06 KASIM, ÇARŞAMBA, 2019

“Çocuğun Özgürleşmesi Lazım”

Doğadan kopuş, savaş, şiddet, özgürlüğün sınırları…  Kulağa hiç de bir çocuk kitabında olması gereken konularmış gibi gelmiyor. Ama usta yazar Behiç Ak’ın kaleminde tekmili birden Tavşan Dişli Bir Gözlemcinin Notları’nda yer buluyorlar kendilerine. Hem de masmavi bir gökyüzünün verebileceği kadar hafiflik ve rahatlıkla. Demek ki, çocuk kitapları da ezber bozabilirmiş. Behiç Ak ile Tavşan Dişli Bir Gözlemcinin Notları kitabı üzerine konuştuk.

“Çocuğun Özgürleşmesi Lazım”

Tavşan Dişli Bir Gözlemcinin Notları, hem doğadan kopuş, savaş gibi bugün yaşadığımız sorunların pek çoğunu ele alan hem de insanın, özellikle de çocukların kendileriyle dertlerine, başarısızlık, toplumda yer edinememe gibi kaygılarına odaklanan bir roman olarak çıkmış ortaya. Bu anlamda bana bütün kitaplarınızın arasında felsefeye en yakın durduğunuz kitap gibi geldi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Çocuklar için yazma pratiğim, yazdıkça daha fazla gelişiyor sanırım. Çocuklarla diyalogum da geliştiği için konular çeşitleniyor. Çünkü biraz daha ileri gidebilir miyim, başka konulara girebilir miyim, diye düşünürken insan kendini kısıtlıyor. Fakat çocuklarla ilişki kurunca, onların aslında çok farklı konuları tartışmak ve konuşmak istediklerini görüyorum. O yüzden zamanla birçok konunun hikâyenin içine girebileceğini fark ettim. Mesela bu şiddet, savaş, avcılık meselesi. Çocuklar bu konuları konuşmak istiyor. Köylerde dikkat ediyorum, ergenlik çağına yaklaşan çocuklara tüfek hediye edebiliyorlar. O çocuk hemen onu alıp kuş vurmaya çıkabiliyor. Bunlar çok özendirici şeyler. Özellikle erkek çocukların kuşları vurmaya karşı inanılmaz bir eğilimleri var. Çocuklarla hikâye içerisinde şiddet üzerinden bir ilişki kurmak, bunu tartışmak önemli. Kitabın içinde geçen olayların birçoğunu da yaşanmış hikâyelerden yola çıkarak yazdım. Benim için ilginç bir deneyim oldu bu kitap. Hikâye kendi kendini geliştirdi ve birçok konu kendiliğinden içine girdi. Çok fazla tasarlamadım. Hikâyenin kendi kendine gelişmesine izin verdim. 

Kaç yaşındakileri hedeflediniz? 

Bu kitapta aslında 10 yaşından büyük çocukları hedefledim. Günümüzün okuyan bir çocuğuyla okuyan bir büyüğü arasındaki fark artık uçurum değil. Bugün çocuklar da büyüklerin ilgilendiği meselelerle ilgileniyor. Hatta asıl büyüklerin ilgilenmeleri gereken meselelerle onlar ilgileniyor.

©Kurtuluş Arı

Özellikle çevre sorunlarını kastediyorsunuz sanırım. 

Bu sorunlar ertelendi ve şimdi çocukların sorunu hâline geldi. Çocuklar hiç sokağa çıkamıyorlar. Sosyal hayatın dışına itildiler. Şehirler çocuk sevmez bir hâle dönüştü. Neredeyse doğayla ilişkileri hiç yok gibi. Bir odada karşılarında bir tabletle bütün gün oturuyor, o tablet aracılığıyla dünyayla ilişki kuruyorlar. Bir keresinde bir köylüyle konuşuyordum “Ben köylüyüm. Çocuğum köylü. Fakat torunuma bir tablet aldılar. Bu çocuk daha dışarı çıkıp, erik ağacından bir erik koparmadı. Sabahtan akşama kadar tabletinin başında gaydırmacılık oynuyor” dedi. Köyde bile çocuğa bir tablet aldığınızda bütün çevreden, doğadan kopabiliyor. “Indoor generation” denen eviçi çocuk hâline dönüşüyor. Eğer köydeki bir çocuğa da bu tarz bir etkisi oluyorsa, çok vahim bir durum. Özellikle bizim gibi toplumlar, teknolojiyi dışarıdan alıyor ve hiçbir düşünce süzgecinden geçirmeden kullanıyor. Bebeklerin eline bile cep telefonu veriyorlar. Sağlığa zararları da sorgulanmıyor. Bu anlamda çocuklar bir yandan bu zararlara maruz kalıyor, bir yandan da bir çok şeyden mahrum kalıyorlar. Tavşan Dişli Bir Gözlemcinin Notları gibi hikâyeler belki onları evlerinden çıkarmaya, yaşadıkları hayatları sorgulamalarına neden olur diye düşünüyorum.

Ana karakteriniz Tavşan Dişli Gözlemci. Ama ismi yok. Neden böyle bir tercihte bulundunuz? 

Aslında bir iki yer de geçiyor ama isminden çok karakteri çok önemli. Bize benzeyen biri. İçimizde olan duyguları yaşıyor. Eğitimle kurduğu ilişki de o kadar sıkı değil. Diğerleri ne kadar indoor ise, o da tam bir “outdoor generation”. Bugünün şehir çocuklarının tam tersi bir karakter. Okula bile girmek istemiyor. Hep dışarıda yaşamak istiyor. Önüne çıkan her şeyi gözlemliyor. Bazı ağaçların hayvanların ismini biliyor, bazılarınınkini bilmiyor. Bilmediklerine isim uyduruyor. 

Kitabın son değil ama ilk ortaya attığı mesele, doğadan ne kadar koptuğumuz. Bugün boğuştuğumuz çok ciddi çevre sorunları, canlıların yaşamını hiçe saymamız, sizce  insanların doğadan kopuk yaşamasından mı kaynaklanıyor?

En çok çocuklar bunu hissediyor. Sorunlar hep ertelendiği için, çocuklara nasıl ekonomik olarak borçlarımızı, borçlu bir ekonomiyi bırakıyorsak, doğadaki pek çok sorunu da gelecek kuşaklara ertelemiş durumdayız. Büyükler hayhuy içinde yaşıyor, yaşadıkları yapay çevreyi doğal kabul ediyor ama çocuklar o kadar değil.

Greta Thunberg’in başlattığı ve tüm dünyaya yayılan iklim için okul grevlerine nasıl bakıyorsunuz?

O aslında Greta’nın yaptığı bir eylem değil. Dünyada karşılığı olan bir eylem. Greta olmasa, Helga yapacaktı, Ayşe yapacaktı. Bu bir kuşağın tavrı. Müthiş bir şey. İnsanlar Greta’yı engellemeye çalışıyorlar aslında. Çünkü o sorunları duymak istemiyorlar. Özellikle daha yaşlılar. Doğaya aşırı derecede zarar vererek para kazanmış, orta sınıf olmuş neslin bir bölümü Greta gibi insanları anlamayabiliyor. Onlar teknolojik olarak çok ileri bir toplumda çocukların da çok mutlu yaşayacağını zannediyorlar ama öyle değil. Yani hakikaten ciddi bir yoksunluk içinde yaşıyor çocuklar. Bu nedenle Greta çok iyi bir eylem başlattı. Ama bu beklenen bir olaydı.  

©Kurtuluş Arı

Kitabınızda insan doğasına dair çözümlemeleriniz de çok dikkat çekici. Örneğin karakteriniz, sürekli beceriksizliklerini, dalgınlıklarını anlatıyor. Çevresinden de hep bu yargılarını güçlendiren tepkiler almış. Oysa o, çok iyi bir gözlemci. Bunu anlatarak kendini tanımanın, eksikleri kadar niteliklerinin de farkına varmanın önemine mi işaret etmek istediniz?

Stereotip bir karakter değil, duygularının farkında olan bir çocuk. Ava gidip bir tavşan öldürsem ne iyi olur, demiyor mesela. Kendi duygularına, düşüncelerine sahip çıkan bir çocuk. Böyle bir karakter aslında bütün çocukların içinde var. Çocuklar hep başarılı ve becerikli olmaya yönlendirilerek başarısız ve becerisiz olmalarına yol açılıyor. Çünkü başarılar çok klişe, çok kalıp başarılar.

Bugünkü çocukların fazlasıyla yapay bir özgüven aşılanarak büyütüldüğü kanısında değil misiniz?

Çocukları başarılı olsunlar diye başarısızlığa iten bir eğitim tarzı var. Bir mesleği olsun, puanları çok yüksek olsun isteniyor. Kişiliğinin gelişmemesi, doğayla kurduğu ilişkinin gelişmemesi filan bizim derdimiz olmuyor. Kurumsal statülerde başarılı olmasını yeterli buluyoruz. Oysa o kurumsal yapılar çocuğa bu özgüveni sunmuyor. Ve çocuklar sonunda belki eğitim kurumlarından başarıyla mezun oluyor, iyi bir iş buluyor ama hayatta başarısız oluyor. Çünkü mutsuz oluyorlar. Hayatta başarılı, mutlu olabilmek için doğayla çok dengeli bir ilişki kurulması lazım. Onun için de doğanın olması lazım. Bütün bunlardan mahrum bırakarak çocuğun başarılı olmasını bekleyemeyiz. 

Kitapta ana karakteriniz üzerinden gözlem yapmanın ne kadar önemli olduğunun farkına varıyoruz. Fakat bugün sosyal medyayı düşünürseniz, yaşadığımız hayatlarda sizce zaten haddinden fazla gözlemci değil miyiz? 

Gözlemden çok bugün iletişim dünyaya çok hâkim. İletişim tek yanlı bir şey oysa gözlem çift yanlı bir ilişki. İletişimin otoriter bir yanı var. Siz gözlem yapmaya başladığınız andan itibaren bunu Instagram ya da Twitter’da nasıl aktaracağınızı düşünüyorsunuz ya da en esprili şekilde nasıl aktaracağınızı. Dolayısıyla ona göre gözlemlemeye başlıyorsunuz. Tek yanlı kurulan bir ilişki var. Ama mesela mavi yengecin hayatını gerçekten gözlemek böyle yapılan bir şey değil. Emek istiyor. Saatlerce, belki günlerce onları izlemeyi gerektiriyor. Tekrar tekrar yuvalarına gidip gelmek gerekiyor. Bu derinlemesine bir yaşam tarzı istiyor. Bu nedenle ilişki ile iletişim arasında bir fark olduğunu düşünüyorum. Bu konunun üzerine diğer kitaplarda da çok gittim. İletişimin bu tek yanlı hâli, çocukları da tek yanlı hâle getiriyor. Yani mesela büyükler için de öyle. Bir psikolog arkadaşım anlatmıştı. Kendisine hayli ağır durumda bir hasta geliyor. Beraber Facebook sayfasına bakıyorlar. İnanılmaz derecede mutlu olayları paylaşmış, her yerde gülen fotoğrafları var. “O zaman şöyle başlayalım” diyor psikolog arkadaşım, “Bütün bu fotoğrafları silip, Facebook sayfasını kapatalım”. Burada hakiki olmayan bir durum var çünkü. İletişim kurmak için yapılan bir şey o fotoğrafları paylaşmak. Çünkü iletişimde kabul gören şey mutlu olmak. Ve onun zeki olmak, parlak olmak, iyi giyinmek, kimsenin görmediği bir şeyi görmüş olmak filan gibi bir takım kriterleri var. Bu kriterlere uymuş, her an her saniye gülmüş, çok da güzel fotoğrafları olan biri niye bu kadar mutsuz? Çünkü bu sahici olmayan şeyi ortaya çıkarmak gerekiyor. Kişiler kendilerini hep mutlu şekilde empoze ederek, toplumla da otoriter bir ilişki kurmuş oluyor. Ben mutluyum, siz de mutlu olun. Bu da bir baskı. Çünkü mutsuz olmak çok ayıp geliyor. Oysa mutsuz insan, kendi mutsuzluğunu çok rahat bir şekilde ifade etmeli, onu da paylaşmalıdır. İlişki budur. Bu insanların elinden alınmış oluyor. Onun için iletişim dünyasında mutlu ve öfkeli bir insan profili var. 

Özgürlük de üzerinde düşünülmesini istediğiniz bir konu olarak çıkıyor karşımıza. Özgürlüğün anlamını bilmeden özgür kalmak, özgürlük getirir mi?

Klişe eğitimde, çocuk hep belli bir kalıp içine sokuluyor ve özgür bırakılmıyor. Yani öğretmen de o ilişki içinde özgür değil. Hep klişeler, kalıplar içinde kalıyor ve onları uygulayarak çocuğa eğitim verdiğini düşünüyor. Çocuk o kalıba girerse eğitilmiş oluyor. Oysa çocuğun özgürleşmesi lazım. Özgürleşebilmek ne demek belki hepimizin bunu tartışması gerek. Kitapta öğretmen “İstediğin bir konuyu istediğin gibi ele alabilirsin, istersen kopya da çekebilirsin, istediğin kitaptan yaralanıp istediğin arkadaşınla yapabilirsin” dediğinde çocuklar çok şaşırıyor. “Okulun camlarını kırabilir miyiz, sıralarda tepinebilir miyiz?” diye soruyorlar. Oysa bunlar, kalıbın dışına çıkmak değil. Dışına çıkmak için o kalıbı kenara itip bambaşka bir şey geliştirebilirsin. Ben kalıp ortadan kaldırıldığında, bambaşka bir eğitimin olabileceğini düşünüyorum. Mesela sertifika, diploma veren çok kurum var dünyada ama deneysel eğitim veren çok az kurum var. Eğitim hep bir takım kalıplar içinde yapılıyor. Çocuklar kendilerini ne kadar geliştirebiliyorlar, bu çok fazla sorgulanmıyor. Bilindik bir şeyin sürekli tekrar edilmesi var. Oysa özgürlük keşfedilmesi ve sürekli inşa edilmesi gereken bir şey. O konuda bir deneyim, bilgi, edinmeyi gerektiriyor. Çocuğun bir şeyi yaparken zevk alması, zevk aldığını keşfetmesi ve bu zevkin eğitimde önemli bir unsur olarak ortaya çıkması lazım. 

Kitabın sonlarında, hem de uzay boşluğunda hayvan kardeşliği üzerinden insan kardeşliği kavramını ortaya koyuyorsunuz. Bu, aynı zamanda sınırların, farklı milletlerin, ülkelerin olmadığı bir yer ve zaman özlemini mi simgeliyor?

Bilimkurgu hikâyeleri genellikle uzayda geçer ve hep savaş olur. Oysa günümüz dünyasında çok ilginç bir gelişme oldu. İnsanlar uzayda birbirlerini öldürmüyor, tam tersine müthiş bir iş birliği yapıyorlar. Uluslararası uzay istasyonunu gözlediğinizde bunu görüyorsunuz. Birçok ülke bir arada kurdu bu istasyonu. Kanadalılar, Çinliler, Ruslar, Amerikalılar var. Çünkü uzay son derece ekstrem bir ortam ve insanların orada bütün bilgileri birleştirmeden yaşaması mümkün değil. Uzay giderek savaşan milletlerin arenası değil de barışın mekânı hâline geldi. Bunu insanlık geliştirdi ve tüm karşı ütopya bilimkurguları çöp oldu orada. Bir anlamı kalmadı. Ama uzayın bu barış yönünü konu eden hikâyeler de pek fazla yazılmadı. Ben uzayda yaşanan barışı göstermek istedim. Orada başka bir hakikat var. Orada sadece insan olarak varsınız. 

0
1730
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle