01 KASIM, ÇARŞAMBA, 2023

“Yazmak Dünyayı Anlama, Onu Kendime ve Başkalarına Açıklama Yolum Oldu”

Audrey Magee ile Koloni romanı odağında anadilde asimilasyonu, yersiz yurtsuzluğu, politik şiddetin insanların hayatlarının içine sızışını, uzak ülkelere gitme arzusunu, hayal kırıklıklarını, kadın varlığının ve bedeninin sosyolojik anlamını konuştuk.

“Yazmak Dünyayı Anlama, Onu Kendime ve Başkalarına Açıklama Yolum Oldu”

Audrey Magee, âdeta bir tiyatro metnini andıran güçlü diyaloglar üzerinde kurduğu alegorik romanı Koloni’de kendi gerçekliklerini sorgularken çevrelerindeki kültürel yabancılaşmaya kayıtsız kalamayan iki adamın portresini ustalıkla çiziyor. Biri ressam, biri dilbilimci bu adamların hikâyesi ile birlikte bir ada dolusu insanın ve adanın kuzeyinden –İrlandadan- gelen silah ve davul seslerinin de hikâyesini anlatan Audrey Magee ile romanı üzerine kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Biyografinizden yola çıkarak söyleşimizi başlatmak istiyorum. University College Dublin’deki Almanca ve Fransızca eğitiminizin ardından Dublin City University’de Gazetecilik okuyorsunuz. Daha sonra uluslararası alanda önemli olan gazetelerde 20 yıl gazetecilik yapıyorsunuz. Eğitiminiz ve gazetecilik, edebiyatla kurduğunuz bağı nasıl etkiledi?

Her zaman okur ve yazar oldum. Çocukluğumda gazete ve dergilerin arka sayfalarındaki mektup arkadaşlık isteklerine yanıt vererek dünyanın her yerindeki diğer çocuklarla mektuplar aracılığıyla dostluklar kurdum. Yazmak her zaman benim dünyayı anlama, onu kendime ve başkalarına açıklama yolum oldu. Ama bunu yazar olmakla ilişkilendirmedim. Nasıl yapabilirdim? Beckett’in, Joyce’un, Heaney’nin, Yeats’in ülkesi İrlanda’da genç bir insanın, bir kızın yazar olmayı hayal etmesi nasıl mümkün olabilirdi? Bu yüzden, farklı dillerde çalışıp, okuyarak, öğreterek, seyahat ederek, ardından gazeteciliğe geçerek doğal rotayı seçtim ve bunun huzursuz ruhumu kesinlikle tatmin edeceğini düşündüm. Ama bu olmadı. Gazetecilik konusunda, dünya hakkında, yazmak hakkında, kendim hakkında çok şey öğrendim ama sonunda başka bir yere gitmeye, daha belirsiz sulara dalmaya ihtiyaç duydum.

Bir roman yazma fikri ilk olarak kafanızda nasıl oluştu? Nasıl bir süreç sonrasıydı bunu merak ediyorum. Türkiye’de henüz yayımlamadığı için Undertaking’i henüz okumadım fakat Koloni’yi okudum ve bu yıl okuduğum en iyi roman.

Ah, işime karşı çok naziksin. Teşekkür ederim.

Yazmaya başladığımda, o zamanki İrlanda geleneğini takip etmenin ve bir kısa öykü koleksiyonuyla başlamanın akıllıca olacağını düşündüm. Girişimim bu koleksiyonun ilk kısa öyküsü olacaktı. The Undertaking’in. Ama fikirleri, konsepti, karakterleri kapsayamadım. Hepsi büyümek, genişlemek, esnemek istiyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında sıradan bir Alman olmanın ne demek olduğuna dair araştırmamda beklenenden daha fazla alana odaklanmamı gerektirdi. Nazizmin tanımı neydi? Almanya'da öğrenci olarak yaşadım ve o ülkede harika vakit geçirdim. Peki Holokost’un ardından (Yahudi Soykırımı) harika vakit geçirmek nasıl mümkün olabilir? Bir insan bir daha nasıl harika vakit geçirebilir? Girişim, Holokost’u mümkün kılan insanların başına ne geldiğini anlama girişimiydi. İnsanlıklarına ne oldu? Benim başıma gelebilir mi? Sizinkine gelebilir mi?

Audrey Magee

İki romanınız The Undertaking ve Koloni konuları itibariyle görünür olanda günlük meselelerin söz konusu olduğu, karakterlerin sıradan ve aslında biraz da görünmeyen, kaybetmiş, yer yer kayıtsız gibi- olan karakterler olduğu ve bizleri bu anlamda ana konudan uzaklaştırdıklarını görüyoruz. Ama bir yandan da ana konuya sıkı sıkı bağlanabiliyoruz. Bunu biraz da sizin romanlarınızla aranıza mesafeyi iyi koymanıza bağlıyorum. Bu söylediklerimle ilgili görüşlerinizi merak ediyorum ve asıl olarak şunu sormak istiyorum. Bu iki romanın yazılma sebepleri neydi ve -daha da önemlisi- aralarındaki farkın ne olmasını istediniz?

Gündeliğin önemi dış bir güç tarafından çoğunlukla şiddetli bir şekilde ortadan kaldırılıncaya kadar hafife alınır ve yanlış anlaşılır. Kıymetini ancak gittiğinde anlarız. Bu yangının dünyayı nasıl kasıp kavurduğunu Ukrayna halkına, Yemen halkına sorun. Her günün değerini anlıyorlar.

Politikanın sıradan bir insanın her günü üzerinde çok büyük bir etkisi var ve ben bu etkileşimden o kadar etkilendim ki, siyaset ile gündelik hayatın buluşma noktası olan bu alan üzerine üç parçalı romanlar yazıyorum: The Undertaking, etkiyle ilgilidir; faşizmin sıradan insanlar üzerindeki etkisi ile ilgili; Koloni sömürge sisteminin mirası hakkındadır, üçüncü romanım ise hâlâ bir sır!

​Ben anlatmaktan çok araştırıyorum ve okura da benimle birlikte keşfetmesi için bir alan yaratmak istiyorum. Romanlarda üsluplar farklıdır evet ama amaç aynıdır: Okuyucunun bildiğini varsaydığımız şeyleri düşünmesi için bir alan yaratmak. Bir okuyucu olarak, bir yazarın bana eserle kendi ilişkim için yer açması hoşuma gidiyor; bu tarzla ilk kez 16 yaşında bir çocukken Marguerite Duras’ı okuduğumda karşılaştım. Dickens ve Austen’ın bana ne düşüneceğimi ve nasıl hissedeceğimi söylediği hikâyelerinden sonra Duras çok harika ve kökten farklıydı. İstediğim gibi düşünmeme, hissetmeme ve yorumlamama izin verdi. Duras’a hâlâ bayılırım.

Koloni’de adaya iki yabancının gelmesi ve bu insanların hikâyeleri, adadaki yerli halkın hikâyeleri ve dillerine karşı uygulanan asimilasyon, sanatın ve dilin muazzam yapıcı gücü, diğer yanda politika ve İRA’nın yaptığı yıkıcı eylemler… Roman adına bu unsurlar çok etkiliydi benim için fakat romana karşı olağanüstü duygular hissetmemin sebebi hikâyeyi bütünsel olarak ele aldığımızda yaşanan hayal kırıklıklarıydı sanırım. İnsanın basit, sıradan yaşamını, isteklerini anlatıyor ama gerçekleşmeyen bu sıradan  istekler büyük hikâyeleri yaratıyor; ne dersiniz?  

Romanın üzerinizde bu kadar etki bırakmasına gerçekten çok sevindim. Bahsettiğiniz sıradanlık aslında çok zor bir alan çünkü biz o sıradanlığın içinde kendimizi gerçekleştirmeye, potansiyelimizi gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Peki bunu nasıl yapmalı? Paranız ve desteğiniz varsa potansiyelinizi gerçekleştirmeniz, hedeflerinize ulaşmanız daha kolaydır. Ancak paraya erişiminiz yoksa veya hırsınızı onaylamayan veya hırsınızın ailevi veya toplumsal yükümlülükler tarafından kapsanması gerektiğine inanan bir aile, topluluk veya toplumda yaşıyorsanız bunu nasıl yapabilirsiniz? Bunlar, İrlanda’nın batı kıyısındaki benim hayalimdeki küçük adada karakterlerimin boğuştuğu sorulardan bazıları; dünyanın dört bir yanındaki farklı topluluk ve toplumlardaki insanlar tarafından sorulan soruların aynısı.

Mairead ve James karakterlerini konuşmak istiyorum sizinle. Her iki karakteri de yaşadıkları arzular, özlemler ve hayal kırıklıkları nedeniyle asla unutmayacağım. Bay Llyod’u da tabii. Bay Llyod’un anne ve oğlu ile ilişkisi, birbirleri arasında sanat yoluyla kurulan bağlar, umutlar romanın en mükemmel manzarasıydı. Bu üçlü söz konusu olduğunda karakterlerin zihninde oluşan monologlar, bu monologlar söz konusu olduğunda aynı onlar gibi hissediyor ve düşünüyor olmamız. Muazzamdı. Bu karakterler çok yakından gözlemlenmiş gibi sanki, doğru bir hissiyat mı bu?

Karakterlerin var olup olmadığını mı soruyorsunuz? Benim fikrimce öyleler. Hâlâ oradalar, kafamın içinde, çaydanlığı ocağın üzerine koyarak, tavşan avlamak, resim yapacak bir yer bulmak için adanın öbür ucuna doğru uzun adımlarla dolaşıyorlar. Ancak normal anlamda gerçek değiller, gerçek insanlara dayanmıyorlar. Sadece bu yeni hayali varlıkları yaratmak için bir araya getirilmiş insana dair parçalar.

Hikâyenin başından beri Lloyd ve Masson'u adaya getireceğimi biliyordum. Ancak Mairéad ve James benim için sürprizdi. Onları beklemiyordum. Lloyd, James ve Mairéad'in sanatta bir ortaklık ve ortak amaç keşfetmeleri benim için kademeli ve güzel bir evrimdi; birlikte gündelik hayatın, sözlü dilin ve çatışmanın ötesinde ortak bir alan buldular. Benim için de onların ilişkileri romanın en hassas anlarını yaratmamı sağladı.

​Monologlar sırasında okuyucunun karakterlerle olan ilişkisine gelince, bu parçaları yazarken tiyatronun mahremiyetinden yararlandım. Okuyucunun bir karakterin içsel varlığını, kamuoyundan kopuk iç yaşamını gizlice dinlediği hissini yaratmaya çalıştım. Karakterlerin ruhlarını avladığı zamanlardı bunlar ve biz de o av zamanlarını gözlemleyerek izliyoruz.

Romanın içeriğini oluşturan dil unsurları ve sömürü devletlerin ilk olarak anadil  üzerinde kurduğu tahakküm, anadil üzerinden gerçekleşen asimilasyonlara yapılan vurgular. Bu durum insanlar için bir değişim fırsatı mıdır yoksa bir değişim fırsatı gibi görünen mükemmel bir politik sihir, illüzyon mudur? IRA meselesi, yani dil söz konusu olunca gündelik yaşamdan başlayalım da, kültürün, sosyolojinin, politikaların domino taşı gibi birbirini etkilemesi romanın ana çerçevesini çizmesi adına çok önemli buldum.

Dil önemli mi? Hangi dili kullandığımızın bir önemi var mı? Dilin tek amacı kendimizi anlatmak mı, ihtiyaçlarımızı karşılamak mı, yoksa dilin varlığını bile bilemeyeceğimiz kadar derinlere uzanan dille daha derin bir ilişkisi mi var? Bu, İrlanda'nın VIII. Henry ve I. Elizabeth tarafından sömürgeleştirilmesinden, İrlanda dilinin yerini İngilizcenin almasından, sömürgeci güçlerin İngilizceyi gerektiren siyasi, sosyal ve hukuki bir yapı yaratmasından bu yana boğuştuğu bir sorudur. İrlanda dili bu süreçte küçük düşürüldü, yoksulların ve okuma yazma bilmeyenlerin dili olarak alay konusu oldu. Bunun bir halka ne faydası var? Bir insanın kimlik duygusu ne kadar konuştuğu dilden gelir?

​Dil kaybı sadece İrlanda'da değil, tüm dünyada sömürgeciliğin bir mirasıdır. Sömürgeciler dili yerli topluluklara karşı bir silah olarak kullanıyor, sömürgeci dili konuşmayanları izole ediyor ve yoksullaştırıyor. Buna karşılık yerli halk, dillerini milliyetçiliğe ve İrlanda örneğinde cumhuriyetçiliğe olan sadakatin bir göstergesi olarak kullanıyor. Bu her dil için ağır bir yük değil mi?

Sanat ve resim için de romanın ana omurgası diyebilir miyiz? Çünkü devreye bir başka dil ve ifade unsuru olan Avrupa’nın kuzeyindeki fiyortlar ve deniz, yani doğa giriyor. Ama insan için dil sonrası (ve dilden de önce belki) daha da önemli olan beden faktörü var. Bir kadın bedeni faktörü hatta. Bu kadın bedeninin ifadesinde arzu, özlem, ihtiyaç, felsefe, din, inanç, hayal ve hayal kırıklıkları ne varsa görüyoruz. Bu yüzden acaba konuşulan dil mi yoksa konuşlan dil kadar önemli olan bir başka faktör bedenlerimiz ve bedenlerimiz vasıtasıyla ifade bulan sanat mı önemli?

Dil romanda o kadar endişe verici bir alandır ki, duygu, tarih ve politikayla o kadar doludur ki, Lloyd ve James için sanat yeni bir dil hâline gelir. Bazen endişe verici olan bu İngiliz-İrlanda ilişkisinde tarafsız bir dil hâline geliyor; siyaset ve tarihin beklentilerinin yükünden kurtularak birlikte olabilecekleri yeni bir alan hâline geliyor. Mairéad, sanatsal duyarlılığını da beraberinde getirerek onlara katılıyor ama aynı zamanda birçok ülkede olduğu gibi İrlanda’da da çok tartışmalı bir alan olan kadın bedeninin dilini tanıtıyor. Bu romanı yazarken Mairéad’in kendi cinselliğine bağlı kalmaması ve sınırlandırılmaması konusunda çok istekliydim. Mairéad, nesiller boyunca genç ve güzel kadınların Katolik suçluluk duygusundan derin bir şekilde rahatsız olduğu diğer birçok İrlanda romanından farklı olarak, sıradan ve suçsuz seks yapan İrlandalı bir kadındır. Mairéad o kadınlardan biri değil. Ancak onun kendi kaderini tayin etmesi diğer adalılar tarafından hoş karşılanmıyor. Romanın anlatımında daha fazla ilerlemeden Mairéad, hareketlerinde ve cinsel faaliyetlerinde bağımsız görünmesine rağmen, diğer adalıların onun vücudunu nasıl kullanacağına karar verme hakkına sahip olduğunu ve kendilerini yetkin hissettiklerini fark eden genç bir kadına dönüşüyor. Bu tespit İrlanda’da Katolikliğin etkisinin damıtılmış hâlidir. Yüz yıl önce Britanya’dan bağımsızlığımızı kazandığımızda okulların, hastanelerin ve toplumun yönetilmesi konusunda yardım almak için Vatikan'a başvurduk. Sonuç, bu kez yoksul İrlanda devletinin daveti üzerine ikinci bir sömürgeleştirme dalgası oldu. Mairéad, ikinci sömürgeleştirme dalgasının sonuçlarının vücut bulmuş hâlidir.

Hikâyenin anlatımı, dil ile kurduğu bağ, mekânlar, karakterler bunların hepsi uyum içerisinde fakat bir de biçimsel olarak kurgunun anlatılan hikâyeye katkısını konuşmak isterim. Özellikle IRA ile ilgili eylemlerin hikâyeden tamamen bağımsızmış gibi yazılması ama hikâyenin içinde yazılıyor olsa bu kadar etki yaratıp yaratmayacağı konusu var. İrlanda ile ilgili ve IRA ile ilgili çok fazla kitap okudum ve film izledim benim için sizin kurgunuz en akılda kalanı, dolayısıyla en etkili olanıydı. Bu unsur kurguda kendiliğinden mi oluştu yoksa en baştan itibaren böyle yazacağım diye düşündünüz bir şey miydi?

Bu bahsettiğiniz kurgu unsuru, şiddetin benim neslimdeki insanlar üzerindeki etkisini anlamak istemem adına başından beri oradaydı. İrlanda Cumhuriyeti'nde büyüdüğüm için, Kuzey İrlanda’daki bombalamalara, silahlı saldırılara ve cinayetlere karşı fiziksel mesafemde güvendeydim, ancak şiddetin nabzı ve davul sesi hayatlarımızı kesiyor, kim olduğumuzu tanımlıyor, ayrıca bayrağımızla olan ilişkimizi, ülkemiz, siyasetimiz ve en önemlisi İrlanda diliyle olan ilişkimizi tanımlıyordu. Bu şiddet dolu pasajlar hayatımızı kestiği gibi romanı da kesiyor. Romanda o atmosferi, o güvende olamama, dahil olamama ama yine de tamamen dahil olma, tamamen o şiddet tarafından belirlenmiş olma duygusunu yeniden yaratmak istedim.

Koloni, hayal kırıklıklarına rağmen umudunu koruyan bir roman. Buna istinaden pandemi ve kapanma, ardından gelen sarsıcı ekonomik kriz, daha bunlar devam ederken Doğu Avrupa’da sıcak savaş… Umudunuz var mı geleceğe dair? Ne tür duygular uyandırdı sizde bu ardı ardına gelen olumsuz süreçler?

Her ne kadar zor konular hakkında yazıyor olsam ve okuyuculara yaşaması zor alanlar yaratsam da, aslında yazmanın oldukça iyimser bir alan olduğuna inanıyorum. Yazarın -sadece kendisi için de olsa- yeni bir görme biçimi ve potansiyel olarak yeni bir varoluş biçimi aradığını düşünüyorum. Kurgu ise çürümüş olanı ortaya çıkarma, insani başarısızlıkların ve yanlış eylemlerin çalılıkları arasında yeni bir yol bulma umuduyla kabul edilmiş gerçekleri ve kabul edilmiş varoluş biçimlerini seçebilir.

Şu sıralar masanızın üzerinde olan okuduğunuz kitaplar hangisi ve çağdaş Avrupa edebiyatı hakkında düşünceleriniz neler? Bir de tabii roman yazmaya devam edecek misiniz?

Anne Enright'ın yeni romanı The Wren'i okuyorum; Max Porter'ın yeni romanı Utangaç; Katie Holten ve Leiïla Slimani'nin Regardez-Nous Dansçısı'nın Ağaçların Dili. Beckett ve Dickinson, başka ne okursam okuyayım, her zaman masamdalar. Heaney de günlük okumalarıma dahil oluyor; on yıl önce öldü ve ona her geçen gün daha çok değer veriyorum.

Çağdaş Avrupa edebiyatına dair düşüncelerim? Dilimiz veya ülkemiz ne olursa olsun, edebiyatı güncel ve çığır açıcı tutma konusunda hepimiz aynı sorunla karşı karşıyayız. Çevrim içi yalan ve yüzeysellikle mücadele etmek için yapmamız gereken çok şey var.

0
3099
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage