05 KASIM, SALI, 2019

“Yaşıyor, Yol Alıyor, Değişiyoruz ve Hepsi Yazdıklarımızda Vücut Buluyor”

Bir Günü Bitirme Sanatı ile okurun dikkatini çeken çağdaş öykücüler arasında yerini alan ve bu yerini ikinci kitabı Poz ile güçlendiren Banu Özyürek ile öykülerini yazma sürecine, öykülerdeki karakter yaratımına ve günümüz öykücülüğünün nerede durduğuna dair söyleşi gerçekleştirdik. 

“Yaşıyor, Yol Alıyor, Değişiyoruz ve Hepsi Yazdıklarımızda Vücut Buluyor”

Banu Özyürek öyküleriyle çeşitli dergilerde yerini alsa da hayatlarımıza asıl Bir Günü Bitirme Sanatı’ndaki öyküleriyle girdi. Bu kitabında yaşamın akışında başımıza aniden gelebilecek sıradan -belki de sıra dışı sayılabilecek- olaylarla, aklımızla ve duygularımızla oyunlar oynayan öyküler verdi okuruna. Bu senenin başında Poz ile tekrar okurunu selamladı. Bu öyküler için bir önceki kitaptakilere göre alanını genişleten, daha dışa dönük öyküler diyebiliriz. Bu kez karakterler daha çeşitli, harekete geçen ve dile gelen karakterler. Unutmadan Poz’a geçtiğimiz günlerde 74’üncü Yunus Nadi Ödülleri’nde “Öykü” dalında ödül armağan edildi. Bu armağanla bir kez daha konuşulmaya değer bu kitaplarını ve yanında pek çok şeyi Banu Özyürek’le konuştuk. 

İlk kitabınız Bir Günü Bitirme Sanatı ile geleceğe kalacak öykücülerden biri olarak gösterildiniz. Dört yıl aradan sonra Poz ile okurların karşısına çıktınız. Poz’a çıkan bu süreçte neler oldu? İkinci kitabın yolculuğu nasıldı? 

Aslında elimdeki toplamın artık bir kitap olabileceğini gördüğümde ne zaman yazdım bunları, ne zaman bittiler dedim. Çünkü yazarken sadece öyküye odaklanıyorsunuz, sizin için kitap fikri değil, sadece o metin var oluyor. Onu bitirebilirseniz de bir sonraki. Dört yıl böyle, yani yazabildiğim zamanlarda yazarak geçti; bu sürede yaşadıklarım, okuduklarım, karşılaşmalarım, tüm bunlardan öğrendiklerim ve bana nüfuz edenler ikinci kitaptaki öyküleri oluşturdu. Bir de çok uzun süredir, diyebilirim ki ilk kitabın da öncesinden, bilgisayarımda bekleyen taslaklar vardı. Ancak bazen kırk kere de yazsanız bir türlü nihayete erdiremezsiniz. Çünkü o öyküyü yazmaya, oradaki meseleye bakmaya henüz hazır değilsinizdir. Kimi zaman duygusal kimi zaman düşünsel kimi zaman da edebî yeterliliğiniz buna müsaade etmez. Ve metinler sizin hazır olmanızı bekler. Bunların da bir kısmı benim için artık yazılabilir olunca, neredeyse fark etmeden ikinci kitaptaki öyküler birikmiş oldu. 

Bir Günü Bitirme Sanatı’nda genel olarak karakterleriniz kadındı ve onların hikâyeleri vardı. Pek çoğu da çağımızın yaygın rahatsızlıklarını -anksiyete bozukluk, depresyon, panik atak- yaşıyordu. İkinci kitabınızda tema skalası daha da genişledi ve cinsiyetler çeşitlendi. Aşkın türlü hâlleri, dünyanın geleceği, aile ve yazarlık vb. Öykülerin yönleri nasıl değişti böyle? Bu çeşitlenme konusunda neler söylersiniz?

Bunları bilerek ve planlayarak yapmadığımı söyleyebilirim. Edebiyatı hiçbir zaman bir iş ya da görev olarak görmedim. Bu, ondan aldığım hazzı yok ederdi. Ve yazarına haz vermeyen bir metnin okura da anlamlı bir şey söyleyebileceğine, okurla gerçek bir diyalog içinde olabileceğine inanmıyorum. Bu nedenle ilginç bir şey anlatmayı değil de kafamı gerçekten meşgul eden şeyleri yazmayı seçerim. Bir arkadaşım bana zamanında “Sen değişirsen öykülerin de değişir” demişti, herhalde öyle oldu. Bahsettiğiniz genişleme muhtemelen zaman içinde bakış açımdaki zenginleşmeyle, edebiyat zemininde daha rahat hareket etmemle, ilk kitaptaki meselelerimi bir ölçüde halledip kafamı başka yönlere de çevirmemle açıklanabilir. Çünkü yaşıyor, yol alıyor, değişiyoruz. Ve hepsi yazdıklarımızda vücut buluyor. 

Öykülerinizde, iki kitapta da, genelde karşısındakine söylemek/yapmak istedikleri olan ama bunu hayata geçiremeyen karakterlerin iç hesaplaşmaları var. Neden harekete geçmiyor bu insanlar, neden hep içlerinde koparıyorlar fırtınaları? 

Düşünce onlar için hareketten daha elzem, daha çekici. Bir başlangıç noktası.

Sorunu ilk olarak orada çözümlemeye, kendilerini ilk orada tartmaya başlıyorlar. Önce kendileri ile tartışıyorlar, anlamı ilk kendilerinde arıyorlar. Çünkü buradan yola çıkmazlarsa fazla ilerleyemeyeceklerinin, başkalarına ulaşamayacaklarının farkındalar. Belki bir korkudan da bahsedebiliriz; yani başkalarıyla karşılaşmanın, o savaş alanına çıkmanın korkusundan. Ama kendine açık ve dürüst gözlerle bakmak da aslında bundan daha kolay bir şey değil. Bir de ben hikâye anlatmanın düşünceyle oynama kısmını çok seviyorum. Bu şekilde daha fazla yol alabildiğimi, daha geniş bir alana çıkabildiğimi, o alandan başka pek çok yere sıçrayabileceğimi hissediyorum.

​Hareket konusunda ise şunu söyleyebilirim; ilk kitapta anlamla şoka uğramış karakterler vardı, dolayısıyla durmuşlar ve kendi dünyalarına kaçmışlardı. İkincisinde ise bu şoktan kurtulmaya çalışıyorlar. Dans ediyorlar, sokağa çıkıyorlar, kendi bedenlerini ve başkalarınınkini keşfediyorlar. Hâliyle Poz’da hareketten, en azından harekete cüret aşamasına gelmiş olmaktan bahsedebiliriz.

Üzerinde durmak istediğim noktalardan biri de anneler ve kızları. Her iki kitapta da bu ilişkiye dair öyküler var. Özellikle kendileri ne kadar sıkıntıda olursa olsun annelerini hiç üzmek istemeyen küçük kızlar anlatıyor hikâyeleri. İkinci kitapta bir de bu ilişkiye ek anneanne ve dede giriyor. Ancak baba hiç ortalarda yok. Aile ilişkisinde ağırlık olarak anneden yana olmanızı nasıl anlatırsınız bize? Bu babalar nerede? Sizin yazar olarak aile kurumuna bakışınız ne kadar etkili bu öykülerde?

Aile birey için de yazar için de çok temel bir alan. Dilin, anlam dünyasının inşa edildiği bir yapı. Dünyayı burada alınan ilk bilgiyle okuyoruz. Tabii burada boşluklar, öğrenilmeyenler, yanlış öğrenilenler var. Ama yaşamda yol alırken cebimizdeki bu bilginin ağırlığı çok fazla. Ya dünyayı bu ilk bilgiye uydurmaya ya da onu unutmaya, aşmaya çalışıyoruz. Benim de temel meselelerimden biri anlam olduğu için sık sık aileye, yani içine doğduğumuz bu dile geri dönüyorum.

​Anne-kız ilişkisi de hayattaki varlığımızı çok derinden etkiliyor; annenin hayallerini sırtlanma, öfkesiyle özdeşleşme, onu ‘kurtarma’ duygusu mesela. Annesinin yapamadığı şeyleri yaparken, göremediği yerleri gezerken, onun yiyemediği bir şeyi yerken huzursuzluk, suçluluk duymayan çok az kadın vardır herhalde. Güzel ama acı bir bağ bu. Belki tüm bağlar gibi. İnsanın bağlanma arzusuyla kopma isteğinin bir aradalığının da en güçlü örneği. Yazan biri için düşünülecek, deşilecek çok şey var burada. Bir öyküme de adını veren, ‘hayvan yalnızlığı’ dediğim duygunun da etkisiyle kadınlar arası ilişkileri çok müstesna ve edebiyat dünyama çok yakın buluyorum. Baba ise dediğiniz gibi şimdiye kadar yazdıklarımda ya yoktu ya çok silikti. O ilişkiyle uğraşmayı başka bir metne sakladım diyebilirim.

Bir diğer dikkatimi çeken konu ise -özellikle Poz’da- eşcinsel aşka öykülerinizde yer vermeniz. Galiba son dönemde okuduğum öykülerde ya pek rastlamadım ya da aklımda yer etmedi. Bu öykülerin ortaya çıkışı ve kitapta yer edinmesi, sizin için neler ifade ettiğinden bahseder misiniz?

Arzularımız bize kendimizle ilgili, insanla ilgili pek çok şey söylüyor. Marguerite Yourcenar’ın, Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı isimli romanındaki anlatıcı “Belki de hazzı bu kadar korkunç kılan, bir vücudumuz olduğunu bize öğretmesidir” der. Bir kez bu bilgiyle yüz yüze geldikten sonra, oradan başka pek çok bilgiye ve hatırlayışa uzanıyorsunuz. Aslında öykülerimdeki varoluşları buradan okuyorum ben. Çocuklar arasında cinsel keşfin bellekteki gizemli hatıralarından, arzunun oyunla kendini ifade edişinin ilk filizlerinden, cinsiyet rolleri/cinsel kimlikler arasına çizilmiş sınırda kendi serbest gezintilerini yapanlardan, bedenlerini bir iletişim köprüsü ve özgürleşme alanı olarak açanlardan söz edebiliriz.

​Bir insanın kendi varlığını yaşaması önündeki her engel, her baskı, her düşünce zalimce ve hadsizcedir. Herkesin yaşamı biricik ama kendimiz için çok bariz olan bu gerçeği başkaları söz konusu olduğunda ıskalamayı tercih ediyoruz. Bu tercihin bize öğretildiğini hatta makbul insan olmak için şart koşulduğunu da biliyoruz. Cinsel yönelim dâhil her türlü kimlik meselesinde karşılaştığımız şey. Ama dışlanan, yargılanan, şiddete uğrayan tüm bu kimlikler, insan üzerine düşünen bir sanat olan edebiyatta kendine yer açıyor. Tabii benim yazdıklarımda da.

Öykülerdeki karakterlerden gidiyorken Poz’daki son öykünüzdeki Suna Ferhat’tan da bahsedelim isterim. Sanki bu öykü biraz serzeniş gibi ama bundan daha çok “kitabı basılmamış bir yazar, yazar değil midir?” sorusunu düşündürdü bana. Bir yazar kitabı basılsın diye mi yazar? Kim bu Suna Ferhat?

Kitabınızın basılması, yazarlıkla değil, yazdıklarınızın birileri tarafından onaylanması ve başkalarının görebileceği bir alana çıkarılmasıyla ilgilidir. Yazmanın kendisi ise size ait, sizin duygu ve düşünce dünyanıza ait bir şey. Yazmadığım pek çok dönem oldu, yazdıklarımın önemsenmediği, eksik kaldığı ya da yayımlanmaya değer bulunmadığı dönemler oldu. Ama bu neyi değiştirir? Ben daima yazmanın varlığımın bir parçası olduğunu düşündüm. Kalemi elimize aldığımız an asıl olan, güçlü olan şey, yayımlanma isteği değil, yazma ihtiyacıdır. Kişinin başka bir şeyle değil, ancak yazıyla doyurabileceğini düşündüğü bir ihtiyaç. Sözcüklerin bir araya gelerek oluşturduğu türden yeni bir gerçeklikten alınan haz. Yayımlanmak bunlardan sonradır; hatta yayımlanmak, yazınızın gerçekliği ve ne’liği üzerine sizi düşündüren bir süreç başlatır. Yazarken de yalnız değiliz elbette; başkaları daima kafamızda ve yazarken de sorguluyoruz yaptığımız şeyi ama kitapları okurun yargısına gönderilmiş bir paket gibi düşündüğümüzde işte orada insanca arzuların, zaafların, bulanıklaşan sınırların alanına da giriyoruz. Suna Ferhat tüm bu alanlarda gezinen bir karakter. Gezindiği alana dair arzularına da çatışmalarına da eleştirilerine de tanık oluyoruz öyküde.

Planet Kafe’ye uğramadan kitap hakkındaki sorularımı sonlandırmak istemem. Birkaç öykünüzün yolunu yeşil tenteli ve yeşil ahşap çerçeveli bu kafeye düşürüyorsunuz. Her biri birbirinden farklı yönlere giden öykülerde bu rastlantıyı sağlamak için değişiklikler yaptınız mı yoksa bu buluşma kendiliğinden mi gelişti? Bütünlük kaygısı taşıyor mu Poz?

Öyküler arası bu paslaşma yazmanın oyunlu tarafıyla ilgili biraz. Tabii her oyun gibi işlevsel. Yani “Kafe Planet Planet” ve “Mutluluk” birbirine bağlı iki öykü; ama bu bağ devamlılık anlamında değil de bir mekânın, o mekâna dair yaşantının iki ayrı düzlemde ele alınması anlamında. Bu da hem bir imgenin bizi çok geniş bir çağrışım alanına çıkarmasından hem de kurmacanın hazlarının peşine takılmaktan kaynaklanıyor. Ama son öykü olan “Kutsal Sevgilimiz”de özellikle bir selam verdim kafeye. Bu selam, edebiyat sevgisini ve mutluluğunu okurla bir göz kırpma süresinde paylaşabilmek gibiydi benim için.

​Bütünlükle ilgili kaygım yoktu, ama zaten sizin belli meseleleriniz oluyor ve yazdıklarınız hep onlara temas ediyor. Bu da okuyanda bütünlüklü bir alana baktığı duygusu uyandırıyor.

Yazarların karakter yaratmadaki sırrını her okur gibi merak ederim. Fikret Ürgüp, Sait Faik’in karakterleri için şöyle der*: “İnsanlarını tanırsınız: Onları kendi içine almıştır, onların hayatını yaşamıştır, sonra çıkarmıştır, sonra yazmıştır.” Peki Banu Özyürek öykülerindeki karakterleri nasıl yaratıp, yazar?

Karakterlerin, öykünün meselesi tarafından yaratıldığını söyleyebilirim. Kafanızda bir şey var ve bir görüntü, bir çağrışım, bir yaşantı, onun dışarı çıkmasında tetikleyici oluyor. Dışarı çıkarken de o meseleye dair biriktirdiklerinizle, yaşam bilginizle, eğilimlerinizle ve edebiyata dair düşüncenizle şekilleniyor. Çalışmamın çoğu yaşantının kendisinden ve okumadan geliyor. Yani oturup da şunu gözlemleyeyim demiyorum, en azından şimdiye kadar yazdıklarımda böyle bir ihtiyaç söz konusu olmadı. Zaten düşündüğüm, gördüğüm, üzerine düşündüğüm karakterlerdi; öykü onları değil de onlar öyküyü doğurdu ve sonra da birbirlerini yeniden inşa etiler.

Biraz ilk kitaptan ikinci kitaba giden yol ve yazarlık hakkında konuşmak isterim sizinle. İlk kitabınız hakkında yapılan olumlu yorumlar, bu kitabın başarılı olması ikinci kitapta temkinli olmanıza ya da tedirgin olmanıza sebep oldu mu? Siz bu kıyaslamayı yaptınız mı yazarken? Birinci kitabı aşmak meselesi meşgul etti mi sizi?

Görünür, dokunulur, yargılanabilir olmanın başta kaygı ve korku gibi pek çok etkisi var insanın üzerinde. Ama yazma ve yazdıklarınızı paylaşma isteği bu korkudan daha güçlü ve belki ona karşı da bir şey.

​İçinizde önceki yazdıklarınızı aşma duygusu taşırsınız, bu bütün çabanıza derinden eşlik edebilir, yol almak istersiniz, kendinizce hayali de olsa, sezgisel de olsa tanımladığınız bir ‘daha iyi’ ye ulaşmak istersiniz ama yazarken bunlarla değil, yazdığınız şeyin kendisiyle meşgul olursunuz. O metnin hakkından gelebilme savaşı veriyorsunuz, şundan daha iyi oldu mu diye değil, bu oldu mu diye düşünüyorsunuz. Ve işte ‘bu’nu oldurabilmek o kadar zahmetli ki, yazarken başka bir şeyi hesap edecek bir ruh hâline girmenize fırsat kalmıyor zaten. Bir de şu var; daha iyisini yapmak istersiniz ama bu sadece yazarken olacak bir şey değil, bu sizin kendinizi yaşamınızla, okumalarınızla o ‘daha iyi’ye ne kadar hazırladığınızla alakalı. 

Işıl Özgentürk, Hikmet Altınkaynak’ın Yeni Binyılın Edebiyatçıları** kitabında şöyle der: “...Herkes bilir ki, yazarın işi güneşin altındaki her şeyi anlatmaktır...” Size göre yazarın görevi nedir? Siz hangi istekle öykülerinizi yazıyorsunuz? 

Yazarın görevi -bu görev sözcüğünü telaffuz etmekten hoşlanmasam da- iyi yazmaktan, yazdığı şeye ve edebî unsurlara kafa yormaktan başka bir şey değildir herhalde. Zaten ancak bu şekilde yaptığınızın bir değeri olur ve başka şeyleri de içine alabilir. Notre-Dame’ın Kamburu romanı örneğin, iyi bir yazarın elinden çıktığı ve Hugo onun meselesine kafa yorduğu için, yazarın arzusu olan mimari mirasa sahip çıkma fikrine de hizmet etmiştir, aksi takdirde kulağımızın dibinde bağıran kötü bir ses olmaktan ileri gidemezdi. Edebiyat her şey üzerine düşünebilir, yeter ki yazar yazdığı şeye mesai harcasın, onu duygu ve düşünce dünyasında işlesin ve okurun karşısına ancak bu tür gerçek bir çalışmanın ardından çıkarsın. Ben de böyle bir yolda ilerlemeye gayret ediyorum.

Günümüz öykücülüğünü nasıl tanımlarsınız? Çağdaşlarınızla bir miras oluşturduğunuzu düşünüyor musunuz? Onlarla olan ilişkiniz nasıl? 

Çağdaşlarımı takip ediyor, yazdıkları üzerine düşünüyorum. Bana güç veren, yeni kapılar açan yazarları özellikle takip ediyorum. Miras üzerine konuşmak için çok erken ama bir çeşitlilikten söz edebiliriz; bu da tek tip bir edebiyat biçimine teslim olmamamız, okur olarak da buna tabi kılınmamamız anlamında önemli. Ama bir eksikliği de dile getirmemiz gerekiyor; bu kadar çok öykü yazılırken, öykü, edebiyat ve sanat üzerine yazdıklarımız, tartışmalarımız, düşünsel üretimimiz çok sınırlı. Sadece öykü yazıp kendi kitaplarımız üzerine mi konuşacağız? Bundan sıkılmayacak mıyız? Kendisi üzerine düşünmeyen bir sanat, sanat olarak var olabilir mi? Edebiyatın hikâye anlatmak değil, edebiyatı düşünmek olduğunu es geçersek, çeşitlilik dediğimiz şey ardında ne bırakacak merak ediyorum. 

Edebiyatımızda eleştiri kültürünü kaybetmemiz çokça yakınılan bir konu. Eleştiri başlığı altında yazılanlar da sosyal medya mecralarında birkaç günlük olay yaratmaktan öteye geçmiyor. Yapıcı ya da yıkıcı eleştiri sizin için ne ifade ediyor? Bugüne kadar aldığınız eleştirilerde neler dikkatinizi çekti? Siz eleştiri konusunda neler düşünüyorsunuz? Eleştiriler yol gösterici midir sizin için?

Yazar, yapabildiğini, yapmayı değerli bulduğunu ortaya koyar. Okur bunu kendi dünyasından, kendi ihtiyacından ve bakışından okur. Kendi değer süzgecinden geçirir. Burada yazarın ne müdahale gücü ne de imkânı var. Okurla konuşan şey metin, yazarın kendisi değil, yazdıklarımızı yayımlatırken zaten bunu kabul ediyoruz. Ama hakaret, kişiye saldırı gibi şeylerin de edebiyat anlamında bir önemi yok. Herkes birbirine bağırır ve geriye üzerinde yürünebilecek bir yol kalmaz neticede. Önemli olan bir tartışma zemini ve tartışmaya niyetli insanlar olması. Ki buradan bir düşünceye, hem bizim için hem edebiyat geleneğimiz için anlamlı bir birikime varabilelim.

​Sosyal medya okurla yazarı şimdiye dek hiçbir aracın yapamadığı şekilde yüz yüze getiriyor. Ama yüz yüze geldiğiniz kim? Edebiyat anlayışı, estetik beklentileri, düşünce dünyası sizinkine hiç uymayan biri olabilir bu. Ya da söylediklerini ilk duyduğunuzda tepkisel olarak inkâr edeceğiniz, düşündükçe hak vereceğiniz biri olabilir. Size yazdıklarınızla ilgili yeni bir şey işaret eden biri olabilir, sizden bir sebeple hiç hazzetmeyen biri olabilir vesaire. Yani birbirinden çok farklı insanlar, okuma biçimleri, psikolojiler, edebiyat algıları ile karşı karşıyasınız. Ben okurun tepkisini merak ediyorum. Karşılaştıklarım üzerine düşünüyorum. Yazdıklarım açısından değerli bulduklarım üzerine de daha çok düşünüyorum. Bence eleştirinin anlamı budur zaten; yazarı metni üzerinde, ne yaptığı üzerinde tekrar tekrar düşünmeye teşvik etmesi.

Yeni öyküler için harekete geçirici bir güç var mı şu anda? Yeni çalışmalardan söz edebilir miyiz?

Her zamanki gibi notlar alıyorum, yazmak istediğim şeyi kafamda evirip çeviriyorum. Onunla bağı olabileceğini düşündüğüm metinleri okuyorum. Sanırım bir roman olacak ama şimdilik sadece tasarı aşamasında. Yazamayabilirim de. Yola çıkınca göreceğim. Şu sıralar yazma isteğinden çok okuma isteği duyuyorum ve hazır uzun zaman sonra ilk kez kendime ait biraz daha fazla zamanım varken doya doya okumak istiyorum.

* Fikret Ürgüp – Sait Faik Abasıyanık ve Ahmet Hamdi Tanpınar Hakkında Yazılar – Cevapsız Kalan Telgraf (Bütün Eseleri -2)/Hazırlayan Sevengül Sönmez./Everest Yayınları/syf. 24)

** Hikmet Altınkaya - Yeni Binyılın Edebiyatçıları –  Söyleşiler / Can Yayınları (Baskı Yılı: 2000)/syf. 90

​Görsel: Brooke DiDonato

0
937
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle