01 KASIM, CUMA, 2019

Bir Sorgulama Alanı Olarak “Espulsa”

Türkiye ve uluslararası sanat alanında feminizme dair güçlü ve çarpıcı üretimleriyle tanınan Şükran Moral, sanat yaşamında kat ettiği 25 yılın ardından “Espulsa” adlı sergisiyle Türkiye’deki sanatseverlerle bir kez daha bir araya geliyor. 12 Eylül’de FaArt Space’te kapılarını açan sergi, Şükran Moral’ın yaşamıyla iç içe geçen feminist kimliğinin yanı sıra sanatçı olma ve sanatın yerine dair sorgulamalar içeren farklı disiplinlerden pek çok üretimi tek bir noktada buluşturuyor. 1994’ten günümüze uzanan seçkide Moral’ın daha önce hiç görülmeyen eserleri ilk kez sergileniyor ve uzun zamandır Türkiye’de gösterilmemiş eserleri izlenebiliyor. Küratörlüğünü Melike Bayık’ın üstlendiği, bir retrospektif etkisi taşıyan “Espulsa”, 3 Kasım 2019’a kadar ziyaret edilebilecek.

Bir Sorgulama Alanı Olarak “Espulsa”

Türkiye ve dünya sanatına getirdiği çarpıcı, gerçekçi ve eleştirel bakış açısıyla feminizm, kadın hakları, cinsiyet ve kimlik kavramları üzerine biçimlendirdiği, farklı disiplinlerden gelen çok sayıda üretiminin yanı sıra beraberinde şekillenen özgün söylemleriyle  bugün uluslararası alanda eşine az rastlanır bir cesaret örneği sergileyen Şükran Moral, Melike Bayık’ın izleyiciyle güçlü biçimde iletişime geçebilen, etkileyici küratöryel yaklaşımıyla şekillendirdiği “Espulsa” sergisi kapsamında sanatseverlerle yeniden bir araya geliyor. Roma - Türkiye arasında şekillenen yaşam ve üretim pratiğinde gerek  20 yılı aşan sorgulamalara gerekse onların bugüne dair etkisine; İtalyancada atılmış, itilmiş, ötekileştirilmiş anlamına gelen “Espulsa” ile yeniden ışık tutan sanatçı Şükran Moral ve serginin küratörü Melike Bayık ile sergi üzerine sohbet ettik.

Uzun bir aradan sonra Türkiye’de gerçekleştirdiğiniz, İtalya ve Türkiye arasında süregelen yaşam ve üretim pratiğinizi kapsayan mini retrospektif etkisinde bir sergi “Espulsa”. Bu noktada sergi için nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz, eser seçiminde nasıl bir yaklaşım izlediniz?

Şükran Moral: Bu serginin ipucu biyografik olması ve “istenmeyenleri” konu edinmesi.

Her şey 1994 yılında İtalya’dan atılmamla başladı. Elime verilen “espulsa” (sınır dışı / kovulma) kâğıdı ve benim bu kovulmaya işlerimle direnmem…

Melike Bayık: Sergi süreci aslında benim için oldukça heyecanlı oldu desem yalan olmaz. Şükran Moral ile çalışma ve retrospektif nitelik güden bir sergi çıkarma fikri açıkça söylemeliyim ki heyecanla beraber tedirgin de etmişti. Ama süreç içinde gördüm ki karşımda çılgın, haklarını savunmak konusunda uzmanlaşmış, üstüne ne istediğini çok iyi bilen bir sanatçı var. Çalışırken benim de en sevdiğim şey hız ve net kararlar aslında. Süreç içinde kendisiyle olan her görüşmemizde sanatçı olarak kendisini birebir tanımakla beraber hayatını, Roma’daki geçmiş hikâyelerini ya da Türkiye’de başına gelen birçok şeyi birebir Şükran Hanım’dan dinlemek benim için inanılmazdı. Çünkü ne denli okursanız okuyun, incelerseniz inceleyin bir sanatçıyla konuşmadan, asıl hikâyeyi ondan dinlemeden tamamen eserlerine dair neye dayanarak üretilmiş, konu nereden gelmiş, yaşamından ne gibi şeyler yansımış net bir biçimde bilemiyorsunuz. Bu açıdan süreç içinde yapıt seçimi, metin, küratöryel yaklaşım gibi konularda çalışırken sanatçı ve küratör olarak müthiş bir fikir birliği içinde çalıştığımızı, ortak bir yaklaşım ve strateji güttüğümüzü söyleyebilirim.

Yapıt seçkisiniyse Şükran Moral’ın 1994 ile 2019 yılları arasındaki üretimleri içinden çeşitli konularda ve disiplin farklılıkları güderek gerçekleştirdik. Önemli olan kısım bunca yıldır tartışılan meseleleri Şükran Moral’ın anlatımıyla izleyiciye sunmak ve anlatı üzerinden bir sorgu alanı yaratmaktı. Nitekim de öyle oldu, aradan geçen yirmi yıl gibi bir zaman dilimine rağmen hâlâ güncel polemikler, cinsiyet, kimlik, kadın hakları gibi konularda ne yazık ki bir değişiklik söz konusu bile olmamış. Bunu eserler üzerinden sorduğumuz sorular neticesinde görmek üzücü oldu.

Cinsiyet tanımı, bir yönüyle biyolojik bir cinsiyeti temsil ederken diğer yandan ataerkil bakış açısıyla onlara yüklenen rollerle de toplumsal bir cinsiyet kavramı oluşuyor. Bu bağlamda “Espulsa” ve buradaki işlerinizi iki nokta üzerinden nasıl değerlendirirsiniz?

Ş.M.: Toplum kendince aile üzerinden sömürü düzenini devam ettirdiği için kabul ettiği tek şey heteroseksüel evlilikler. Zaten o ülkeden kovulmamak için tek çare evlenmen dedikleri için Üç Kişi ile Evlilik (1994) performansımı yapmıştım. Üç kişi ile evleniyorum hatta birisi de kadın olsun istemiştim. Ötekini Mardin’in bir köyünde yapmıştım. Küçük kız çocuklarının evlenmesini protesto etmek içindi. Tabulara çizik atmak için. Sergide, La Pieta (1995) işine gönderme yaptığım bir light box işi var, çarmıhtan indirilen İsa’nın annesinin kollarında olması gerekirken benim onun yerine geçmem ve annesinin yerine de genç bir delikanlının olması, rollerin kimliklerin değişimi... İsmi de: “Sanat tarihine güvenmeyiniz”...

Militarist yapıyla şekillenen ataerkil toplumların, beraberinde getirdiği toplumsal cinsiyette kadına yönelik yapısal ve fiziksel bir şiddet barındırdığı biliniyor. Ev içinde başlayan ve topluma yayılan şiddet kavramı, “Espulsa”nın kadın değerlerini ve tecrübelerini öne çıkarma noktasında İtalya ve Türkiye arasında nasıl bir ilişki kuruyor? Söz konusu değerlerin görünürlüğü sergi izleyicisine nasıl yansıtılıyor?

Ş.M.: Militarist yapıda kadın en altta yer alıyor. En güzel cevap şu: Bu sergi aslında küçük yaşta aile içinde şiddete maruz kalarak kendisini yetiştirmek için mücadele veren ve yaşadığı haksızlıklara sanatıyla cevap veren sanatçının biyografik bir sergisi. İtalya’dan atılma hikâyem, sanat tarihine kafa tutmam, göç kimliğiyle savaşmam, sürgün olmam; kısacası kovulanın/ların hikâyesi. Sergide bir de istenmeyenlerin bayrağı var ki militarizme son noktayı koyuyor.

Ataerkil devlet modeli, yerel ve uluslararası ilişkiler ağında çoğu zaman güvenliğin teminatı olarak görülen bir yaklaşım olarak değerlendiriliyor. Bu bağlamda güvenliğin tanımı ve kim için olduğu gibi sorular kadın bakış açısıyla ele alındığında “Espulsa”, devlet-iktidar / siyaset-ahlâk gibi maskulen yapılarla şekillenen devlet modelinde güvenlik kavramına hangi eserler üzerinden nasıl bir yaklaşım getiriyor?

Ş.M.: Ataerkil yapıyı yıkan en hassas nokta kadınların cinselliği ve cinsellikleriyle ilgili özgürce davranabilmeleridir. 2010 yılında Amemus performansımdan dolayı linç dışında ölüm tehditleri de alıp ülkeyi terk etmiştim. O olaya cevap olarak da Ethik heykeli var sergide. Sansürü, ataerkili temsil eden sırtlan ve o sırtlanın ağzında paramparça olmuş, sanatçının yani benim kolum görülüyor orada.

​Sırtlan doğada, doğası gereği davranır ama insanların toplumda sırtlan olması mesele.

İnsan türünün ne kadar vahşi ve aptal olabileceğinin göstergesi. Bir de Hamam işim var ki

1997 yılında performans sanatı içinde bir ilk. Erkekler hamamına girerek meydan okumak. Bütün bu performanslarım tabulara karşı hayat boyu “direnmek” demek. Linç kültürüne, yasalara, feodal ahlâk anlayışına direnmek.

Kadın bedeni gerek ticari bir meta gerekse erkeğe tanınan “bakış” ayrıcalığıyla yalıtılıp kontrol edilen anıtsal bir çıplaklığa başkaldırı olarak da eser ve mekânla kurduğu ilişkide çarpıcı bir gerçeklik ortaya koyuyor. Caravaggio’nun figürlerle ilişkisindeki gerçeklikten ilham alan bir yönünüz olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda “Espulsa” sanatçı olma ve kadının sanat piyasasında var oluşuna dair, hangi eserler üzerinden nasıl bir yaklaşım sergiliyor?

Ş.M.: Caravaggio’nun kutsalı anlatırken kutsal olan her şeyi yıkması, devrimci ruhu… Mesele çıplak olmak değil çıplaklığın nasıl anlatıldığına bağlı. Erkekler hamamına çıplak girersen bu çıplaklık bir erkek sanatçının poz veren çıplak kadın resimlerinden ayrıdır. Aktif meydan okuyan bir çıplaklık… Artist Pussy altın heykelimde olduğu gibi birebir vajinamın kalıbında yapılarak erkeklerin yazdığı sanat tarihine kafa tutmak demektir. Sanat tarihi dikeydir ve penis tarafından yazılmıştır.

Sergide daha önce gösterilmemiş ya da “Espulsa” için üretilen çalışmaların, çarpıcı ve güçlü bir yerleştirme düzeniyle birbiri ve sergi mekânıyla ilişkilendirildiğini düşünüyorum. Bu noktada “Espulsa” gerek yerleştirme düzeni gerekse mekânla kurduğu ilişkide ele alınan kavramlara nasıl bir yaklaşım getiriyor?

M.B.: “Espulsa” sergisi çok boyutlu, oldukça katmanlı ve farklı pratiklerden eserleri bir arada bulunduran bir sergi oldu. Şükran Moral üretim hayatı boyunca öncü bir sanatçı olarak farklı disiplinlerde çalışmayı da önemseyen ve üretiminde anlatıyı en iyi şekilde oluşturan medyumla eserini ortaya çıkaran bir sanatçı. Eser seçkisi aşamasında 25 yıllık bir külliyattan ne çıkar ne gösterilir konusunda Şükran Hanım ile ortak ilerledik denebilir. Benim bir dış göz olarak küratöryel yaklaşımım ve sanatçı olarak kendisinin mutlaka gösterilmesini önemli bulduğu eserler üzerinde oldukça hızlı çalıştık. Sergide izlenen her bir yapıtın Türkiye sanat tarihindeki yerine, Şükran Moral’ın sanatçı kimliğine ve izleyiciye sunacağı katkıya kadar her şeyi incelikle planladık. “Espulsa” sergisinde fotoğraf, video, yerleştirme, sulu boya gibi birbirinden farklı tekniklerde çalışılmış farklı eserler mevcut.

​Sergi mekânı FaArt Space iki kattan ve bir bahçeden oluşan dikkat çekici bir alan. Bu alanı kurgularken en başta Şükran Hanım’ın sunmak istediği bazı eserler vardı. Bunlar sergi mekânı girişinde yer alan 1994 yılında Roma’da gerçekleştirdiği Üç Kişi ile Evlilik ve sonra tekrar 2010 yılında Mardin’de gerçekleştirdiği Üç Erkekle Evlilik eserleriydi. Sergi mekânında özellikle girişe bu eserleri koyarak aslında Şükran Moral’ın üretim hayatı boyunca tartıştığı genel meseleleri direkt olarak sunmayı hedefledik. Bu fotoğraflar ve girişte yer alan kendi portresini bir erkek portresi gibi betimlediği imajsa tam olarak aslında yıllardır sorgulanan meselelere referans verecek şekildeydi. O nedenle aslında bu sergide Şükran Moral’ın kendi kimliği ve tartışmaları üzerinden sürdürdüğü konular göze çarpıyor. Espulsa adlı çerçeve içindeki stampa eser, Ethik isimli sanatçının kendi kolunun bir sırtlanın ağzında kaldığı biçimde tasvir edilmiş heykel, Sanat Tarihine Güvenmeyiniz isimli ışıklı kutu; Pieta’yı çağrıştıran ancak sanatı sorgulayan eser, Bülbül isimli video, Artist Pussy isimli yerleştirme aslında sanatın kendi içinde sanatçı kimliğini, sanatın direkt kendisini, varlığını sorgulayan eserler olarak izleniyor. 

Bir diğer yandan ise ilk kez gösterilen 2017 yılında gerçekleştirdiği performansının videosu Mezbaha ise toplumdaki kadın meselesini başka bir açıdan yeniden sorgulamaya devam ediyor. Bu sergi için üretilen eserler ise Atılanların Bayrağı adlı yerleştirme bayrak, Sisler İçinde isimli sis, duman ve ses yerleştirmesi ile beraber Espulsa merdiveni diyebilirim. Bu eserler mekânın kendi varlığı üzerinden, mekâna özgü olarak sergi için kurgulandı ve güncel tartışmaları sürdüren, politik konulardan erk meselesine, toplum içindeki kimlik çatışmalarından ötekileştirilmeye çeşitli kavramları ele aldı.

Şükran Moral’ın yirmi beş yıllık üretimine, Roma ve İstanbul hayatına uzanan, dünyaca ünlü bir sanatçı olması yönündeki konularını gündeme alan sergide benim göstermekten en çok mutluluk duyduğum eserlerden birisi ise Hamam videosu. 1997 yılında Karaköy’deki bir erkekler hamamında gerçekleştirilen video, bırakın o zamanı bugün bile oldukça radikal bir duruş sağlıyor. Şükran Moral’ın bir kadın olarak erkekler hamamına girmesi ve otuz dakika süren video içinde erkeklerin onu yıkamasının sunulduğu görüntü Türkiye sanat tarihi içindeki önemli kırılmalardan birisi. Bu zamana kadar hep kitaplarda bir kare görselini gördüğüm ve hiçbir zaman izleme fırsatımın olmadığı videoyu göstermeyi çok istedim. Çünkü biliyordum ki bu video herkes tarafından biliniyor ama kimse tarafından yakın zamanda izlenmemişti. Yıllardır hiçbir yerde gösterilmediğini de konuşunca sergide küçük bir oda içinde, minik bir hamam etkisi yaratıp sıkıştırılmış bir buhran anı gibi bir alanda videoyu göstermeye karar verdik. Hakikaten düşündüğüm gibi birçok insan videoyu ilk kez görüyordu. O nedenle Şükran Moral sergisinde böyle ikonik bir eserin bilinmesi ama izlenmemiş olması üstüne izlenebilir oluşu konusunda doğru bir yönlendirme yapabildiğimizi düşünüyorum.

​Sergiyi Şükran Moral’ın kadın, kimlik, ötekileştirme gibi konuları ile beraber sanatı da sorguladığı üretimlerini de kapsayarak çift yönlü bir izleme sunacak şekilde kurguladık. Bu açıdan aslında sadece bu ülkedeki kaotik konulara değil, Türkiye tarihine, Türkiye sanat tarihine, kişisel yaşamına da odaklandık.

Son olarak sergiye ve buradaki küratöryel deneyimine dair kişisel olarak söylemek istediğiniz bir şey var mıdır? 

M.B.: Sergi sürecinde birçok eserin yan yana gelmesiyle ilgili Fahrettin Aykut Architecture’dan mekânsal kurgu, düzen ve aydınlatma gibi konularda da destekler alarak bütünlük ve uyum içinde bir sergiyi hep birlikte ortaya çıkardık aslında. Büyük bir ekip olmamakla birlikte, güçlü ve dikkat çekici, çok yönlü bir sergi hazırladığımız ve Şükran Moral’ı, üretimlerini yakından tanıma fırsatı yakaladığım ve beni sınayan sergiler yapmayı sevdiğim için, dahası topluma, var olan kısır döngüye soru sorma hakkımız doğduğu için de bu sergiyi gerçekleştirmekten mutluluk duyuyorum.

0
2619
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle