21 EKİM, CUMA, 2016

“Kartları Dağıtan Gücü Sorguladım!”

Bilimkurgu ile gizemin muhteşem birlikteliğinde kaleme alınmış, bir kuantum romanı olan Süperpoze'yi yazarı David Walton ile konuştuk.

“Kartları Dağıtan Gücü Sorguladım!”

Bize kariyerinizden söz eder misiniz? Nasıl başladı yazarlık hikayesi? 

Bilimkurguyu hep sevdim. Her şeyin mümkün olduğu, sınırların ortadan kalktığı, fikrin her şeyden önemli olduğu bir tür. 20 yıldır aralıksız yazıyorum, ilk zamanlar yalnızca kısa öyküler kaleme alıyordum. Başlarda çoğunu yayınlatamadım bile, ama yazmak bana yazmayı öğretiyordu, bunun için durmadım. Sonunda, öykülerim ses getirmeye, dergilerde yayınlanmaya başladı, bu noktada da romanlar yazmaya başladım. İlk romanım Terminal Mind, bilimkurgu romanı dalında Philip K. Dick Ödülü’nü kazanınca, kariyerim büyük bir yükselişe geçti, tahmin edersiniz. Bir yandan da tam zamanlı yazılım geliştiricisiyim. Yedi çocuğum var, bu da tek başına bir iş anlamına geliyor aslında! En büyüğü on altı yaşında, en küçüğü ise üç, yazmaya vakit ayırmak zor olabiliyor onlar etraftayken tabii. Süperpoze’nin girişinde aslında her sabah uyandığımızda evde yaşadığımız kaosu anlattım. 

Süperpoze’nin hikayesi nasıl şekillendi

Süperpoze’nin fikri aslında hayatımda aynı anda olan iki şeyden doğdu. Kuantum fiziğiyle alakalı bir kitap okuyordum. Aynı dönemde de bir davaya jüri olarak seçildim. Davanın konusu, roman konusu gibiydi: Bir ajan, ölmüş gibi davranan bir adam, metresiyle ülkeden kaçmaya çalışması, Rus mafyası bağlantısı, cinayet… Hayat çoğu zaman kurgudan çok daha ilginç.

Hiçbir yer kuantum fiziği dünyasından daha sahici değil. Atomaltı parçacık derecesinde, hiçbir şey beklediğimiz gibi davranmıyor. Partiküller birden fazla yerde oluyor, birden fazla halde oluyor, üstelik aynı zamanda. Elektronlar A noktasından B noktasına geçiyor ve aralarındaki mesafe ne olursa olsun, birbirilerini etkilemeyi de sürdürüyorlar. Tıpkı insan ilişkileri gibi! Mahkemede farklı tanıklardan aynı hikayenin farklı yönlerini dinlemek, enteresan bir deneyim oldu benim için, her bir hikaye bir diğerinin hikayesini etkiliyordu. Kuantum dünyasıyla sıkı bir bağı vardı bu durumun. Böylece Süperpoze şekillendi. 

Süperpoze çok yönlü bir roman, derin felsefi sorgulamalar var. Kuantum, kader, özgür irade tartışılıyor hikayede. Felsefi yönü nasıl şekillendi? 

Evet, bunun sebebi romanın farklı sorularla örülü olmasını istememdi. Bence iyi edebiyat okura zor sorular sorduran edebiyat olmalı, yalnızca tek bir türlü düşünme biçimi sunarsak bunun adı başka bir şey olur. Ben okurlarıma daha önce düşünmediklerini düşündürmek istiyorum. Romanda Brian olduğu gibi ateist bir bakış açısıyla olaylara yaklaşırken, Marek dindar bir bakış açısıyla olan biteni yorumluyor. İki taraf da tam anlamıyla doğru, iyi, ideal değil, kararı okura bırakıyorum. Evrenin kuantum doğası özgür iradeyi sarsıyor mu? Hayatlarımız önceden çizilmiş mi, kartları dağıtan bir güç var mı? Bu durum Tanrı ve kendimizle ilgili ne söylüyor? Kitabı okuyun, fikirleri görün ve kararınızı verin. 

Diğer kitaplarınızla ilgili bilgi verir misiniz?

İlk romanım Terminal Mind, dramatik biyolojik değişikliklerin insan bedenine yapılabildiği bir zamanda geçiyor. Yoksullar basit hastalıklardan hayatını kaybederken, zenginler radikal değişiklikler yapıyorlar bedenlerinde, çoğu zaman da modaya uymak için. Bu dünyada zengin bir adam teknolojinin sınırları zorluyor ve deneyler yapıyor: bir çocuğun üzerinde. Hikayenin devamında yine felsefi sorgulamalar ve etik tartışması var.

Quintessence, 16. yüzyılda geçen bir hikaye. O dönemde bilim, şu anki bilimden çok daha farklı, dünya düz, gizemler çözülmemiş. Bir grup bilim adamı, hayat ve ölüme dair deneyler yapmaya başlıyor ve olaylar gelişiyor.

En son, Süpersimetri adlı romanımı kaleme aldım. Süperpoze’nin devamı niteliğinde. Teknolojinin dünyaya etkisini daha çok tartıştığım bir roman. Romanımda Türkiye de önemli bir yere sahip, büyüyen global bir güç olarak Akdeniz ve Doğu Avrupa’yı askeri ve ekonomik olarak nasıl domine ettiğini anlatıyorum.

David Walton

“Eğer sorgulamazsan, gerçekliğine nasıl inanacaksın?”

İnançlı biri olarak hikayelerinizi kurduğunuzu söylüyorsunuz. İnanç, edebiyat bağlantısını açar mısınız?

Tanrı inancına sahip biri olarak bilimkurgu benim için ideal edebi tür. Bilimkurgunun sorduğu sorular, en büyük sorular. Uzaylıları, yapay zekayı sorguladıkça, insanı ve insanın anlamını daha iyi anlıyorsunuz. Hayatı düşündükçe, yalnızca bedenden oluşmadığımızı anlıyoruz. Zamanda yolculuğu düşündükçe, seçim yapmayı, geçmişi değiştirme gücünü anlıyoruz. Bilimkurgu ölümsüzlüğü, insanın varoluşunu ve sınırlarını sorgulayabileceğiniz en iyi tür. İnançlı bazı insanlar bu tarz düşünme biçiminden, böyle bir zihin egzersizinden korkuyorlar. Ben de şunu soruyorum: Eğer sorgulamazsan, gerçekliğine nasıl inanacaksın? Sorgulamaktan korktuğumuz için değil, sorgulayıp ikna olduğumuz için inanmalıyız. 

Son olarak… Türkiye edebiyatıyla ilgili misiniz?

Ne yazık ki daha önce Türkiye’yi ziyaret etmedim, Türkiye edebiyatına dair bilgim de şu an için çok sınırlı. Benim ülkemden çok daha eski bir ülke Türkiye, birçok kültürün beşiği. Aynı zamanda kutsal kitapta geçen birçok yer de Türkiye’de, bu yönü özellikle beni çok heyecanlandırıyor. Süperpoze’nin Türkçe dilinde yayınlanmış olmasından gurur duyuyorum, umarım sevilir ve karşılığını bulur. 

0
3497
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage