli sitelerde (gated communities) yaşayanların da sitenin kurallarıyla sınırlı oldukları çok açık. Bunların karşılığı örgütlenmiş grupların, STK’ların sunduğu ilişki, iş birliği, diyalog olanaklarıdır. Sanat ve kültür etkinlikleri insanların bu tür olumsuzluklardan uzaklaşabildikleri ve gerçeklerle yüzleşme açısından güç aldıkları olgulardır.

Sergide, Baudelaire'in kent karakterlerinde de karşımıza çıkan üç insan profilini görüyoruz: Bohem, Dandy, Flaneur. Size göre, çağın getirdiği koşullarla ortaya çıkan bu kent figürlerine bugün hâlâ rastlamak mümkün mü ve bu figürlerin güncel sanattaki yerini nasıl gözlemliyorsunuz?

Bu bence geçmişte kalmış bir saptama ve oldukça Avrupa-merkezci bir bakış açısı. Bizim yaşadığımız geo-politik bölgede bu profiller çok geçerli değil; bunların karşılığı ya da benzeri olan profiller olabilir.

Ben Daryush Shayegan’ın Yaralı Bilinç kitabında tanımladığı kitlelerin profillerine bakmayı öneririm. Ben gençlerde şu profilleri görüyorum: Cool (Başkaları ne der diye düşünmeden rahat tavırlar sergileyen, kendilerince yaşayan kişiler); Hipster (Stereotipik olarak soylulaştırılmış mahallelerde bulunan gençlerden oluşan bir alt kültür); Mütedeyyin (Gelenek ve din kurallarına bağlı profiller). Aşırı Zengin, Aşırı Fakir, Orta Sınıf profilleri var günümüzde. Ancak bütün profiller neo-kapitalizm ve onun farklı sistemlerinin ve yönlendirmelerinin egemenliğindedir; bunun bilincinde olup yaşam biçimleriyle direnenler de vardır kuşkusuz. Örneğin büyük kentlerden kırsal bölgelere giderek doğa ile başbaşa yaşamayı tercih edenler var. Çağdaş sanat alanında sanatçılar kuşkusuz siyasal ve sosyolojik bilgileri bağlamında toplumdaki profilleri değerlendiriyor ve bu profillere ilişkin metaforları oluşturuyor; çevrelerini de göstererek ya da sürrealist yöntemlerle.

Sergi girişinde Ansen'in The Tailor of The Dictator isimli eserindeki figür ile karşılaşıp onun bizi içeri davet etmesi ile tarihsel bir yolculuğa çıkıyoruz. Tarihsel bir yolculuk diyorum çünkü 1940'lardan bugüne dek tarihlenen pek çok eserin yer aldığı sergi bize geniş bir tarihi okuma sunuyor. Türkiye’de öne çıkan iki büyük koleksiyondan hareketle oluşturduğunuz bu çok katmanlı sergide sizce yakın tarihle nasıl hesaplaşıyoruz? 

Sergideki resimler ve heykeller izleyiciyi geçmiş ve bugün üstüne düşünmeye davet ediyor; burada önemli olan popüler medyaların ve sistemlerin sunduğu görsel malzemenin etkisinden sıyrılıp, geçmişte ve bugün bağımsız ve özgür bir güçle hakikat arayışındaki sanatçıların bakış açılarını anlamaya çalışmak. Tarihle hesaplaşmak her şeyden önce gerçek ve doğru bilgiye ulaşmakla başlıyor. Doğru ve gerçek bilgi de eğer genel eğitim yeterli değilse, bilimsel çalışmalarda, arşivlerde ve müzelerde elde edilebilir. Doğru ve gerçek bilgiye erişmek istenci gösteren bir toplum tarihle hesaplaşabilir ve güncel olanı değerlendirebilir. Çağdaş sanat üretimi bu istenci karşılayan bir olgudur; görsel dil ve bilgiyle bilinçaltına kadar işleyen bir etki bırakır.

Sanat Umudun En Yüksek Biçimidir başlıklı grup sergisini 16 Temmuz 2023 tarihine kadar perşembeden pazara Ankara Müze Evliyagil’de ziyaret edebilirsiniz.

0
5248
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage