15 EKİM, CUMARTESİ, 2016

Kırmızıya Sunulan Yeni Bir Ağıt: Julieta


Şu sıralar Filmekimi programında izleme şansı yakaladığımız Pedro Almodóvar’ın yeni filmi Julieta, yönetmenin pek bilindik kız çocukları arasında farklı bir yerde konumlanıyor. Kardeşlerinden bağımsız bir ağacın altında ama onlarla bir arada olmamaktan üzülecek kadar da aynı bahçenin sahanlığında Julieta. Geçmişle geleceğin şimdi olanda kendine yuva bulduğu film, sonu baştan belli bir derede kulaç atmak gibi. Almodóvar’ın Julieta’sı kırmızıya sunulan yeni bir ağıt.

Kırmızıya Sunulan Yeni Bir Ağıt: Julieta

Genç kadın Julieta, Xoan ile tanışır; bir tren yolculuğunda. Ruhani ile cismani olan arasında tedirgin olduğu bir sırada. Hayatına bu adamla devam etmekten ziyade; karşı karşıya kaldığı bilinmezliği doldurmaya yöneliktir adamın varlığı. Birlikte yaşamaya başlarlar. Odalarının değil ama mutfaklarının camı denize bakar. Yine öylesine kusursuz bir deniz. Kırmızı şarap içmez ya da mısralar yazmazlar ama varlıklarını teyit etmek amacıyla sevişirler; lakin fazlaca tutkulu.

...Sylvia onu uçsuz bucaksız, muhteşem bir deha olarak görür. Ona ‘kurtarıcım’ der. Ondan yoksun kaldığında öleceğini söyler.

Birlikte İspanya’ya gidip Alicante yakınlarında bir balıkçı köyünde kalırlar. Odalarının balkonu kusursuz bir denize açılır. Tinto (kırmızı şarap) içerler. Mısralar yazarlar...”* 

İspanyalı yönetmen Almodóvar’ın filmografisindeki üç senelik boşluktan sonra izlemeye vakıf olduğumuz bu yeni öyküsü, bir kadının çift katmanlı hayatının sürdürülebilirliği üzerine dramatik bir alt yapı sunuyor. Kanadalı yazar Alice Munro’nun üç kısa öyküsünden senaryolaştırılan filmin Almodóvar nezdinde tek eksik tarafı “suçluluk” duygusu olarak konumlanıyor. Yönetmen, bir söyleşisinde Munro’nun öykülerinde eksik olan bu duygunun karakterleri için vazgeçilmez köprüler kurduğunu dile getiriyor. Ne var ki Almodóvar özelinde oldukça üst basamaklarda duran, ondan fazlaca iyi şeyler bekleme hali; yönetmenin son birkaç filmi ile bu koşullanma halini ters yüz eder nitelikte. 2013’te izlediğimiz Los Amantes Pasajeros (Aklımı Oynatacağım) isimli kara komedi, alışılagelmiş Almodóvar öykülerinin sahip olduğu bütün maceraya sahip, ancak bu macerada nerede aktığını kestiremediğimiz bir film olarak karşımıza çıkmıştı. Julieta ise renkli yönetmenin, renkli derelerde akan; ancak derenin hangi denize döküleceğini kestiremediğimiz yapıda bir film. Tek bildiğimiz haritadaki mavi suların İspanya’yı işaret ettiği yönünde.

Renk paletinde zıplamayı seven yönetmenin sıcak renklere, hele ki kırmızıya olan aşkı karakter Juieta için adeta bir nefes gibi. Karakterin her nefes alıp verişinde kıpırdanan, kırışan ancak ütüye ihtiyaç duymayan kusursuz bedeni de tıpkı ruhu gibi söylenildiği üzere çamurdan değil. Belki çamurdan ancak kahverengi değil, kırmızı bir çamurdan şekle sunulmuş gibi. Yönetmenin görsel anatomisini yoğurduğu renklere fazlaca hâkim olma hali, görüntü yönetimi konusunda izleyiciyi “Pedro Harikalar Diyarında”nın uçsuz bucaksız atmosferine bıraksa da, karakter profilinin aynı ölçüde bu uçsuz bucaksız yollara vakıf olduğunu söylemek oldukça zor. 

Ben O Değilim!

Almodóvar’ın kadınları vardır; hem de sayıca oldukça fazla. Bir kokteylin en gözdesi olacak kadar alımlı, bir kara parçasını kürekle çekecek kadar güçlü, kimi zaman çatışmanın ortasında kalan, çıkış yolunu hiç bilmediğimiz bir merdivenin sonunda bulunan kadınlardır bunlar. Julieta bu kadınlardan oldukça farklı bir eksende. Satürn’ün o bildik halkalarında dolaşmayan bir kadın. Lineer olarak ilerleyen yol, onun için bir noktadan sonra ikiye ayrılıyor. Julieta  yönetmenin kız çocukları arasında, erkek olan tarafın dağıttıklarını sırtlanan kadın olmayıp; aksine var olan şey / şeyleri dağıtan olarak konumlanıyor. Çatışması, doğa ve bilinmezliğini avuçlarına alan karakterin öncesi ve sonrası var: Hayat dolu olan Julieta ve bir erkekle yaşadığı birliktelik sonrasında çocuğu tarafından bir köşede bırakılan yaşlı Julieta. 

Çocuk sahibi olan bir annenin, annelik kurumunun getirdikleriyle yüzleşmesi; baba karakterinin ölümüyle dinamiklerini inşa ediyor. Bahsi geçen “anne olunca mutlu ve daha umutlu bakma” savı, çocuğun ataerkil olana sırtını yaslaması ve akabinde yaşananlar... Her biri anne-çocuk ilişkisinin her daim lavlarını püskürtmeye hazır ve nazır oluşuyla; karakteri kendisinin de sonucuna evvelden aşikâr olduğu bir yolculuğa itiyor. Belki geyik görürüz yeniden. Benliğimizi keşfetmeye yönelik. Ama ben keşfetmek istemiyorum. Sen keşfet onu. 

*SALVAYRE Lydie, 7 Kadın, Çev: Atakan Karakış, Alakarga Yay., İstanbul 2016

0
11889
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage