14 ŞUBAT, SALI, 2017

Masal ve Müzik, Kan ve Köpük: Deniz Kızlarının Şarkısı

!f’ İstanbul’un en ilham verici bölümü Keş!f’te bu yıl yer alan filmlerden Córki dancingu / The Lure / Deniz Kızlarının Şarkısı’nı basitçe tanımlamak imkânsız. Hans Christian Andersen’in ünlü masalı Küçük Deniz Kızı’nın modern bir uyarlaması olduğunu söyleyebilirsiniz, fakat bu tanımlama filmin içindeki kan ve vahşeti dışarıda bırakır. Deniz kızlarına vampir özellikleri yüklemiş fantastik bir gerilim olduğunu söyleyebilirsiniz, bu defa da filmin büyük bir çoğunluğunda hüküm süren şarkıları açıklayamazsınız. Kısacası kafanızı karıştıracak, sizi şaşırtacak, Keş!f’in doğası gereği pek tabii ki ilham verecek, tam bir !f filmi Deniz Kızlarının Şarkısı.

Masal ve Müzik, Kan ve Köpük: Deniz Kızlarının Şarkısı

Masallar her zaman mutlu sonla bitmez. Söz konusu Grimm Kardeşler’in, Andersen’in ya da her kimin masalı olursa olsun, fantastik yaratıklar, korkutucu ve karanlık ormanlar, doğaüstü güçleri olan büyücü ve cadılar, kötü kalpli kraliçeler ve çok daha fazlasıyla dehşet saçmaları bir yana, Küçük Deniz Kızı’nda olduğu gibi, bazıları apaçık mutsuz ve korkunç olaylarla sona erer. Çocuklar için hazırlanmış tozpembe uyarlamalar ya da Disney animasyonları bununla yüzleşmekten kaçınsa da, masallar hayatın gerçeklerini yansıtmaktan korkmaz.

Deniz Kızlarının Şarkısı, Andersen’in uygun gördüğü talihsiz finale sadık kalmakla beraber, yazarın saf ve güzel bir genç kız olarak betimlediği deniz kızı karakterini iki kız kardeşe, okyanusu Varşova’nın sıradan bir gece kulübüne, yakışıklı prensi genç bir gitariste dönüştürüyor. Üstelik güzel sesleriyle büyüleyen deniz kızlarının bir değil, onlarca şarkısı var çünkü bu bir punk-müzikal. İzlediğiniz karanlık masal, duygusal, eğlenceli ya da öfke dolu şarkılarla akıp giderken, bir noktadan sonra Lehçe bilmediğiniz için şarkılara eşlik edemeyişinize üzülmeye başlıyorsunuz. 

Hem yarattığı görsel dünyayla hem de kullandığı sinema diliyle kalıpların dışına çıkan bir ilk filme imza atan Polonyalı yönetmen Agnieszka Smoczynska, annesinin gece kulübünde büyürken yaşadıklarının da kendisine ilham verdiğini söylüyor. Yönetmenin yarattığı gece hayatı ve gece kulübünün sahnesi, karanlık bir dünya ya da bir batakhane değil, renkli, büyüleyici hatta güvenli bir yer. Filmin Altın ve Gümüş adlı iki deniz kızı da (tıpkı yönetmenin 2007 tarihli kısa filmi Aria Diva’nın kadınları gibi) güçlü kadınlar. Ne var ki sahne ışıklarının altındaki ve hareketli şarkıların eşliğindeki dünya, bu güçlü kadınların kendi iç dünyalarıyla ve iç sesleriyle baş başa kalmasıyla tehlikeli ve karanlık bir hale geliyor.

Sahnede kendi seslerinin ve fiziksel güzelliklerinin farkında olan ve güçlerini büyülemek için kullanan iki deniz kızı, sahne ışıkları sönünce aşık oluyor, kıskanıyor -ve bunun bir vampir hikâyesi oluşuna geri dönecek olursak- kana susuyor. İşte bir insana aşık olup kanını emmemek için türlü ikilem yaşayan vampirlerin defalarca izlediğimiz hikâyesi, bir insana aşık olup onun için sesini feda etmeye ya da deniz köpüğüne dönüşme riskine razı gelen küçük deniz kızının hikâyesiyle bu noktada kesişiyor ve iç içe geçiyor. Yönetmen bu türler arası harmanı hiçbir eğretiliğe izin vermeden, sanki Andersen’in Küçük Deniz Kızı da bir vampirmişçesine doğal bir şekilde ele almayı başarıyor. 


Üzen gerçekçiliğiyle Hollywood’un altın müzikallerini izlediğini düşünen seyircisinin ters köşeye yatıran La La Land Oscar gecesini silip süpürmeye doğru koşarken, bu Polonyalı bağımsız müzikal masalların mutsuz sonla bitebileceğini bir kez daha kanıtlıyor. Olabildiğine şaşırtıcı, olabildiğine fantastik, olabildiğine vahşi bir şekilde...

0
6962
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage