0 YAPILAN YORUMLAR
2680 GÖRÜNTÜLENME
0 TAKİPÇİ
0 BEĞENİ
Filmekimi 2015

Filmekimi'nden Notlar - 1

Filmekimi'nden Notlar – 1

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından  14. kez düzenlenen Filmekimi, listesindeki birçok film ile daha ilk gününden sinemaseverlerin büyük ilgisini çekti. Ben de festival boyunca izlediğim filmlere dair düşüncelerimi üç ayrı yazıyla sizinle paylaşmak istedim. Öyleyse festivalin nasıl geçtiğine birlikte bakmamıza ne dersiniz?


The Measure Of A Man (İnsanın Değeri)

The Measure of A Man, nâm-ı diğer "İnsanın Değeri", günlük yaşam ve iş hayatı arasındaki sıkışmışlığımızı, hiçbir çekinme olmaksızın yüzümüze vuran bir film olmuş.  Fransız yönetmen Stéphane Brizé'nin yönettiği ve başrollerde Vincent Lindon, Karine de Mirbeck ve Matthieu Schaller'nin paylaştığı filmde, Thierry rolünde izlediğimiz Vincent Lindon, iyi bir eş ve zihinsel engelli bir çocuk babasıdır. Her ne kadar çocuğunun hastalığı nedeniyle buruk bir hayatı olsa da karısıyla birlikte ellerindeki her şeyi oğlu için feda etmekte ve mutlu bir hayat sürmeye çalışmaktadır. Fakat büyük bir sorunla boğuşmaktadır, Thierry uzun bir zamandır işsizdir ve haksız yere işinden çıkarılmıştır. Hukuki yoldan yaptığı girişimlerin ona kısa vadede bir şey kazandırmayacağını anlayınca yeni iş başvuruları yapmaya başlar ve fakat, heyhât!  Bu çabalar da boşuna çıkmıştır. Vinç operatörlüğünden forklift sürücülüğüne kadar ilgili-ilgisiz sayısız pozisyon için hem de eski işinden çok daha az maaşlara razı olan Thierry için engelli çocuğunun okul masrafları, yıllar içinde ailece edindikleri tek büyük varlık olan evin kredi taksitleri de çığ gibi büyümektedir. Her geçen gün daha büyük bir baskı altında ezilen Thierry, sonunda bir hipermarkette güvenlik görevlisi olarak iş bulur. Kameraları izlemek ve gerektiğinde hırsızlık olaylarına karşı müdahale etmekle görevli olan Thierry için "yeni bir sayfa" açılmış ve maddi sıkıntıları bir ölçüde hafiflemiştir. Fakat bir süre sonra daha büyük bir mücadeleye girdiğinin farkına varacaktır. The Measure of A Man, hepimizin aynı ya da dolaylı olarak benzer durumlarla karşılaştığımız sorunları dobra ve ahlâkın göreceliliğinden hareketle yüzümüze vuran başarılı bir film olarak karşımızda duruyor. "Suç" her zaman ve ne ölçüde olursa olsun suç mudur? Başkaları dünyamıza çok daha büyük zararlar verirken, bizim çaresiz duruma düşmüş ya da bir anlık zaafına yenilmiş insanların yaptığı yanlışlara karşı doğrucu Davud'u mu oynamamız mı, yoksa oturduğumuz koltuğu, yaptığımız işi bir kenara bırakarak ortadaki dengesizliğe itiraz mı etmemiz gerekir? Film aslında bu sıkça karşılaştığımız, önemli ama göz ardı etmeye meylettiğimiz noktaya karşı bizi sınama niyetinde bir yapım olarak kendini gösteriyor. Filmdeki Thierry karakteri ise bu ikilemi her gün yeniden yaşayan ve yaptığının iyi mi kötü mü olduğu konusunda gelgitler yaşayan biri. Orijinal adı "La loi du marché" olan Fransa yapımı film, bütün bunların toplamında aslında bize, piyasa kuralları içinde çalışan bireyler olan bize öğretilen ahlâk anlayışını sorgulatıyor ve bununla ne kadar yüzleşebildiğimizi soruyor.  Ailesi ile iş hayatının tahakkümü arasında sıkışan ve erdemli bir birey olmanın zorluğunu giderek daha da ağır bir şekilde yaşayan Thierry karakterini canlandıran Vincent Lindon'ın performansının izlenmeye değer olduğunu düşünüyorum. Bunun yanında, engelli rollerine can vermenin oldukça güç bir iş olduğunu düşünmüşümdür. Bu bağlamda genç aktör Matthieu Schaller'ın da hakkını teslim etmemiz gerekiyor. Fimin sonunda çalan Bonobo parçası "Black Sands" ise filmin düşündürdükleriyle birlikte sizi bir süre daha koltuğunuzda tutacak gibi gözüküyor.


La Patota (Paulina)

Henüz festivali tamamlamasak da  Paulina'nın filmekimi'nin en çok tartışılan yapımlarından biri olduğuna eminim. Bu yıl Cannes Eleştirmenler Haftası Büyük Ödülü'nü kazanan filmdeki olaylar, doktorasını yapan başarılı bir hukuk öğrencisinin âniden aldığı kararla bir taşra kasabasına öğretmen olarak gitmesiyle başlıyor. Fazlasıyla idealist bir ruha sahip Paulina'nın aldığı bu karar sonrası sevgilisiyle ve yargıç olan babasıyla yaşadığı gerilimlerle devam eden film, Paulina'nın görev yerinde tecavüze uğramasıyla farklı bir yönde ilerlemeye başlıyor. Bu noktadan sonra seyirciyi büyük bir soruyla baş başa bırakan film, Paulina'nın gözünden suçlunun cezalandırılmasının onu rehabilite edip etmediği, ağır veya değil "ceza"nın başlı başına etkili bir unsur olup olmadığı, mağdurun hayatına aynen devam etmesinin sorgulanması vb. noktalarda seyirciyi sert bir sınava tâbi tutuyor. Tüm dünyada, özellikle de ülkemizde ne yazık ki sıkça karşılaştığımız; kadına şiddet, cinsel istismar, taciz ve tecavüz konularında toplum olarak iyi bir sınav veremediğimizi, kadın hakları üzerine çalışan toplulukların ve mağdur kadınların sesini kısan bir düzende yaşadığımızı düşününce, açıkçası Paulina karakterinin ifade ettiği idealizmin (ki belki de aslında tersine, başka bir açıdan bakıldığında ise pratik anlamda katı bir gerçekçilik) zaten yetersiz cezalarla örtbas edilmeye çalışılan bu tür olaylarn dinmesine ve kadının her gün yeniden zedelenen cinsel kimliğine kısa vadede yarar sağlamayan bir bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Filmdeki ana karakter olan Paulina, yukarıda bahsettiğim konular hakkında günlük hislerin üzerine çıkan sorular soruyor. Fakat ne yazık ki yaşadığımız dünya ve toplum düzenleri, bu kadar üst düzey soruları sorabileceğimiz kadar âdil değil. Dolayısıyla film, bence tam da bu noktada hayattan kopuyor. Özellikle de benim gibi çoğu zaman haksızlığa gelemeyen bir insansanız, Paulina'yı izlerken sinir harbine girmemeniz işten değil. Paulina karakterine hayat veren Dolores Fonzi, âsi kız tavrını da tecavüze uğramış bir mağduru da iyi bir şekilde beyaz perdeye yansıtıyor. Ayrıca, filmde Paulina'nın babası rolündeki Oscar Martinez'i de başarılı bulduğumu belirtmek istiyorum.


Irrational Man (Mantıksız Adam)

Son dönemde adı evlatlık edindiği kızına cinsel istismarda bulunduğu iddiasına karışan Woody Allen'ın kişisel hayatı karışık olsa da kendisi film çekmeye devam ediyor. Yönetmenin daha önceki filmlerini izleyenler kolaylıkla fark edebilir ki Irrational Man (Mantıksız Adam) aslında klasik bir Woody Allen filmi. Başlangıcından itibaren nasıl devam edeceğini üç aşağı beş yukarı tahmin edebilseniz de filmin geçtiği mekânlar ve fonda çalan müziklerin etkisi, sizi izlemeye devam etmenizi sağlayabiliyor. Filmin çoğunda üniversitede felsefe öğrencisi olan Jill (Emma Stone) ve hocası Abe Lucas (Joaquin Phoenix) arasında geçen diyaloglara şahit olduğumuz film, satır aralarında Immanuel Kant ve Kantiyen dünya görüşüne dair doneler de sunuyor. Her ne kadar Woody Allen filmlerinde alıştığımız o trajikomik atmosfere sahip olsa da film yeni bir şey vadetmiyor. Zaman kaybı değil ama bir kazanç da değil. Yine de Irrational Man'i bundan 5 yıl önce "You Will Meet a Tall Dark Stranger"'da bana büyük  bir hayal kırıklığı yaşatan Woody Allen'ın, Blue Jasmine ile birlikte en azından kendi ortalamasına dönebileceğinin bir işaret olarak kabul edebiliriz. Filmin sonu ise belki de yönetmenin bu kadar klasikleşmiş kurgu anlayışını dengeler nitelikte ve gülümseten cinsten. Irrational Man'in bence öne çıkan tarafı Emma Stone'un her zamanki dayanılmaz güzelliği, etkileyici konuşma tarzı ve çekici bakışları, zira filmi bana izlettiren en önemli unsur bu oldu. Ben bir Woody Allen meraklısı olarak izlemek istedim. Filmden sanatsal açıdan ya da günlük hayatınıza dokunması yönünden bir beklentiniz varsa bunları unutun. Sadece biraz vakit geçirmek isterseniz izleyin.


Son of Saul (Saul'un Oğlu)

İkinci Dünya Savaşı'nın sinema endüstrisi için âdeta bir maden olduğu sır değil. Vietnam Savaşı ile birlikte on yıllardır sinema alanındaki konu bulma sorununu gideren bu konu Son of Saul (Saul'un Oğlu) için de imdada yetişmiş gibi görünüyor. Bir toplama kampında görev yapan ve Nazi askerlerine ölü yıkama,, cesetleri otopsiye gönderme vb. işlerde yardım etmekle görevli mahkum olan Saul Auslander, bir gün karşılaştığı küçük bir çocuğun cesedinden etkilenir ve onun krematoryuma gönderilmesine engel olup çocuğu Yahudilik ritüellerine uygun bir şekilde gömmek ister. Bu amacı için oldukça zorlu bir süreç onu beklemektedir. Kamptaki şiddet, psikolojik baskı ve esirler arasında çıkan anlaşmazlıkları aşması gerekmektedir. Filmin tek planda, sadece Saul'un durduğu konumdan ve sarsıntılı bir kamera tutuşuyla çekilmesi, zaten karanlık ve kasvetli bir filmin izlenmesini bence daha da zorlaştırmış. Konu da oldukça klasik bir kökene sahip olunca, filmin temposu seyirci için sabitlenememiş. Ayrıca senaryonun bence en büyük eksiği, Saul'un neden başka bir çocuğu değil de bu çocuğu gömmek istemesini bilemeyişimiz. Madem Saul özel olarak bu çocuğu seçiyor, öyleyse buna neden olan psikolojik altyapının da seyirciye yansıtılması gerekirdi. Yönetmen Laszlo Nemes ve filmin senaryosunu birlikte yazdığı Clara Royer, keşke bu çocukla karşılaştığı anda ve sonrasında Saul'un hissettiklerini bir iç sesle biz seyircilere aktarabilseydi. Durum böyle olunca, bu yıl Cannes Büyük Ödülü'nü kazanan bu film için kişisel olarak çoğunlukla aynı fikirde olmadığımı belirtmeliyim. Filmin bu derece ses getirmesi, konusunu tarihin gördüğü en büyük soykırım olan Yahudi Soykırımı'ndan almasından kaynaklanıyor olabilir. Zira gerek Hollywood gerekse Avrupa sinemasının bu tür konularda yapılan filmlere karşı vicdani bir zaaf duyduğunu daha önce de defalarca gördük. Yine de Saul rolündeki Géza Röhrig ve Abraham rolündeki Levente Molnar'ın performans olarak elinden geleni yaptıklarını da ekleyelim. Filmin sonu ise açıkçası benim için şaşırtıcı olmadı. 30 saniye önceden nasıl gerçekleşeceği tahmin edilen bir son yerine daha iyi bir alternatif bulunabileceğini düşünenlerdenim. Son of Saul, benzerleriyle karşılaştırdığımda benim için maalesef bir Pianist ya da Hayat Güzeldir olamadı. Tüm bunlara rağmen, eğer İkinci Dünya Savaşı konulu filmlere karşı özel bir ilginiz varsa elbette izlemenizi öneririm. Çünkü kendimce bazı defoları olmasına rağmen Saul'un Oğlu kesinlikle bir zaman kaybı değil. 

0
1519
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage