08 EYLÜL, PERŞEMBE, 2016

Tarlabaşı: Bir Düş Ülkesi

Şairler Tarlabaşı için bir düş ülkesi derken tam da bunu tarif ediyorlar aslında. Her şeyin mümkün olduğu bir yeri. Güllük gülistanlık bir mahalleyi değil. Tarlabaşı öyle değildi, hiç olmadı. Dünden bugüne bir Tarlabaşı hikayesi...

Tarlabaşı: Bir Düş Ülkesi

Beni İstanbul'a bağlayan işte bu insan hikâyeleri. Elli yıl İstanbul'un yükünü sırtında taşımış Sivaslı bir hamalla bir gün ansızın kendimi Kumbaracı Yokuşu'ndan inerken bulmam.

Ya da, annesi 1915'ten sonra Müslüman olan bir Süryani, kendi kadınlarının elini sıkmayacak kadar koyu Müslüman Murat Bey ile bir Tarlabaşı çıkartması sırasında karşılaşmam. Onun hakkında düz bir cümle kurmak mümkün değil. Elimi sıkmıyor ama Beyoğlu'nda iç çamaşırı satıyor. Murat Korkmaz, Mardin Dargeçitli. Normal bir mahalleden çok, bir sürgün kasabasını andıran Tarlabaşı'na 1991'de gelmiş. Mecburi göç mâlum. O erken bir tarihte iki binlerin başında ayrılmış Tarlabaşı'ndan ama onun mahallede kalmak isteyen akrabaları efsanevi Sakız Ağacı Caddesi'nden sim sala bim bir kere daha sürgün edilmiş. Bu seferki sebep mecburi rant.


Murat Korkmaz'ın oğlu babası gibi içki sigara koymuyor ağzına. Ama elimi sıkıyor. Hatta oturup bir iki çay etrafında geçen sohbetten sonra gayet sıcak bir vedalaşma ile yanaklarımdan da öpüyor. Eee kuşak farkı elbette. Eşref Korkmaz babası gibi hem tuhafiye ürünleri, don, çorap, kombinezon satıyor hem de babasının kalkışmadığı işlere kalkışıyor. Tarlabaşı'ndaki Kadim Meryem Ana Kilise'sinin üzerinden Süryanilerin kimliğini, başına gelenleri sorgulayan bir tez yazıyor. Beni dış görünümleri altında kimsenin bilmediği hikâyeler saklayan bu muhteşem aileye ulaştıran yine muhteşem bir insan zinciri.

Önce Mardinli ve Süryani mahalle terzisinin kapısını çalıyorum. Yıllardır söküğümü kendisi diker ama Dargeçit ilçesi üzerinden köklere dair bir çıkarsama yapmak hiç aklıma gelmiyor. Ne zaman ki Süryani ve Dargeçitli zangoç İshak'la Tarlabaşı muhabbetine koyuluyoruz o zaman yavaş yavaş resim netleşiyor. Dargeçitli tanıdıkların Süryani çıkma ihtimalinin hayli yüksek olduğunu anlıyorum. Tesadüf bu ya terzi Şükrü ailesiyle Tarlabaşı'nda tamirhanelerin giderek azaldığı yokuşlardan birinde oturuyor.. Tamirhanelerin yerine yerden mantar gibi apart-oteller bitiyor. Tarlabaşı değişiyor, kimilerine göre adam oluyor, kimilerine göre bitiyor. Hakikaten neler oluyor Tarlabaşı'nda?

Tarlabaşı'nda evler yok oluyor; 6-7 eylülden sonra Rumların, Ermenilerin apar topar bir Karadenizliye, bir Rizeliye, bir Anadoluluya üç kuruşa sattığı nerden baksan yüz yıllık, kimi daha eski evler. Evlerle birlikte insanlar, tanıklıklar, yaşanmışlıklar, anılar da yok oluyor, bir çukura süpürülüyor. Cumbalar, balkonlar, balkonlardan sarkan halılar, dik yokuşlar, çamaşırlar, yıkıntıların önünde bedenini pazarlayan kadınlar, parada anlaşınca müşteriyi yersizlikten o yıkıntılara götüren. Hem varlar hem yoklar. Kendi gerçekliklerini yaşıyorlar sınırın öte tarafında. Sınır Tarlabaşı Bulvarı.

Şairler Tarlabaşı için bir düş ülkesi derken tam da bunu tarif ediyorlar aslında. Her şeyin mümkün olduğu bir yeri. Güllük gülistanlık bir mahalleyi değil. Tarlabaşı öyle değildi, hiç olmadı. 

Tarihle yıkanmış sokaklar

"Dıştan, bir gayya kuyusu," demiş şair İlhan Berk, Tarlabaşı için ve şöyle sürdürmüş anlatıyı: "İçten köstebek yuvalarına benzer. Yeraltı katafalklarına inmişsiniz de, orada yürüyorsunuzdur. Tarlabaşı sokakları Pera'nın pek çok sokağı gibi tarihle yıkanmıştır. Bu sokaklar içinde Sakızağacı sokağı yalnız tarihle yıkanmamış, tarihle de doğmuştur." (İlhan Berk, Pera, YKY)

İlkin Sakız Ağacı sokağı boşaltılmış istimlak sırasında. Evlerin etrafı alüminyum paravanlarla çevrilmiş, zaten yasadışı bir yer olarak ün yapan Tarlabaşı hepten kopmuş İstanbul'dan. Yıkım sokak sokak ilerlemiş Süryani kilisesinin iki yanındaki evleri de tehdit etmiş, altmışlı yıllara kadar ahşap bir yapı olan Süryani Meryem Ana Kilisesi büyük yıkımı çan sesleri eşliğinde seyretmiş. Neler oluyor burada diyorum, yıkımın başından sonuna tanığı kilise görevlisi İshak'a. Tarlabaşı kurtarılıyor mu, bitiyor mu?

Üç yılını din eğitimi görmek ve Süryanice öğrenmek için Deyrül Zafran manastırında geçiren İshak, "Buna tam bir cevap vermek zor, Tarlabaşı bitiyor mu duruyor mu," diyor. "Bazı şeyler gizli tutuluyor. Bu binalar kimden alındı kime verilecek? Alındığı zaman üç katlı olan binalar yedi-sekiz kat oldu. Yerin altına inildi. Hepsi komple yükseldi. O eski kırmızı tuğlalar gitti, yerine beton geldi.  Tarlabaşı'nın eski hali olabilir mi, yok bence. Ama belki güvenlik açısından iyidir."

Barış Özbiçer

Kaybolan Sesler

Tarlabaşı kimine göre esrar, eroin satanlar, torbacılar; kimine göre insana günün hangi saatinde olunduğunu söyleyen satıcı sesleri. Sokak satıcıları. Eşref Korkmaz'la Galatasaray'da, LGBT'liler için de özel iç çamaşırları satılan dükkânda çay içerken "Poğaçacı sabah geçerdi, Oy oy Emine şarkısını söylerdi. Öyle bilirdik onun geldiğini. Yorgancı öğle ile akşam arası geçerdi" diyor. Doksanlı yıllarda köyleri boşaltılan insanların yaşama tutunma yeri gibi onun için Tarlabaşı. Bir nevi köprü mevki. Kimsenin ölene kadar yaşamak istediği bir yer değil.

Yıkık dökük binaların, sokakların hali bu hissi veriyor ona. Tarih bu hissi veriyor. Yaşadıkları bu hissi veriyor. Tarlabaşı'nın kentsel dönüşümle boşaltılan hayalet sokaklarında gezerken geçmişe dönüyor Eşref Korkmaz: "Şu köşede gözümün önünde bir siyahiyi öldürdüler. Üç kişiydiler. Parasını çalmak istediler, adam içlerinden birini dövdü, dayak yiyen gitti silah getirdi. Hepsi birkaç dakika içinde oldu."

Bütün detaylar bu kadar karanlık değil mahallede. Nitekim çocukluğundan bir sahneyi anlatırken güzel bir tebessüm yayılıyor yüzüne, Barış Manço ile tanışma anını hatırlıyor. Tarlabaşı'ndaki yokuşların dibinde bir mekan olan Eskidji'de haftada bir müzayede yapılıyor. Manço müzayede salonuna geliyor, geldikçe de çocukların arasına karışıyor. "Hatırlıyorum bizle, çocuklarla da top oynadı bir keresinde. 

Kaynak: Anadolu Ajansı

Tarlabaşı midye kıran makinelerin sesi

Tarlabaşı kaybolan satıcıların, kendi kanununu yaratan kurşunların sesi.

Tarlabaşı göçle gelip gidenlerin sesi. Oynak bir Roman havası. Bir ağıt. Bir zılgıt. 1900'lü yılların başında bir karnaval sesi. Çan sesi. Çan sesi demişken not düşmeden geçmeyelim; Mardin Midyat'ta beşte çalan çan burada şehre ayak uyduruyor, yedi buçukta çalıyor pazarları Süryani Kadim Meryem Ana Kilisesi'nde.

Ama ölüler şehre ayak uyduramıyor. Onlar memlekete gönderiliyor.

"İlginçtir, insanlar ölür Tarlabaşı'na gömüleni duymadım birkaç Mardinli dışında. Ölen herkes kendi memleketine gönderilir" diyor ortaokula kadar aile ağacında Süryani kökenler olduğunu bilmeyen, duyduğunda akrabalardan göçle göçle gidenleri, kılıç artıklarını hatırlayan Eşref Korkmaz.

Bazen her şey çok net Tarlabaşı'nda. Bazen bütün ince ayrıntılar flulaşıyor, mahalledeki dev şantiyeden yükselen bir toz bulutunun içinde kayboluyor. Sivaslı hamal Aziz'in öyküsüne gelince. O da bir başka sefere...

0
27082
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle