
İstanbul Sanat Müzesi, 1914 Kuşağı’nın kurucu ustası İbrahim Çallı’nın eserlerinden oluşan “Rengin Hafızası, Fırçanın Ruhu, Renklerle Yaşanmış Tutkulu Bir Hayat: İbrahim Çallı” sergisini 5 Nisan’a kadar sanatseverlerle buluşturuyor.
İBB Miras ve İBB Kültür, İstanbul’un ilk kamusal çağdaş sanat müzesi İstanbul Sanat Müzesi’nde Türk resminin en bilinen, adını Türk resim tarihine altın harflerle kazıyan büyük üstat İbrahim Çallı’yı ağırlıyor. Portrelerden manzaralara, figüratif anlatılardan naturalist yorumlara uzanan özel bir seçki ile İbrahim Çallı’nın sanat yolculuğunu aktaran sergi 24 fotoğraf ile 64 yağlı boya ve karışık teknikte eserden oluşuyor. Sergi, Cumhuriyet dönemi Türk devrimini, evrimini, gelişimini ve kuşaklar arasındaki bağlantıları tanımaya davet ediyor. Atatürk’ün güzel sanatlara verdiği önemin simge isimlerinden biri olan Çallı, hem ürettiği eserler hem de yetiştirdiği öğrencilerle Cumhuriyet’in plastik sanatlar alanındaki temel taşlarını döşeyen büyük bir usta olarak sanat tarihimizde özel bir yere sahip. Fırçasındaki özgürlük, yaşamındaki bohem ruh ve paletindeki zengin renk dünyasıyla bir kuşağa iz bırakan Çallı, Türk resminin modernleşme serüveninin en güçlü temsilcilerinden biri olarak öne çıkıyor. “Rengin Hafızası, Fırçanın Ruhu, Renklerle Yaşanmış Tutkulu Bir Hayat: İbrahim Çallı” sergisi, sanatçının tutkulu yaşamını, eğitmen kimliğini ve Türk resmine bıraktığı kalıcı izleri yeniden düşünmeye davet ediyor.
“Rengin Hafızası, Fırçanın Ruhu, Renklerle Yaşanmış Tutkulu Bir Hayat: İbrahim Çallı” sergisini, 3 Şubat-5 Nisan tarihlerinde pazartesi hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında Haliç Tersanesi’nde yer alan İstanbul Sanat Müzesi’nde ziyaret edebilirsiniz.
Claire Lebourg’un küçük şeylerle mutlu olabilmeyi, hayatın getirdiği sürprizleri ve arkadaşlığın güzelliğini anlattığı hikâyesi Köpük ve Davetsiz Misafir, G. Gülce Karagöz’ün çevirisiyle Domingo Yayınevi’nden çıktı.
“Denizi kim sevmez ki? Peki ya evin salonuna dalgalar vursa, canın istediğinde koltuktan denize cumburlop dalabilsen güzel olmaz mıydı? İşte, Köpük’ün hayatı tam da böyleydi. Kahvesini yudumlarken birden serin sulara dalar ve gelgitin ona küçük hazineler getirmesini beklerdi. Ancak bugün, tuhaf bir şey oldu. Deniz ona yine bir hediye getirmişti ama bu seferki biraz büyükçeydi.”
Ünlü piyanist Fazıl Say, soprano Görkem Ezgi Yıldırım ve caz davulunun uluslararası temsilcilerinden Ferit Odman, Wings’in katkılarıyla 16 Mart akşamı Zorlu PSM Turkcell Sahnesi’nde konser verecek.
Klasik müzik ile cazın sınırlarını aşan bu buluşmada, besteci ve piyanist Fazıl Say’ın bestecilik dünyası, Ferit Odman’ın derin ritmik dili ve anlık müzikal refleksleriyle, Görkem Ezgi Yıldırım’ın zarif soprano yorumu eşliğinde buluşuyor. Bu özel buluşmada üç isim, klasik müzik ile cazın sınırlarını aşan özgün bir diyalog kuruyor. Konserin ilk bölümünde Fazıl Say’a, güçlü vokal tekniğiyle soprano Görkem Ezgi Yıldırım eşlik ediyor. Dünya prömiyeri binlerce sanatseverin katılımıyla İznik Sahil Meydanı’nda gerçekleşen İznik Türküsü (Ballad of Nicaea), İstanbul’daki ilk seslendirilişiyle Zorlu PSM sahnesinde dinleyiciyle buluşuyor.
Konserin ikinci bölümünde ise Fazıl Say’ın etkileyici bestecilik dünyası ile Ferit Odman’ın derin ritmik dili, doğaçlama ve yaratıcılık arasındaki hassas denge üzerinden yeni bir anlatı oluşturuyor. Fazıl Say eserlerinden oluşan program, Say’ın anlatıcılığı ve Odman’ın anlık müzikal reflekslerinin iç içe geçtiği, her anı canlı ve tek seferlik bir deneyim sunuyor. Konserin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nin 2023 yılında izleyicilerle buluşturduğu, Isabel Muñoz’un Göbeklitepe ve çevresindeki arkeolojik alanları çektiği fotoğraflardan oluşan “Yeni Bir Hikâye” başlıklı sergideki eserler bu kez Berlin’de sanatseverlerin karşısına çıkıyor.
Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Berlin Devlet Müzeleri’ne bağlı Vorderasiatisches Museum iş birliğiyle hazırlanan “Toplumun Keşfi: 12 Bin Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepelerde Yaşam” başlıklı sergide yer alan fotoğraflar, Neolitik Çağ’da insanlığın yerleşik yaşama geçiş sürecini, ortak üretim ve inanç pratiklerini çağdaş bir görsel bakışla ele alıyor. İspanyol fotoğrafçı Isabel Muñoz’un, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nin davetiyle çektiği, Göbeklitepe ve çevresindeki arkeolojik alanları odağına alan Taş Tepeler fotoğraflarından oluşan seçkisi, dünyayı dolaşmaya devam ediyor. 2023 yılında ilk kez Pera Müzesi’nde sergilenen Taş Tepeler fotoğrafları, İspanya’nın ardından bu kez Almanya’nın sanat başkenti Berlin’de izleyici karşısına çıkıyor.
“Toplumun Keşfi: 12 Bin Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepelerde Yaşam” başlıklı sergi, Şanlıurfa Müzesi’nden seçilen, 44’ü ilk kez sergilenen 89 eser ve 4 replikadan oluşuyor. Neolitik Çağ’da insanlığın geçirdiği büyük dönüşümü odağına alan serginin arkeolojik çerçevesi, farklı coğrafyalardan insanları ve kültürleri konu alan portreleriyle tanınan Isabel Muñoz’un Taş Tepeler’de çektiği fotoğraflarla tamamlanıyor. Pera Müzesi’nin davetiyle hayata geçirilen proje kapsamında çekilen bu fotoğraflar, Taş Tepeler’i Muñoz’un etkileyici bakış açısından keşfetme imkânı sunarak Berlin’deki serginin önemli bileşenlerinden birini oluşturuyor.
Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Berlin Devlet Müzeleri’ne bağlı Vorderasiatisches Museum iş birliğiyle hazırlanan “Toplumun Keşfi: 12 Bin Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepelerde Yaşam” başlıklı sergi, 10 Şubat-19 Temmuz tarihleri arasında James-Simon-Galerie’de ziyaret edilebilir.
Yeşer Sarıyıldız’ın yapay zekâ, teknoloji, ifade özgürlüğü, gözetim ve kadın deneyimi üzerinden bugünü ve yakın geleceği tartışmaya açtığı öykülerinden oluşan Çınlayanlar, Düşbaz Kitaplar’dan çıktı.
Sarıyıldız’ın bu distopik öyküleri teknolojiyi merkezine alsa da meseleyi hiçbir zaman “makineler”e indirgemiyor; asıl soruyu insan aklı, iktidar ve niyet üzerinden kuruyor. Çınlayanlar, distopyayı uzak bir gelecek kurgusu olarak değil, içinde yaşadığımız dünyanın bugünden yükselen yankıları olarak ele alıyor. Yapay zekânın karar süreçlerini devraldığı toplantı odalarından, sessizliğin yasal zorunluluk haline geldiği şehirlere uzanan bu evrenlerde; algoritmalar, kadınlar, çocuklar ve makineler iç içe geçiyor. 2087 İklim Zirvesi’nde devreye giren “geçici karar sistemleri”, Sessizlik Amirleri’nin devriye gezdiği şehirler, NeoGenetik Değişim Merkezleri, alternatif sanal gerçeklik evrenleri, ADHD’li bir zihnin içinden anlatılan parçalanmış algılar…
Çınlayanlar’daki öykülerden birinde yer alan ve karakterin kendi kendine söylediği bir şarkı, bestelenerek klip hâline getirildi. Okurlar, kitap içindeki QR kod aracılığıyla bu klibe ulaşabiliyor. Bu yönüyle Çınlayanlar, edebiyatı müzik ve dijital deneyimle buluşturan disiplinlerarası bir anlatı sunuyor.
Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Cannes Film Festivali’nden Jüri Ödülü’ne layık görülen, 98. Akademi Ödülleri’nde de En İyi Uluslararası Film adayları arasında yer alan Sırat, 13 Şubat’ta MUBI’de gösterime girecek.
Avrupa Film Ödülleri, BAFTA, Critic’s Choice gibi uluslararası platformlardaki başarılarıyla dikkat çeken, iki dalda Oscar adaylığı elde eden Oliver Laxe imzalı film, çölün ortasında kurduğu sınır tanımaz anlatısıyla izleyiciye farklı bir deneyim sunuyor. Adını, İslam mitolojisinde cennet ile cehennem arasında uzanan köprüden alan Sırat, kayıp kızını arayan bir babanın küçük oğluyla birlikte Fas çölünde, geçici rave toplulukları arasında ilerleyen yolculuğunu izliyor. Fizik sınırlarını zorlayan bir aksiyon, tedirgin edici bir mekân kullanımı ve techno müzikle örülü iddialı ses tasarımıyla, alışıldık kalıpların dışında bir sinema dili kuruyor. Oliver Laxe’nin üçüncü uzun metrajlı filmi Sırat, izleyiciyi belirsiz bir sona yaklaşan bir dünyada metafizik bir yolculuğa davet ediyor.
Heykeltıraş Ayla Turan’ın otuz yıllık sanat yolculuğuna odaklanan “Ayla Turan Retrospektif” sergisi, 11 Mayıs’a kadar İş Sanat Kibele Sanat Galerisi’nde sanatseverlerle buluşuyor.
“Ayla Turan Retrospektif” sergisinde sanatçının mermer, bronz, tahta ve polyester gibi malzemelerden ürettiği 56 eseri yer alıyor. Sergiyi hazırlamanın “eski albümleri karıştırmak gibi” hissettirdiğini söyleyen Turan, seçki için şunları dile getiriyor: “Son 30 yıllık sanat yolculuğumda hep ileriye baktım. Bugün bir durdum, dönüp baktım ardımda neler kalmış diye. Her duygu taze, ilk kez hepsi bir arada, benim dünyam benim sahnemde. Oyuncular farklı, zaman farklı, sahne aynı. Bugünden sonrası için nefes almak gibi bu sergi. Derin bir nefes. Geçmişin tanıklığını geleceğe taşırken, koşmaya devam etmenin bir durak noktası. Ve tarihe tanıklık ederek koşmaya devam etmenin başlangıcı.”
Serginin kataloğu için hazırladığı yazıda, Ayla Turan’dan “Bağımsızlık, empati ve sakin bir kararlılıkla kendi yolunu inşa eden; pratiğiyle heykelin ne olabileceğine ve paylaştığımız dünyaya dair neleri açığa çıkarabileceğine ilişkin ufkumuzu genişleten” diye bahseden Prof. Dr. Marcus Graf ayrıca sergi için söylüyor: “Bu retrospektif, otuz yıllık kesintisiz üretimi bir araya getirerek Ayla Turan’ın yaşamı ile sanatı arasındaki samimi bağları görünür kılıyor.”
Doğan Gündüz’ün çocukların edebiyat arkadaşları arasına kattığı Selin’in yeni macerası Büyük Oyuncu, Nuray Çiftçi’nin illüstrasyonlarıyla Can Çocuk’tan çıktı.
8 yaş ve üzeri okurlara seslenen Selin’in Püsküllü Bela ve Ustaların Ustası’ndaki maceralarından sonraki yeni kitabı Büyük Oyuncu.
“Merakı, çokbilmişliği ve sevimliliğiyle Selin, sahnede oynanana değil, onun arkasındaki oyuna muzipçe ışık tutuyor, gerçeğin perdesini mizahla açıyor. Onun zihninde uçuşan düşüncelerin ardı sıra gitmek eğlenceli bir şenlik yerinde dolaşmak kadar keyifli. Arkadaşları, öğretmenleri, Annecik, özellikle de Babacık ve kendisi hakkında düşündüklerine, yaşadıklarına, bazen kıs kıs, bazense gümbür gümbür gülmek işten bile değil.”
76. Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde dünya prömiyerini yapmaya hazırlanan Emin Alper’in yeni filmi Kurtuluş’un fragmanı ve festival afişi yayımlandı.
Emin Alper’in yeni filmi Kurtuluş, dünya prömiyerini 15 Şubat Pazar günü 76. Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde yapacak. Filmden ilk görüntülerin paylaşıldığı fragmanın kurgusunu Fırat Terzioğlu yaparken festival afişinin tasarımında Arda Aktaş’ın (Daire) imzası taşıyor. Emin Alper’in beşinci uzun metrajlı filmi Kurtuluş, yönetmenin 2019 yılında yine aynı bölümde yer alan Kız Kardeşler filminden yedi yıl sonra, Türkiye’den Ana Yarışma’ya kabul edilen ilk yapım oldu. Usta yönetmen Wim Wenders başkanlığındaki Altın Ayı jürisinin karşısına çıkacak filmin oyuncu kadrosunda Caner Cindoruk, Berkay Ateş, Feyyaz Duman, Naz Göktan, Özlem Taş, Eren Demir, Selim Akgül, Hichi Demi ve Nazmi Karaman gibi isimler yer alıyor.
Korucu Hazeran aşireti ile yıllar önce terk etmek zorunda bırakıldıkları köylerine geri dönen Bezariler arasındaki toprak çatışmasını odağına alan film; gergin bir atmosferde, tekinsiz rüyaların körüklediği bir iktidar mücadelesini ve “kurtuluş” vaadinin peşinden giden bir köyün hikâyesini anlatıyor.
Yapımcılığını Liman Film’in üstlendiği Kurtuluş’un ortak yapımcıları arasında Bir Film, Meltem Films, TS Productions, Circe Films, Horsefly Films ve Second Land yer alıyor. Ahmet Sesigürgil ve Barış Aygen’in görüntü yönetmenliğini üstlendiği filmin müziklerinde Christiaan Verbeek, yapım tasarımında Nadide Argun Van Uden, kurgusunda ise Özcan Vardar’ın imzası bulunuyor. Çekimleri Batman’ın Kırkat köyü ile Mardin’in Kıllit (Dereiçi) köyünde gerçekleştirilen filmin kurgu işlemleri İstanbul İmaj Stüdyoları’nda, görüntü post prodüksiyonu Two Thirty Five (Yunanistan) ve Digital District’te (Fransa), ses post prodüksiyonu ise Posta’da (Hollanda) yapıldı. Filmin dünya satışını Paris merkezli Lucky Number, Türkiye dağıtımını ise Bir Film üsleniyor.
Emin Alper’in yeni filmi Kurtuluş’un fragmanını buradan izleyebilirsiniz.
Gülnihal Kalfa’nın “Çiçeklenen Yokluk” başlıklı kişisel sergisi 21 Mart’a kadar Ka’da sanatseverlerle buluşuyor.
Gülnihal Kalfa’nın “Çiçeklenen Yokluk” sergisi, izleyiciyi tanıdık olanın usulca yer değiştirdiği bir alana davet ediyor. Sergide yer alan resimler insanın bazen tam da sevdiği şeyin içinde yabancılaşmasının izini sürerken, tanıdık olan bir anda yer değiştiriyor ve yeni yerine, sanki başından beri oradaymış gibi yerleşiyor. Bazı hatıralar, bazı hikâyeler ancak “tam anlatılmadıklarında” gerçek kalıyor. Bazı yokluklar da ancak orada durmalarına izin verildiğinde çiçek açıyor.
“Gülnihal Kalfa’nın resimleri ilk bakışta sakin görünür: mavi bir dünya, tanıdık bir gerçekçilik. Fakat izleyen için bu sakinlik uzun sürmez. Mavi ‘renk’ gibi davranmaz, bir atmosfer, bir iklim, hatta bir eşik gibi çalışır; dış dünyayı çoğaltan renk çeşitliliği geri çekilir, bakış biçime, ışığa, dokuya, resmin kurduğu duygu iklimine zorunlu olarak yaklaşır.
Burada romantizmin ‘mavi çiçeği’ devreye girer: Novalis’in metninde (Heinrich von Ofterdingen, 1802) mavi çiçek arayışın, özlemin, ‘ulaşılamayanın’ simgesidir. Fakat Kalfa’nın mavi çiçeği, ya da daha doğru ifadeyle Kalfa’nın mavisi bize, romantik bir kaçışın tatlı vaadini taşımaktan çok, arayışın bedelini hatırlatır. Peşine düştüğümüz şeyden sonra hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayabileceğini, iyileşmenin aksine kötüye gidebileceğimizi, kuşkusuz değişeceğimizi…
Otoportrelerde ise izleyici buna doğrudan tanıklık eder; kimliğin kırılganlığı, çoğulluğu, bazen de bölünmüşlüğü gözler önündedir. Sahnenin içinde bir şey yerinden oynamıştır: fazladan bir sessizlik, abartısız ama ısrarcı bir gerilim, tanıdık olanın içine sızmış yabancılık. Burada bir başka ikilik daha mevcuttur: yaşam ve ölüm. Kadın bedeninden gerçekleşen bir doğum ve doğan canlının bir gün ölecek olması… Basit olduğu kadar sarsıcı. Mavi de böyledir hem bir yakınlık hem bir mesafe; hem bir davet hem bir sınır yaratır.
Bu eserlerde Gülnihal Kalfa’nın çocukluğundan taşınan iki hatıra gizlenir: anneanne ve babaanne. Biri güvenli bir alan gibi hatırlanır; şifa, koruma, yatıştırma… Diğeri ise aynı evin içinde başka bir kapı açar: ritüeller, işaretler, fısıltılar, karanlıkta büyüyen merak… Çaputlar, kâğıtlara çizilen semboller, anagramlar, garip şekiller çocukken oyun gibi görünürken büyüdükçe anlam değiştirir. Bir nesne, bir işaret, bir düğüm; gündeliğin içinde tam da sıradanlıkları sebebiyle tekinsiz hale gelmiştir.
Kalfa’nın resimleri bu iki alanı, aynı sevgiden çıkan iki farklı his olarak yan yana getiriyor. İnsanın bazen tam da sevdiği şeyin içinde yabancılaşmasının izini sürüyor. Tanıdık olan bir anda yer değiştiriyor ve yeni yerine, sanki başından beri oradaymış gibi yerleşiyor.
Bazı hatıralar, bazı hikâyeler ancak ‘tam anlatılmadıklarında’ gerçek kalıyor. Bazı yokluklar da ancak orada durmalarına izin verildiğinde çiçekleniyor.”