09 TEMMUZ, SALI, 2013

İki gün gece non-stop festival

Alper Maral, hayalini kurduğu festivali yazdı… İki gün ve gece boyunca non-stop festival: “two days & nights of new music” İdeal festival! Yıllardır hayâlini kurduğum ekstra-yoğun-müzik-taşkınlığı. Festival yapanlar ya da taşın altına elini koyanlar bilir: Hazırlık evresi hariç, festival bir başlayagörsün, artık kaç gün sürüyorsa, ben diyeyim 8, siz deyin 15, ne uyku, ne bir düzgün lokma, ne de huzur görürsünüz.

İki gün gece non-stop festival

İdeal festival! Yıllardır hayâlini kurduğum ekstra-yoğun-müzik-taşkınlığı. Festival yapanlar ya da taşın altına elini koyanlar bilir: Hazırlık evresi hariç, festival bir başlayagörsün, artık kaç gün sürüyorsa, ben diyeyim 8, siz deyin 15, ne uyku, ne bir düzgün lokma, ne de huzur görürsünüz. Kulağınızda susmayan acı bir alarm sesi -kırmızı, tabiî- biri bitmeden diğeri başgösteren sorunlar, vs., günler süren bir panik hâli; başta şakak, ağrımayan kemiğiniz kalmaz. Bu arada uğruna helâk olduğunuz, yoluna kendinizi serdiğiniz sanatçıları da sahnenin en beter kenarından, sanki tüm seyirci ve repertuar sizin sırtınızdaymış gibi, tırnaklarınızı kemirerek, endişe içinde zar-zor izlersiniz. Bu sadece ucu-içi derindedir. Gün çarpı maliyet hesabına hiç girmiyorum (aritmetik değil, geometriktir!).

Ya ciddî festival takipçisinin hâli? Neredeyse aynı menü: İşi-gücü -nasıl olacaksa- askıya alıp, 8-10 gün boyunca oradan oraya taşın; tanık olduklarının şamar etkisi yetmiyormuş gibi, bir de sindirmeye uğraş, ama gene aç-biilaç; zaten bütçe çoktan açılmış. Gerçek festivalcinin düsturu “ya hep ya hiç”tir; her konsere (ya da her gün bir etkinliğe) muhakkak gidilecek. “Hiç” de şöyle olur; o kadar kaptırırsınız ki, ya kazara bir gün doyarsınız -çok istisnaî bir durumdur;  ya da bir de bakmışsınız, bizzat mutfaktasınız. İflâh olunacak gibi değildir. Aradakilere turist muamelesi yapılır.

Yıllardır tam da bu şekilde yaşayan, sayısız festivale, etkinliğe, en hafifinde, omuz veren biri olarak, hep hayâl ettiğim, bir ya da iki güne sığdırılmış ama tıklım-tıkış, arasız-deresiz, yoğunlaştırılmış dil kursu, sağlık kürü, şok tedavisi gibi, ve herkesin sadece iki gün kalarak herşeyi izleyebileceği, asla “doymadım, daha yok mu?!” diyemeyeceği bir festival. Düşünsenize, 8 günde 8 konser, eder size 8 kahvaltı, 8 yemek, 8 berbat ama pahalı geçiştirme, 8 otel; izni, telâfisi, yolu, püsürü ile büyük eziyet (ve maliyet). Bir de tersini görelim: 2 günde 20 konser! Nasıl? Evet, 20-22 Nisan 2013 tarihleri arasında, Odesa’da

gerçekleştirilen Yeni Müzik festivalindeki net rakam bu. Bürüt çok daha fazlası (sabah 08.00; Ortodoks kilise korosundan ayin; 10:00 orkestra provası; 12:00 Konservatuar’da öğrenci konseri; 14:00 profesyonel koro konseri; 16:00-04.00 arası zaten festival var arasız…Yeter ki isteyin ve dayanın!).

Ukraynalı besteci Karmella Tsepkolenko’nun çocuğu gibi üzerine titrediği, doğurup büyüttüğü, ve tüm ailesini, maharetli öğrencilerini, nazının geçtiği meslek erbabını angaje ettiği “two days & nights of new music” (iki gün ve gece boyu yeni müzik) festivali, 19. kez, 20-22 Nisan 2013 tarihleri arasında, Ukrayna’nın Karadeniz kıyısındaki tanınmış liman kenti Odesa’da gerçekleşti (Eşi Oleksandr Perepelytsia yürütücü; aynı adlı oğlu ise şef, piyanist, tercüman, mihmandar, vs., görevleri üstleniyordu). Uluslararası Çağdaş Müzik Birliği’nin yıllık toplantılarında Ukrayna Delegesi olarak tanıdığımız Tsepkolenko’nun daveti üzerine, iki ülke arasındaki kesif bihaberliği seyreltmek ve çağdaş müzik adına ortak etkinlikler tasarlamak adına katıldığımız etkinlik, mütevazı ancak etkili bir festivalin nasıl gerçekleştirilebileceğine dair son derece değerli bir örnek/model oluşturuyor.

Bir kere, festival tek mekân ağırlıklı gerçekleştiriliyor (fuaye, salon, galeri, vs.). Dolayısıyla mekân kirası ve lojistiği çok makul. Herkes bir arada olduğundan arama-sorma, gelme-gitme, kaybolma-bulunma telaşı yok. Üç gün önceden verili prova takvimine uygun hazırlıklar tamamlanıyor; sorun çıkarsa evden-okuldan, yakın çevreden çözülüyor, çünkü herkes bunun bir seferberlik olduğunu biliyor. Herkes profesyonel, kimse caka satmıyor; o kadar saat diz-dize geçiren insanlar hemen senli-benli oluyor, yardımseverlik ve destek farz misali sıradanlaşırken, tevazu göstermeyen arada kül oluyor (sadece bir kişi; ABD’li, yazık!).

Etkinliklerin doğası da pragmatizmi yansıtıyor. Bir kere partnerler önemli: Ev sahipliğini üstlenen Odesa Ulusal A.V. Nezhdanova Müzik Akademisi, her türlü enstrüman, mekân ve eleman desteğinin yanı sıra, perküsyon grubu başta olmak üzere, bünyesinden yetişen genç sanatçılarla göz dolduruyor. Kaldı ki ve Karmella Tsepkolenko bu okulda önemli bir hoca, kompozisyon profesörü. Diğer konserlerde de vurmasazların baskınlığı dikkat çekiyor. Bunun en temel sebebi, en önemli partnerin, Freiburg Üniversitesi Perküsyon Grubu’nun kurucusu ve şefi, usta festival düzenleyici, Bernhard Wulff’un katkısı. Keza diğer bir finansal destek İsviçre’den geliyor. Dolayısıyla Lugano Perküsyon Topluluğu’nun yanısıra çok sayıda İsviçreli icracı ve bestecinin yer bulması tesadüf değil. Burada kültür politikalarının artan önemine ve aygıtlarına küçük bir vurgu yapmak yerinde olacaktır.

Anılan perküsyon topluluklarının yanı sıra, şu sanatçılar ve gruplar dikkat çekiyordu: Bir kere, şeref konuğu muamelesi gören duayen flütçü Robert Aitken. Takemitsu, Yun, Carter, gibi “arkadaşları”nın, kendine ithafen yazdığı yapıtları, ve çağdaş flüt repertuarının ilk eseri sayılabilecek Varèse’in Density 21.5’inin, karanlıkta kalmış olanıyla birlikte, iki versiyonunu yorumlarken tecrübesini yansıtıyordu. İsviçreli kemancı Gabrielle Brunner, eşlikçisi gelemediği için bir solo repertuar sunuyor, ve özellikle Bernd Alois Zimmermann ile salonu ateşe veriyordu. ABD’li piyanist Jennifer Hymer oyuncak piyano repertuarının sıra dışı yapıtlarıyla büyük sempati toplarken, Ukraynalı piyanist Yevhen Gromov inanlımaz bir performans gösteriyordu: İlk gece 02:00’de, Viktoria Poleva’nın ilginç eseri, Vitruvian man – Prince

André Volkonski in Memoriam’ı çalarken, ertesi gün, bir başka konserde Pierre Boulez’in Incises (1994/2001) adlı çetin-ceviz yapıtını, ekmeğe reçel sürer gibi, kolaylıkla, kendiliğindenlikle çalıyordu. 

Her konseri, her sanatçıyı yazmak mümkün değil. Ortaklıklara değinilecek olursa: Koro geleneği, piyanizm, gözüpeklik, adanmışlık, vb. bazı “alâmetler”in Sovyetler Birliği döneminden, hattâ öncesinden miras alındığı aşikâr. Kapitalizm konusundaki acemilik de konserlerden arta kalan her dakikada, özellikle gündelik hayatta, kendini belli ediyordu. Genelde bölgeden (Ukrayna, Rusya ve diğer eski Sovyet bölgeleri) yapıtlara yönelen genç Ensemble senza sforzando; bünyesi gereği geç kalmış bir romantizme hizmet eden Khmel’nyts’k Bölgesi Filarmoni Orkestrası; Martien ve Roy Groeneveld’in görselliği ağır basan, konvansiyonel performatifliğiyle dev ksilofon icraları, ve Türkiye’de ne yazık ki çok yabancı olduğumuz klasik akordeon (garmon) repertuarı, akılda kalanlar arasındaydı.

Sürprizi en sona sakladım: Tüm festivalde en beğenilen, ve neredeyse herkesin üzerinde hemfikir olduğu en iyi yapıt, çok genç bir Türk bestecisine ait: Emre Sihan Kaleli’nin nineteen thoughts of en oboe concerto adlı, Matthias Arter solistliğinde ve Convergence New Music Ensemble eşliğinde sunulan yapıtı -adından da anlaşılacağı üzere, bir tür konçertant topluluk eseri- fikir zenginliği ve yazım ustalığı açısından son derece dikkat çekiciydi. Meslek gereği, genç kuşaktan ne var-ne yok, dikkatle takip eden biri olarak, bu yapıtın uzun yıllardır karşılaştığım en iyi ve çarpıcı eser olduğunu keyifle ifade etmek isterim. Tabiî ki, Kaleli burada tanınmıyor. Yurtdışında yaşamasına rağmen!

0
2452
0
Yazar:
Fotoğraf: Alper Maral
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage