21 MAYIS, CUMA, 2021

“Paylaşılmış Bir Psikozun En Temel Yalanıdır Sevmek”

Ebru Ojen ile son romanı Lojman’ı odağımıza alarak Aşı, Et Yiyenler Birbirini Öldürsün ekseninde gelişen yolculuğunu, romanlarının ve yarattığı karakterlerin doğasını konuştuk. 

“Paylaşılmış Bir Psikozun En Temel Yalanıdır Sevmek”

Ebru Ojen ile kitap raflarında yeni yerini alan üçüncü romanı Lojmanodağında gerçekleştirdiğim bu söyleşide başta insanın kendisi olmak üzere, insanın kendisiyle birlikte yetiştirdiği normları üzerinden bilincini, algısını, fetişlerini, yaşayışını yer yer akışkan bir hâle getirirken, yer yer de parçaladığını, parçalayarak yok ettiğini okuyacaksınız. Ebru Ojen’in vermiş olduğu her bir cevap, aynı romanlarının doğasında olduğu gibi akıldan hiç çıkmayacak derecede kendine müsemma, vurucu, hırçın, protest. “Yoksa,” diyor Ebru Ojen, sorulardan birine verdiği cevapta, “mukavemette anlam bulmakta güçlük çekeceğim.” Direnmek, bağnazlık, holiganizm sarmalında verilen bu cevap ve daha fazlası için, virgülünden noktasına protest bir söyleşi okumak ister misiniz? Zihnimiz açılsın biraz, kanımızın damarlarımızda aktığını hissedelim.

Sizden başlamak istiyorum Ebru Hanım. AşıEt Yiyenler Birbirini ÖldürsünLojman; birinci romandan üçüncü romana üç kitap ekseninde yolculuğunuzu merak ediyorum. İlk kitabınız Aşı’yı, ikinci kitabınız Et Yiyenler Birbirini Öldürsün’ü ve üçüncü kitabınız Lojman’ı yazarken masasına oturup karakterleri, mekânları ve atmosferi kurgulayan Ebru Ojen’in duygusal bağlamda geldiği nokta, üç kitabınıza şöyle bir baktığınızda size neler (korku, acı, panik rahatlama, sakinlik vb.) hissettiriyor? Aşı’yı 2012’de yazmaya başladığınızı farz ederek, kabaca 8, belki de 10 yıllık bir süreçten bahsedilebilir. Yaşananlar ve pandemi sürecinden sonra Aşı’yı 2014’te okumakla 2021’de okumak arasında duygu anlamında çok farklı hisler ortaya çıkabilir. Sadece okurunun değil yazarın da baştan ayağa değişebileceği bir zaman dilimi bu.

Yazdıklarımla duygusal bağ kurmuyorum. Masa başında çalışan bir yazar da değilim. İlk romanımdan bugüne yazdıklarımla aramdaki ilişki her zaman nizami olmuştur. Bitirilmesi gereken bir iş vardır ve onu bitiririm. Yazma ile aramdaki ilişki mesafeli olduğu için “yaratma süreci sancılıydı, yazarken acı çektim, heyecandan kalbim duracaktı” gibi cümleler kuramam, çünkü yazıya karşı hiçbir zaman bu türden duygular hissetmedim.

​Bir kitaba çalışırken ve kitap bittikten sonra da heyecan hissetmem ya da onunla ilgili bir beklenti içinde olmam. Romanlarımı yayımlandıktan sonra tekrar tekrar açıp okumadığım için aradaki duygu farkını bilmem benim için çok zor. Duygularımdan bahsetmekten ve onları uğraşlarıma karıştırmaktan pek hoşlanmıyorum.

Lojman. Öncelikle romanın doğa ile olan bağından, aslında dansından bahsetmek istiyorum. Endülüs çingenelerinin yaptığı flamenkoyu çağrıştırdı bana Lojman’ın doğa ile olan dansı. Hikâyenin doğayla, kışla, soğukla, ayazla dansının şiddeti akıldan hiç çıkmayacak derecede kendine müsemma, vurucu, hırçın, protest. Romanın son cümlesine gitmek istiyorum: “Her şeyin doğaya ait olmaması gibi kötücül ve güzel”. Lojman’ın hikâyesini tümüyle en iyi özetleyen cümle bu. Fakat romanın başında da şöyle bir cümle var Van Gölü özelinde kurulan: “Her damlasıyla kendi kalmaya direniyor.” Lojman’ın Süphan Dağı-Van Gölü-Erciş Ovası (doğanın bermuda şeytan üçgeni) üçgeninde kurulan kara kışa teslim fakat aynı zamanda direnen yapısının muhteşem karşıtlığını, aynı zamanda da zıtlığının “kötücül güzelliği” Lojman’ı lojman yapan en birincil özelliği, ne dersiniz? Her şeyin doğaya ait olmaması, insanın varlığı adına beni çok ürküttü mesela. Ki bu son cümleyi okuyana kadar hikâye akışında insana dair çok daha fazla ürktüğüm yerler olmuşken. Mesela insan, “Kışa güvenemeyiz.” diyor. Doğanın kendi kendine böyle bir söz söyleme derdi yok fakat insan söyleyebiliyor. Bu yüzden belki de doğaya karşı hırçınlaşıyor ve ona meydan okuyabiliyoruz, kaybedeceğimiz en baştan aşikârken.

Orada coğrafyanın iktidara direnmesi söz konusu. (Her damlasıyla kendi kalmaya direnen bir coğrafya var.) Romanım odaklandığı konuların yanında, doyuma ulaşmamış bir nefrete karşı duranı, savaşanı, ahını bastırmayanı da işaret ediyor. Kötücül ve güzel olan budur. İhtişamlı buluyorum bu diklenişi. Bundan ayrı Lojman hiçbir bakımdan zevklerimize hitap etmez. Elle tutulur bir yanı yoktur. Değer yargıları üretme makinesidir o. İnsana ait çoğu şeyi yeterince uzun süreler sessizliğe gömer. Bu sürenin ederini, sonlanıp sonlanmayacağını da uzmanca bilir. Yüreğimize ait her şeyin üstüne çöker. Bu yüzden yürekli davranamayız, uyuşuruz. Anacığının koynunda uyurken dinlediği ninninin bezginleştirici etkisine kapılırız. Bu ninniyi dinlerken ahlakımızı acıma üzerine, iyilik üzerine kurarız. E bakın açık değil mi gidişatımızdaki baş dönmesi? Narkotik bir etkisi yok mu etrafımızda olup bitenin? Tehlikeli olmanın ötesine geçmedi mi bizim için üretilmiş ahlak? İlk kez keşfedilmiyor üstelik ona ait düşüklük. Daha kaç yazar, kaç sanatçı, kaç felsefeci söylemeli başımıza gelenleri? Açıkça direnmek gerekiyor. Hep beraber hareket etmek koşuluna da ihtiyacımız yok üstelik. Aşağı buluyorum beraber hareket etmeyi. Herkesin söz söylemesine ihtiyacımız yok. Olacaksa da en bağnaz, en holigan hâliyle olmalı. Yoksa mukavemette anlam bulmak da güçlük çekeceğim.

“Doğuda okullar ve lojmanlar yerleşim yerlerine uzak inşa edilir.” Hırçın kışın tüm şiddetiyle sürdüğü küçük bir köyün, küçük lojmanında Selma ve Görkem ile tanışıyoruz. Doğanın bedeniyle olan dansımız, Selma’nın doğum anına, bir bedenin başka bir bedeni doğanın içine salmasıyla bambaşka bir boyut kazanıyor. Selma ile niye doğum yaparken tanışmamızı istediniz? Bir bedenden başka bir bedenin çıkıyor oluşu dışarıdaki kış kadar tekinsiz, tehlikeli ve bilinmeyene kapılar araladığı için mi? Öyle ki yoğun tipiden dolayı, kapının önüne birikmiş kar kütlesi sebebiyle Lojman’ın kapısını açamıyor Görkem ama Lojman’ın içinde buna rağmen bir beden daha (yeni bir yaşam) dünyaya geliyor. Selma’yla, Selma’nın bedeniyle, o beden içinden çıkan yeni bir bedenle bu şekilde tanışıyor olmamız tesadüf değil sanki. Yerleşim yerlerinden uzak evler, lojmanlar bedenimize ne yapıyor? Sadece Selma’nın da bedeni değil, Görkem’e de, onun çocuk bedenine de, hatta belki de kunt yapı olarak Lojman’a da bir şeyler yapıyor. İnsanın kendi bedeniyle ve bedenlerini yaşattıkları yapılarla olan ilişkisini sağlıklı buluyor musunuz ya da bu yapılara yeni bedenler doğurmalarını? 

Selma’nın bütününü anlatabilmek için önemli bir başlangıçtı doğurma anını yazmak. Bir ineğin doğumundan farklı değil açıkçası sahnede anlattığım. Hiçbir şey olağanın dışında gelişmiyor. Kolaya, basitliğe parmak sokan sadece Selma. Onu kurcalayan ve fazlasını bekleyen. Kulağını ninniye sonuna kadar açmış hâlde ikircik yaratıyor. Oysa değil mi ne kadar ayrıksı duruyor çocuklarını beslemek istemediğinde. Okuyana öyle geliyor. Bence süsüne rağmen bayağı!Bir diğer konu buysa; yerleşim yerlerine uzak lojmanlar insanlığımızın nüvelerini öldürüyor. İnekten farkımız olduğuna ikna ediyor bizi. Bu ikna başarıya ulaştığında (Lojmanın jargonuna aittir: Başarı) ahlakımızı iyilik üzerine, acıma üzerine kurmaya başlıyoruz. (Sinsi bir gülüşle) Bunu yerinde buluyorum evet. İnsanlık basitçe, dört gözle beklediğim yok oluşuna doğru sağlıklı bir şekilde ilerliyor. Tüm isteğim, yırtıcı, büyük bir hayvan olarak beklentim bu yönde. Ne kadar kısa sürerse o kadar iyi. Ne kadar kanlı olursa o kadar yüce!

Aslında Selma’dan önce Görkem ile karşılaşıyoruz. Görkem bizleri Selma’nın doğum anına götürüyor; bizi Selma ile Görkem tanıştırıyor. Bunun böyle oluşu onların arasındaki bağın çok farklı olduğunun, olacağının sinyallerini veriyor ama Görkem ile ilgili ilk etapta şunu söylemek istiyorum: Görkem’i uzun süre, -onun bir kız çocuk olduğunu bilmeme ve o şekilde okumama rağmen- erkek olarak algıladım. Bunun nedeni üzerine çok düşündüm. Neden böyle algıladım gerçekten bilemiyorum. Belki de anne ile kızın birbirlerine karşı ve birbirinin içine geçen tutkulu nefretlerinden dolayı, koca yeryüzünden birbirlerini böylesine iyi tanıyan iki kişi olmaları belki de. Ama böyleyse bu beni toplumsal cinsiyet normları içine sokar; öyle değil mi? Oysa ki, romanın başından sonuna ancak bir kadının, bir kadın söz konusu olduğunda hissedebileceği tutkulu sevgi; tutku-nefret akışları, şiddet içeren duygular bağlamında tam kavrayıcı düşünce akışları var. Zihnimde uç veren bu zıt algı (cinsiyet algısı) Görkem’in sıradan bir çocuk olmayıp da, tekinsiz bir çocuk oluşuyla (Selma’dan daha da tekinsiz) alakalı olabilir mi? Görkem kim, neyin tezahürü, neyin yansıması Lojman için? “Ondan nefret etmediği zamanlarda Selma’dan sıkılırdı.” “Kutsal anne” kavramı bozgununuzdan dolayı Selma için roman boyunca Görkem’in “annesi” algısını yaratmak istemediğinizden zihnim Görkem’i erkek olarak algılamama sebebiyet vermiş olabilir mi? Sıfatlar yoktur. Kişiler ve cinsiyetleri vardır. Ne dersiniz? 

Bu cinsiyetler meselesi fetişleşti. Yazık ki konu ile bağlantıda bir ruh eksilmesi olduğu için dilin içindeki yerini de özürlü hâle getirdiler. Cinsiyeti konuşurken oburca çiğniyorlar kelimeleri. Belli ki analarının ninnisinde kulakları hâlâ. Bu saplantı neden? Ve çözüme göz dikme iştahı nereye dayanıyor? Umuyorum alçakça da olsa bırakırlar bu erkek kadın meselesini. Görkem’in erkek-kız çocuk olması durumu önemsenmeyecek kadar gereksiz bir konu. Hikâyedeki yeri cinsiyetinden ötede bir önem taşıyor. Boşa zaman harcamaya gerek var mı bilmiyorum, yoksa Freud’un saçma klişeleriyle vakit geçirmiş olacağız. Neyi temsil ettiğiyle ilgimiz yok Görkem’in. Kulakları ninniye açık mı, kapalı mı? Meselemiz bu olmalı.

FRANCIS BACON, TRIPTYCH, STUDIES OF THE HUMAN BODY, 1970.

Tüm kavramların hallaç pamuğu gibi atıldığı Selma karakterini yazarken neler hissettiniz? Mesela Selma öyle bir karakter ki; ona şunu dedirtiyorsunuz “Geçmişte çocuklar kaçırıldı. Öldürüldü. Artık olmuyor mu? Yoksa dünyadaki bütün kötülükler sadece çocukların duyacağı bir frekansta mı titreşiyor?” Bir yandan da bunları söyleyen Selma için -dümdüz bir duyguyla yorumlayacak olursam- çocuklarını asla sevmiyor yorumunu yapabilirim. Selma’da ciddi anlamda manik depresif bir yarılma söz konusu diyebilir miyiz? Dünyadaki tüm çocuklarla empati içinde olan Selma’nın kendi çocuklarına karşı ciddi direnişlerini kendi içindeki bu yarılmaya bağlayabilir miyiz? Ara ara Selma’yı şunları düşünürken buluyoruz mesela: Yemek vermiş miydi çocuklara? Bebeği emzirmiş miydi? Sobayı yakmış mıydı? Evi toparlamış, kapının önüne yığılan karı kürmüş müydü? Tek başına olsa belki bunların hiçbirini yapmayacak, belki orada, o köyde, Süphan Dağı’nın eteğinde bir lojmanda olmayacak. Ama tahakküm her yerde. Yargı her yerde, sorumluluk, görev her yerde. İnsan yaşamının uzantıları, ucu bucağı her yerde. Tüm kavramları Selma üzerinden hallaç pamuğu gibi atsak da bunun böyle oluşu Selma’nın huzursuzluk yaratan karakter olmasındaki sebep olabilir mi? Selma söz konusu olduğunda ne hissettiriyorsunuz? Ya da Selma size kendinizi nasıl hissettiriyor?  

Pek bir şey hissetmedim. Romanı yazarken bazen sıkıldığım oluyordu. Bu sıkıntı teknik sorunları çözmeye dairdi çoğunlukla. Doğrusu Selma da bana bir şey hissettirmiyor. O da diğerleri gibi sadece bir roman kahramanı. Gerçek değil. Bu sebeple (doğal olarak) yarattığım roman karakterleri ile bağ kuramam, aksi şizofrenik olurdu. Ben kendi hayatından kesitler anlatan bir yazar değilim. Üstelik can sıkıcı buluyorum yaşadığım şeyleri. Bunun yerine bilmediğim konular üzerine kurgu romanlar yazmak daha uğraşmaya değer geliyor. Durum bu olunca yarattığınız dünyanın karakterleri ile duygusal bağlar kurmuyorsunuz. Selma sizin de belirttiğiniz gibi atipik bipolar özellikleri olan bir roman ögesi. Gün içinde bile keskin, git gelli ruh durumları içerisinde buluyor kendisini. Bu durum kaçınılmaz gibi görünüyor. İstediği hayatı kurabilmiş olmayı yeğlerdi elbette. Gördüğümüz tablo bunun tersini işaret ediyor belli ki. Çocuklarını sevmiyor ama zaten sevmek yapay, inşa edilmiş bir duygu değil mi? Paylaşılmış bir psikozun en temel yalanıdır sevmek. Sevmek yoktur. Olmamıştır hiç bir zaman. Tanrının varlığına dair insanların ürettiği konseptten bile daha sahtedir. Bize bağışlanmış bir duyguymuş gibi yapmaya da gerek yok. Kötü bir haberim var, farkındayım her şeyin; bu yüzden yazdıklarım sevgisizdir.

Babaya, Metin’e gelmek istiyorum. Kendisiyle birebirde tanışmadığımız, Selma’nın aşık olduğu kocası, Görkem ile beraber üç çocuğun çok sevdikleri babaları Metin romanlarda pek de alışık olmadığımız şekilde (aslında hiç alışık olmadığımız şekilde) roman karakterleri başta olmak üzere, okurunun da sevdiği bir erkek karakter olarak karşımıza çıkıyor. Metin karakteri şimdiye kadar yazılan, idealize edilmemiş, kötü, sevgisiz, ilgisiz erkek karakterlere karşı bir karakter olsun diye yazdığınızı düşünmüyorum ya da erkekler çoğunlukta öyle olmasına rağmen böyle erkek karakterler de var, -az olmasına rağmen var- demek için yazmış olabileceğinizi de düşünmüyorum. Metin toplumsal cinsiyet normları, eşitsizliği, şiddeti adına var olan bir karakter de değil, Süphan Dağı-Van Gölü-Erciş ovası şeytan üçgenine rağmen, Doğu’da ücra bir köyde, ücra bir lojmanda, ücra bir okulda, tüm imkansızlıklarla öğretmen olmasına rağmen, Selma ve Görkem’in tekinsiz ve hırçın duygularına rağmen var olan bir karakter sanki, ne dersiniz? Metin’in romanın içinde, akışında tek ışıyan varlık olacağını düşünerek mi yazdınız onu yoksa kendiliğinden mi oluştu bu ışıma?

Metin’i de diğer karakterleri de olduğu gibi cinsiyetini işin içine karıştırmadan yazdım. Zihnimde onun erkekliğine dair bir hinlik belirmedi. Kutsala karşı çıkışta erkek- kadını kavramsallaştırmak romanı tehlikeye atabilirdi. Hâlihazırda bu benim üzerine kafa yorduğum bir konu da değil. Cinsiyetler ilgilendiğim temel konuların ardıl başlıkları olarak karşıma çıkıyor bazen. Üstün körü okumalar ile derin sözler söylemek niyetini gütmüyorum.

​Metin hayata daha bağlı görünüyor evet. Yapması gerekeni yapan doğal bir karakter. Bir ördek gibi yalın. Geride kurtarılması gereken ne varsa kurtarıyor ve elinden ne kadarı geliyorsa onu yapıyor.

FRANCIS BACON, THREE STUDIES OF HENRIETTA MORAES, 1969.

Lojman’daki toplumsal cinsiyet kavramına değinmek istiyorum. Yapılar üzerinden karşımıza çıkan (lojman, okul), kadının anne rolü üzerinden karşımıza çıkan, eş rolü üzerinden karşımıza çıkan, komşu rolü üzerinden karşımıza çıkan; çocuklarda var olan ama yetişkin olana kadar görünmeyen, gölgede kalan toplumsal cinsiyet kavramı. Kadın olarak Selma, anne olarak Selma, fiziki olarak görmediğimiz Metin’in karısı olarak Selma; çocuk olarak Görkem, kız çocuğu olarak Görkem, Selma’nın çocuğu olarak Görkem; Murat var mesela. Murat’ın erkek çocuk olarak varlığını neredeyse hiç gösterememesi. “Anne” sıfatını sadece Murat’ın sesinden duyuyor oluşumuz... Hiçbir karakterin cinsiyetini olması gerektiği gibi algılamıyoruz. Ve bu tam da toplumsal cinsiyet normlarının algılarımıza neler yaptığıyla, algımızla nasıl güzel ve profesyonel bir şekilde oynadığıyla alakalı diyebilir miyiz? 

Roman Lojman’ın yapay bir ahlak yarattığına, bize ait zihni faaliyete söz geçirdiğine dair çok şey söylemekle birlikte gücün belirlediği konuların başını bu cinsiyet meselesinin çektiğini de işaret ediyor elbette. Her hâlükârda cinsiyet meselesi ile ilgili modern insanın ağzının nalı aşağı doğru bükük. Zararlı ya da değil fikirlerden azade çok fazla söz söyleniyor. Temel amacım bunu gözler önüne sermek olmasa da okur fetişleşmiş bu konu üzerine, hatta ilk onu görmeye meyilli bir düşünme biçimi geliştirmek durumunda kalıyor. Burası beni ilgilendirmiyor. Kadın erkek meselesi benim fetiş meselem değil. Okur kendine neyi dert edindiyse o derdin istikameti doğrultusunda okumasını yapabilir. Ama bu bana bir kez daha gösteriyor ki, roman yapıt olarak düşün dünyamızda değerli ve önemli bir yer işgal ediyor. Farklı gözlerin farklı bakışına yatak olduğu gibi o bakışın çeşitlenmesi durumunda zihni sağaltma becerisine de şahit oluyoruz.

Evrenin ihtiyaç duymadığı tek tür insan türü diyebiliriz ve romanlarınızdaki karakterler bunu gösterir derecede -ve yer yer farkında olarak- varlıklarını sürdürüyorlar. Daha doğrusu gündelik insandan farklılar ama özel değiller. Bu da onları çıkıntılı, derkenarlı, kafa tutan, protest bir hâle getiriyor. Tamamıyla bozulan yapılar, yaşam alanları da söz konusu olunca zorlu doğa olaylarının orta yerinde Süphan Dağı - Van Gölü - Erçiş Ovası şeytan üçgeni içerisinde insanın id - ego - süperego şeytan üçgeni dengesi de yitebiliyor kolaylıkla... Anne olmak, çocuk olmak, baba olmak, yeni doğmuş olmak, donmuş bir direkte bayrak olmak… Kavramların hiçbir değeri kalmıyor. Kutsallaştırdığımız şeylerin sınırı nerede başlar, nerede biter? Tüm bu kutsallara rağmen niye bu dünyaya doyamadan bu dünyadan göçüp gidiyoruz sorusu beliriyor zihnimde. Tüm yapıp etmelerimizi günün sonunda akışkan bir jöleye dönüşmek için mi oluşturuyoruz yani? Lojman, kendi elimizle oluşturduğumuz şeytan üçgenleri içerisinde elinde bir cımbızla dolaşıyor. Hikâyenin hangi noktalarında kendinizi çok sıkışmış hissettiniz? Ve sıkışma anlarına karşılık gelircesine yazarken -nispeten de olsa- rahatladığınız yerler oldu mu? 

Romanın çoğu bölümünde kendimi sıkışmış hissettim. Ama bu daha çok teknik meseleler ile ilgili konulardan kaynaklanıyordu. Romanın dilini, atmosferini ve karakterlerin bütünlüğünü yazma süreci boyunca korumak tahmin edildiğinden de zor bir iştir. Rahatladığım tek an romanın tamamen bittiğini ve basıldığını gördüğüm an oluyor. Onun dışında bir an olsun rahatlayamıyorum.

AşıEt Yiyenler Birbirini ÖldürsünLojman; hikâye anlatımından ifade biçimlerine, karakterlere, mekânlara ve dile varana kadar makrodan mikroya doğru, minimalize olmaya doğru bir yol alış var. Aynı zamanda romanlarınızda, hikâyeyi anlatırken, imgelerle, mitsel ögelerle, sıfat tamlamalarıyla, isim tamlamalarıyla, öznelerle sarıp sarmalamıyorsunuz metni. Böyle olunca tamamen çıplak bir metinle, tamamıyla çıplak duygu durumlarıyla karşı karşıya kalıyoruz. Kral çıplak demiyorsunuz; hayır. Derdiniz kralın çıplaklığı veya kralın çıplaklığını diğerlerine göstermek de değil. Neyi anlatmak istiyorsanız onu soyuyorsunuz. Bu doğa olabilir, mevsimin kendisi olabilir, karakterler olabilir, mekânlar olabilir. Tüm bunlar, makrodan mikroya kat ettiğiniz yol, aslında öykü türünde yüzde yüz görmek istediğimiz, roman türünde de ender gördüğümüz, ender gördüğümüz için de çok kıymetli olan bir şeyi ortaya çıkarıyor. Boşlukları. İçi dolu boşluklar bunlar ve dediğim gibi roman söz konusu olduğunda çok kıymetli. Roman sizin için neyin ifadesi? Edebiyat içerisinde türler arasındaki keskin çizgilerin artık çok da belirgin olmadığını düşünürsek roman edebi türler içinde nasıl bir konuma sahip? Arada tesiri azalır gibi oluyor sanki ama hayır tüm ağırlığı ve cazibesiyle hazır ve nazır sanki.   

Roman bir edebiyat formu olarak benim her zaman ilgimi diğerlerinden daha çok çekmiştir. Öykü, şiir okumaya ilgiliyim ama yazmak konusunda beni cezbeden formlar değiller. Hiç şiir yazmadım. Dikkatimin ve yeteneğimin o yönde olmasını ister miydim, bilmiyorum.

​Yıllar önce öyküler yazdım. Ama o da hiçbir zaman roman yazmak kadar etkilemedi beni. Rahatlamaya araç olmak dışında benim işime pek yaramıyor. Çatışmanın uzun soluklu olduğu, kavramsal düzeyde kendi içinde tartışma yaratabilen özel bir sanat pratiğidir roman. Benlik üzerine söz söyleyebileceğimiz, neyi neyin oluşturduğu konusunda felsefe, sosyoloji alanlarına kapılar açabildiğimiz kavgacı bir form. Tüm iyi ve kötü şeyleri başkalarına da tattırabileceğimiz muzaffer bir kurtarıcı. Zihinsel faaliyetlerin en temel besinlerinden bir tanesi. Bunlar başlı başına beni roman sanatına çeken şeyler. Roman okumak ve yazmak dünyada sevdiğim çok az şeyin arasında. Alışveriş yapmayı da severim. Parlak, renkli nesnelerden de hoşlanırım. 

Hâlihâzırda pandemi dönemini anlatan, yansıtan, bugünlere dair, yaşadığımız durumlarla dair, nokta atışlar yapar derecede gündemi yakalama durumunu sormak istiyorum. Malumun ilanı gibi bir coğrafyada ve sistem içerisinde yaşıyoruz. Aşı’da devlet tarafından aşılama zorunluluğu ve insanların paranoyaları, Et Yiyenler Birbirini Öldürsün’de eve kapanma, bir evin çöp ev oluşu, dışlanma, istenmeme ve Lojman’da yapıların üzerinden aşarak bedenlerimizi, gövdelerimizi yarıp doğaya karışmak isteyen yaşamlar var. Bugün adım adım tam da bu üç romanın anlattığı yollardan geçtik. Geldiğimiz noktada toplumsal hafızamız, duygularımız ne durumda sizce? Bundan sonrası nasıl tezahür edecek? Neler bekliyor bizleri? Son soru dedim ama, -cevaplamak isterseniz- vazgeçemediğiniz yazarları ve masanızın üstünde hâlihazırda duran okumak için hazırlandığınız veya okuyacağınız kitapları da merak etmekteyim

Aslında uzun yıllardır bu karanlık gündemi yaşıyoruz. En azından ben doğduğum günden beri bu saçmalığın içindeyim. Yine de garip bir şekilde Aşı romanını yazmamın üzerinden neredeyse sekiz sene geçti. Orada biyopolitik bir durumdan söz ediyordum. Görünen o ki konunun sınırları çok da uzağa dayanmış değil. Şaşırmıyorum!

Aynı şeyler diğer iki romanım için de geçerli. Öngörü denilebilir belki. Gülmek istersek eğer şunu da ekleyebilirim; bilincimin dışında bir hissediş lütfedilmiş olabilir bana. Daha açık yazacak olursam; Zlatan İbrahimoviç The God!, onun oyun stiline uyuyor bu söylediğim. Futbolu tekvandonun yöntemleri ve tanrının dünyayı yaratırken kullandığı teknikleri kullanarak oynar.

​Okumayı seviyorum. Modern Rus edebiyatı ilgimi çekiyor. Keza Kore başta olmak üzere Uzak Doğu edebiyatı da beni meraklandıranlar arasında. Eski şiirleri okumaktan, radyo tiyatrosu dinlemekten zevk alırım.

0
3370
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage